Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2013 Pazartesi

Akıllı bıdık

(Uyumadan önce beynime gençlerin sevdiği düşünür Gilles Deleuze şöyle bir uğradı. Uykum da biraz kaçtı açıkçası. Delüz baba aniden çıkıveren "enlarge your penis" reklamı gibi zihnimde belirdi. Yeni model aksakallı dede. İki rüya arası reklam mahiyetinde beliriyor. Delüz babanın da belirttiği gibi, insanların günlük yaşamlarına "boktan bir film karesi veya ucuz bir prodüksiyon" olarak bakar hale gelmesi gece gece içime dert oldu. Günlük hayatın ucuz bir film karesine benzetilmesi fikri yaşadığımız güne lanet okuma hakkımızı iki katına çıktı. Kriterlerimiz değişti. Çıtalar yükseldi. Birey her gün televizyonda ya da internette kendisinden daha güzelini, daha zengini, daha hazırcevap olanı veya daha güçlüsünü görerek tüm egosunu yıprattı. Tüm bu görsellik bolluğu ve imaj bombardımanları çoğu kimseyi daha mütevazı olmaya yanaştırmadı bile. Aksine onları hırslı birer tanrıya dönüştürdü. Bazıları da sürekli olarak kendini kandırırken milyonlarca mükemmel yalancı yarattı.

Direksiyonu kırdık ve cehenneme saptık. Sosyal bir cehennem. Her türlü pazarlığın yapılabileceği bir market yeri.Daha fazla çalıştık, daha fazla içtik ve daha çok kişiyle sikiştik ama ne yaptıysak fayda etmedi. Televizyondaki her zaman bizden bir adım ilerdeydi ve bu bizi kahrediyordu. Sürekli yeni bir seri, yeni bir hedef bizi dürtüp duruyordu. Seri katiller, dahiler, çapkınlar ve girişimci zenginler bize tüyolar vermeye devam etti. Bir banka en güzel nasıl soyulur? Kadınlar ne ister? Kısa yoldan nasıl milyoner olurum? En ukala, ulaşılmaz ve kıvrak zekalı olmak çok da zor değil mi yoksa?



Olası kanser, "terör" ve kazalarda ölmediğimiz sürece tüm bunlar planlanıp sıralara kondu. Söz veriyorum teker teker hepsini gerçekleştireceğim. İlaçlarımı alıp iyi bir vatandaş olacağım. Şefkatli, boklu ve kanlı ellerinizi öpeceğim. Beni eğittin, besledin ve büyüttün. Çünkü böyle olmalıydı. Senin yanında ve birliğinde yer alıyorum. Amin.

Baş belası olma çözüm ol. Kuru olma guru ol. Ev kurma onu dekore et. Çünkü sen en iyisini hak ediyorsun. "Maymun" değiliz ki biz! Bu en büyük savımız. Akıllı evler kurup akıllı çevreler edinmeliyiz. Akıllı akıllı yaşamalıyız. Çöp kutusundan tut meyvesine kadar akıllı olmalı. Aklını başına devşir. Akıllı ol lan! Güzel bir sahne seçip oynamalı ki KanalTürk'te yayınlanan tarihi geçmiş aksiyon filmi olmamalı akıllı insan. En büyüğünden üç boyutlu prodüksiyon olacağım. Her şey net, berrak, kesin ve keskin)

25 Aralık 2012 Salı

Gel bak burası boy



Google'dan arat "insan nasıl yaşamalı" bul oynat tarzını benimse oyna. Melankolik kuzey havası ile mercimek köftesi arasında sıkışmış bir genç insanın hayata tutunması Amerikan filmlerinden birazcık farklı olabilir. Amerikan filmlerinde hiç kimseyle yatmamış bir bakire genci tüm film boyunca sikiştirmeye çalışan bir grup gencin matrak maceraları oynanırken, bizim buralarda dayı veya amcanın bir telefonuyla tüm dertten tasadan kurtulunmuş olunur.


Günlük pratiklerimiz ön görülen uygulama şekillerinden çok farklı gerçekleşiyor olabilir. Hep bir şeyi taklit ederek hayatına devam eden maymun irisi insan evlatları sürekli bir uyum sağlama eğilimi içerisindedir. O yüzden türlü farklı hayatlar var ki kıllı pullu maymunlar kadar anlaşılır bir yaşam yolumuz yoktur.

Yasa ve prosedürler arasında boğulmuş bir topluluk muhatabını bulamayınca yasa kedere boğulur. Genelde de çoğu insan muhatabını bulamaz insan hakları mahkemesinden, tüketici hakları derneğinden ya da en ulaşılabilir olan tanrılardan medet umar hale gelir. Şöyle bir örnek veriyim; bir telefon almışsındır ve bu telefon bozuk çıkmıştır. Değiştirilmesi talebiyle aracı servise götürürsün onlar bu telefonu merkeze yollarlar arada türlü kargolar, lojistikler vs. 1 hafta sonra ararlar telefonunuz geri gelmiştir. Hem de aynı telefon. Aynı arıza ile geri gelen telefonu tekrar göndermek istersin ve tekrar değiştirme talebinde bulunursun. Aynı telefon tekrar geri gelir ve sana ancak aynı arızadan 3, farklı arızadan 5 kere gittinde telefonu değiştirebileceklerini söylerler. Sen de sikik bir cihaz için ömrünü çürütmek istemez ve vazgeçersin.

İnsanlar neden alternatif dünyaların arayışına giderler? Neden Hobbit filmi, Batman filmi gişe rekorları kırar? Çünkü orada karakterler direkttir. Yaptığı işin sonucuna en fazla 2-3 saat içinde ulaşır. Bu filmlerde uzun dava süreçleri, uzun banka kuyrukları gösterilmez. Yemek dersin önüne gelir, meme ucu istersin ağzına konar. Bir cüce savaşçı bal likörü sipariş ettiğinde bal likörü ya gelir ya da gelmez. Fakat gelmediği zaman muhatabı bellidir. Bar sahibi. Gider bar sahibine bir yumruk sallar bal likörünü alır. Kurdukları ilişkiler karmaşıklıktan uzak ve berraktır. Biz de bu berraklığa sahip olsak migrene/vertigoya elveda deriz. Baş ağrıtan karmaşık ağlarla birbirine bağlı çoklu sosyal ilişkiler içinden çıkması stres yaratan bir süreçtir.

İnsan evladı çocukken hissettiği dünyaya yakın dünyayı arar durur. Sorumluluk yok, koruyucu iki hızır peşinde ne yapsan çocuktur boşver rahatlığına sahip olmak tekrar kazanılamayan bir ayrıcalık olarak kalır. Alışveriş yapar, uyuşturucu kullanır, umarsızca düzüşür, para kazanıp kendi dünyanı yaratmaya çalışır durursun ama çocukluktaki o tadı bir türlü tekrar yakalayamazsın.

Yazarkasadan günsonu alıp geçen güne bakınca kayıp gibi gözüken birçok olay yaşamış gibi görünebiliriz. Hep bir şeyleri bitirme, tamamlama üzerine yaşayınca zarardaymışız gibi hissedebiliriz. Asıl hoşumuza giden sürecin ta kendisini olsa da onu yok sayarak net bir sonuç elde etmeyince hissedilen tatminsizlik hiç bir şey tamamlanmamış duygusunu içimize işler ve bu zehir bizi rahatsız eder. Hadi şimdi dağılın!

28 Eylül 2012 Cuma

Zombiye övgü

İddia ediyorum korku filmlerinde bulunan vampir, kurt adam, elyın(uzaylı türevi), zombi, hortlak gibi karakterlerin arasından en delikanlısı zombilerdir. Niyetleri açıktır götünü yemek için gelirler. Hiç bir zaman götünü yemeyecek gibi davranmazlar. Sağ gösterip sol vurmazlar.

Vampirler ise niyetlerini açık etmez. Sana güzel bir şarap, harika bir şato ya da romantik bir atmosfer sunup göz ucuyla boynunu süzerler. Kibar hareketleriyle göz boyarlar. Tam sen rahatlamışken hart diye gelip boynunu emerler.

Kurt adamları incelersek onlar da bir insan olurlar bir hayvan olurlar. Karakterleri daha tam olarak yerleşmemiştir. Ergenlik çağındaki çocuk gibidir. Bir büyük insan gibidir bir çocuk gibidir. Adam yerine koyup mu davranacaksın, çocukmuş gibi yaklaşacaksın bilemezsin. Kurt çocuğu sinirlendirmeye gelmez hemen bir kapı çarpar, telefon fırlatır. Bununla oturup iki çift laf edilmez.

Elyın desen zaten ayrı dünyaların insanıyız. Kültür farklı. Adama elini uzatıyorsun dilini çıkarıyor. Adam hayatında tokalaşmamış haliyle kültür şoku yaşıyor. Velhasıl kelam Beyoğlu'nda yanında dolaştırılmaz bu eleman. Milletin karısını kızana sarkar. Yapma etme dersin anlatamazsın iki dil iki insan olsa da ondaki dil kimsede yoktur.

Hortlak dediğin şey çocuk korkutur. Etik değerlere sahip değildir. Dolaptan, kilerden veya yatağın altından çıkar. Tam bir zibididir. Ayrıca yılışıktır, sulu zevzektir. Gürültü yapar, uyku kaçırır, sinsi sinsi kül tablası vazo devirir.

Fakat zombi dosdoğrudur. Götünü yiyeceğini açık eder arkandan iş çevirmez. Ali cengiz oyunları oynamaz. Ağır kanlıdır. Acelesi yoktur kefeni sağlamdır. İçer bu akşam. İçmese bile, Taksim'de "arkadaş biraz sarhoş da kusuruna bakmayın" diyerek yanında dolaştırabilirsin. Lakin saat 4'te Beyoğlu'nda dolaşan bir zombiyi kimse fark etmez. O saatte herkes ya zomdur ya da zombidir. Arada kaynar. Asmalı Mescit'ten çıkan güruhlar zombiden daha zombidir. Nitekim zombi acele etmez. Acele işe şeytan karışır bunu bilir ve buna göre yaşar. Ayrıca zombiler paylaşımcıdır. Kollektif bir yapıya sahiplerdir. Avlarını paylaşırlar. Tüm bu saydığım özellikler zombileri Hollywood korku filmlerinin en delikanlı yaratıkları olduğunu kanıtlamama yeterli olur sanırım. Saygılar.

27 Eylül 2012 Perşembe

Kellede devasa lekeler ve 10 cm uzunluğunda kulak kılları belirmeden önce yapılması gereken şu kadar şey

ölmeden önce gezilmesi, taşaklar sarkmadan önce gidilmesi, gözler bozulmadan önce okunması, hali hazırda kulaklar duyarken dinlenmesi gereken 250 bıdı bıdı. bunlar hep meşakkatli idealar hoş hülyalar ve hedeflenen dehlizler. çünkü bunların hepsini izlemeye kalkarken çaktırmadan zaten ölüyorsun. olayı bu. ölmeye yakın olan garipler hayatları pişmanlıklarla doluymuş hissiyatına kapılır derler. ne lüzumu var şimdi Medine hurmasına dönmüşken bünyeyi bu kadar sorumluluk altına sokmaya. biraz salağa yatıp reçeteli kafa yapıcı ilaçlar ile cennete VIP bilet almak varken neden hala kafayı 40 sene önce sattığın arazinin ucuza gitmiş olmasına takarsın. azrail gelmiş kapıya, siki tutmuşsun hala Leyla'yı tavlayamadım, dükkana pimapen yaptıramadım diye üzülür durursun. geçer. vallahi diyom.

imdb internet sitesindeki top 250 filmi izleyecem diye yemeden içmeden kesilip, saç sakalı dökeni gördüm ve haline üzüldüm. imdb yüzünden ağız tadıyla kötü bir film izleyemez olduk çünkü ne zaman bir film izleyecek olsak istemsiz bir şekilde imdb'yi referans olarak alıyoruz. millet aylarca film çeke dursun ben orada 4.7 oyunu gördüm mü bir daha o yapımın yüzüne bakmam aga. o yüzden tüm film yapımcılarına imdb sitesinin kullanıcılarıyla aralarını sıcak tutmak adına onlara ara sıra likörlü çikolata göndermelerini öneriyorum. bu önerimin aynısının tıpkısını video oyunlarının değerlendirildiği gamespot.com için de söyleyebilirim.

hani olur da bir gün Colin Farrell, Evan Mcgregor ve Nicole Kidman ile beraber bir yerlerde oturur bir şeyler içersem, bana ortak beğendikleri bir filmi tavsiye ettikleri an imdb notu kaç oğlum sen onu söyle rakamlarla gel bana sözünü söylemeye raddesine bir sokak iki bakkal uzaktayım. toplar, bestler bir rahat verin de kafamı dinleyeyim. çıkarken kapıyı da kapatın lütfen. beni zapturapt altına almayın efendim. sana söylüyorum imdb bana tanrıyı oynama!

3 Eylül 2012 Pazartesi

Skora yönelik çalışmalar


David Fincher'ın tüm filmlerini izlemem lazım. Yarın öbür gün finçer dayı gelip sorarsa ona karşı mahcup olmayayım. Gabriel Garcia Marquez'in iki kitabını daha okumadım. Onları da bitirdim mi ben tamamım, oldum ben. Ondan sonra tut beni tutabilirsen. Dexter'ın son sezonunu izlemedim yaaa! izlemeden olmaz. Eksik kalırım. Daha House var, Breaking Bad var, True Blood var çok güzel diyorlar, hepiciğini izleyip sifonu çekmeliyim.

Tüm bunları izlemek ya da okumak eyleminden ziyade bitirmeyi kendimize bir misyon olarak yükledik. İstediğimiz o şey her ne boksa onu yaşamak değil, bitirip bir kenara koyup yaptım diyebilmek oldu mevzu bahis. Bitire bitire doyamıyoruz zaman da geçiyor o da bitiyor yitiyor. Yüksek lisansı tamamlayıp, salsa-çaça kursunu bitirdiğinde ve Portekizceyi de sular seller gibi konuştuğunda tatmin olacak mısın? Nedir bu görev bilinci? Gilles Deleuze'un bir argümanı vardı; artık filmler hayattan kesitler değil, hayat kötü bir film tadında olmaya başladı gibisinden... Yaşam koşullarımızı izlediğimiz filmle ya da okuduğumuz kitapla mukayese eder olduk. Harbiden de hep "ideal" yaşama yaldır yaldır koşuyoruz. Tavşan atlet takmış götüne motoru biz de onun takibindeyiz.

Hayatı oyunlardaki "level" (seviye) atlama mantığında yaşıyoruz. Bir kitabı, diziyi veya çalışmayı bitirdiğimizde karşımıza yeni silahlar, yeni özellikler çıkacak hissiyatındayız. Bir şeyi tüketmek mantığına zaten karşıyım. Gerçi bir çok şeye karşı gibi görünebilirim. Kitap tüketmek, film tüketmek ve sonrasında da bununla övünmek caka satmak... Kitapları, filmleri biriktirip üst üste koyup uzaktan keyifle izlemek orgazm olmanın bir yolu olarak sunuluyor da haberimiz yok. Bilmiyorum belki de var. Dolu kütüphane görüntüsüne aşık olup, benim tatlı dvd koleksiyonum deyip metaların büyüsüne kapılıp onları sevip okşamak ah ne hoştur gözüm ne hoş.

Tüm bunları tüketip bitirince yeni bir çakra açılmayacak, açılabilir de bilemem, ama zannımca gerçekleştirdiğin eylemi özümseyerek yaptığında belki de bir çakra çukra açılabilir. Sıçarım çakrana. Bilgi, birikim ya da her ne boksa istediğin keşke o D&R'ı emerek olsaydı da D&R'ı emseydik bütün bir gün ve birer tapınak rahibi olsaydık. Çünkü tapınak rahipleri her şeyi bilir, tuvalette gördüğü sineği elinde tuttuğu gazetesini dürüp kovalamaz. Sabırla sineğin saadete gelmesini bekler. Her şeyi metanetle karşılayıp, merhametli olsaydık, derin sessizliğimizle karşımızdakini utandırıp onlara "metin ol yavrum" mesajını verseydik bir yandan da hiç akbil sırasına girmeseydik hayat ne kadar da guru olurdu. Yan tarafa Ben Kingsley'in fotoğrafını koydum ama hiç sevmem sıfatını hep böyle sinsi gibidir. Kıl herif. Hayat aşama aşama yaşanan bir sınama değil komple paketiyle göte giren bir şeydir. Ben sana guruluk yapma demiyorum gene yap sen guruluğunu, ama hobi olarak.

Cici bicili kitap ayıracı olmadan havaya giremiyorum, market fişiyle, iddaa kuponunu kitap arası yapınca yürümüyor bu bilgelik işi . Her şeyin bir raconu var. Okuduğum kitabın kahve kupasıyla fotoğrafı yoksa okuduğumu anlamıyorum hocam. İşte bunlar hep seks...

5 Haziran 2012 Salı

Sohbet arası 8-10 film

Bugün biraz vakit buldum ve geçtiğimiz 8-10 günde izlediğim, 8-10 film hakkında, 8-10 cümle yazmak istedim. Misyoner gibi bir dvd dükkanına bulaştım son haftalarda. 2 film alacakken 10 film aldırdı adam bana. Gerçi çok da fena filmler değil sattıkları. Filmlerden birisi "Untouchables". Çocukken Senegal'den Fransa'ya göç etmiş, gettodan bir adam alışılmışın dışında davranışlarıyla sakat ve zengin bir adamın bakıcılığını üstleniyor. "Evet ben bunu yapabilirim, hayat güzel lan aslında, vay anasını bende farklı özelliklerimle başarılı olabilirim" gibi duygulara ihtiyaç duyanlar için 1 saatlik doping etkisine sahip bir film. Güzel ama üzerine çok düşünülüp tartışılacak bir film değil. Diğer yandan, filmde Omar Sy'ın oyunculuğu çok başarılı ki, filmin bu kadar gişe yapmasında temel etken muhtemelen bu oyuncunun performansıdır. Geçen hafta aldığım filmlerden en çok hoşuma gideni polisiye, aksiyon filmi "Headhunter" oldu. Norveç filmiydi sanırsam. Zengin, kompleksli bir iş adamı, güzel karısı ve sanat eseri kaçakçılığı hakkında bir film. Aksiyon filmi dedik ama "kurşundan kaçarım, patlama sahnesine götünü dönerim" tarzında bir film değil. Kısaca, akıllıca bir kurgu ve sürükleyici bir seyir. Kısa zamanda birçok film izleyince, filmin içeriğinden ziyade filmin sonrasında bıraktığı duygu hatırlanıyor. Bu film iyi vakit geçirmek için izlenebilecek bir film. Filmlerden bir tanesi de "Dogtooth".Yunan filmi. Filmin konusu ilginç, deneysel bir senaryoya sahip. Dışarıda olup biten hayata izole bir şekilde yaşayan bir aileyi anlatıyor. Film bir kaç ufak tefek rahatsız edici sahneye sahip. Diğer yandan, ailelerin yetiştirme biçimlerinin çocukların ilerideki yaşantılarına ne kadar etkili olabileceğini görebiliyorsunuz. Bir şeyi hiç bilmezsen o şey senin için hiç bir zaman var olmaz. Filmde, etrafımızdaki insanlardan öğrendiğimiz hareketlere, tavırlara adapte olma özelliğimizin, etrafımızda rol model alacak kimse yok iken nasıl şekillendiğini gözlemleyebilirsiniz. Son olarak da filmde, bizim için iyi olduğu düşünülerek uygulanan yasaların, emirlerin, kuralların ne kadar içi boş ve faydasız olabileceği izlenebilmektedir. İzlediğim bir diğer film "Intacto". Bu filmi daha önce Cnbc-e'de izlemiş olabileceğimi düşündüm ama sanırım izlememişim. Filmde şans eseri hayatta kalan insanların davet edildiği bir "şanslılar kulübü" vardır. Bu kulüp dahilinde büyük kumarlar oynanmaktadır. Oynanan bu oyunlarda büyük bahisler konmaktadır çünkü ne de olsa katılan herkes çok şanslıdır. Oynadıkları oyunlar tuhaf dolayısıyla film de ilgi çekici sahnelere sahip. İzlenebilir. "Gringo" diye bir film izledim. Mel Gibson'ın yeni filmi. Meksika'da küçük bir kasaba gibi işleyen bir hapishaneden bahsediyor. İçinde bakkalı var, pansiyonu var, kerhanesi var. Bir Amerikalı hapishaneye girer ve millete ayar verir. Hikaye kısmıyla klasik bir aksiyon filmi lakin hapishanenin ortamı ilginç. Korku filmi izleme hevesiyle "Woman in black"'i izledik. Bu filmde de hikayenin geçtiği kasabanın ortamı güzel ama kurgu zayıf. Özellikle çığlık atan kara duvaklı hayaleti gösterdiği sahneler filmin korkutuculuğunu, kasvetini dağıtmış. Yani olmamış. Filmde Harry Potter rolünde oynayan çocuk oynuyor. Çocuk dediğime bakmayın, o da büyüdü. Baba rolünde oynuyor. Çocuğu falan var. Perili bir ev var, hayalet var, bacadan fırlayan kuzgunlar var. Çok kötü olmasa da vasat bir korku filmi. Eskilerden bildiğim "It" filmini izledim sonra. Stephen King'in romanından uyarlanan 1991 yapımı film hala rahatsız edici. Fakat bu film çocukken daha bir ürkütücü gelmişti. Gene de güzel hikaye, çok uzun bir film olmasına rağmen izletiyor. Katil bir palyaço var, çocukları öcü olarak korkutuyor. Yüzyıllarca kasabaya musallat olmuş makyajlı öcü hakkında bir film. Danimarkalı yönetmen Las Von Trier'in "Anti-christ"'ini izlemeye yeltendim. Daha önce de izleme çabasında bulunmuştum. Beğenmedim. İçi boş şiddetten, mazoşizmden başka bir şey algılayamadım bu filmde. Bir ilişkide iletişimsizliği anlatmak istemiş yönetmen duyduğuma göre. Ben filmi okuyamadım,bilemedim,hiç mi hiç sevemedim. Diğer yandan, filmde tek beğendim sahne çatılara düşen meşe palamutlarıydı. Ha bir de filmin başında yavaş çekimde oynatılan sahne de farklı bir yorumdu fakat filmin genelinin içi boş geldi. Sonuç olarak, bu film bana ilginç olma peşinde olanların tutunacağı bir dal gibi geldi. Olmamış bir daha çek. Bir de İspanyol bir gerilim filmi izledim "Mientras Duermes". Filmde sapık bir kapıcı var. Çevresindeki insanların mutsuzluğundan mutlu oluyor. Apartmandan bir kıza takıyor ve onun mutsuz olması için elinden geleni ardına koymuyor. Hoş bir gerilim. Yüzüne gülen, arkandan iş çeviren bu kapıcı sürekli gülümseyen bu kızcağızı sinsi sinsi mutsuz etmeye çalışıyor. Filmin senaryosu hoş ama daha güzel de işlenebilirmiş. Tavsiye ederim, izlenir. Yukarıda yazdığım tüm filmleri "Atilla Dorsay" olduğum için değil, fikir alışverişi yapabilmek için yazdım. Çok sağlam gerilim ya da korku filmi izledim diyen varsa çekinmesin haber etsin.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Filmlerdeki Karizmatik Kötücül Karakterler

Özellikle Amerikan ve İngiliz filmlerinde her zaman bir karizmatik kötü karakter yaratılır. Bu kötücül karakter tüm film boyunca milleti tokatlar, millete ayar verir. Fakat biliriz ki filmin sonunda başroldeki iyicil ve asil karakter onu alt edecektir.


Şimdiii, ben özellikle eski çağlarda geçen savaş filmlerini severim kılıçlı, kalkanlı. Fakat bu filmlerin çok klişe bir özelliği vardır ki kaslı, yakışıklı ana karakterimiz her zaman hafif çirkin gibi ama karizmatik kötü karakteri son savaşta ufak yaralar alarak döver, tokatlar ve son noktayı koyar. Bu olay o kadar sık oluyor ki izlediğim tüm filmlerde kötü olarak yansıttıkları tarafı tutuyorum ve hep kaybeden taraf kötüler oluyor. Ya bir kere de sosyal mesajı, ahlaki öğütlerinizi bir kenara bırakıp, şöyle barbar abiler, amcalar iyileri bir paketlese ne hoş olacak.Hayır bir de şimdi barbar olarak gösterilen karakter hep ayı gibi yemek yer, kızlara pandik atar,inançlara saygı duymaz ya da meşe palamuduna tapar ve sırf zevk için kötülük falan yapar. Genelde bu barbarlar ya doğulu olur ya da kuzeyli. Yani demeye çalıştığım bu barbar kimlikler ağırlıklı olarak batı dünyasının dışındakilere atfedilen özelliklerdir. Diğer yandan iyi taraf çağdaştır ve inançlıdır. İyi taraf genellikle batının aklını ve ilmini temsil eder. Ahlaklıdırlar, inançlıdırlar, şekillidirler ve iç dünyaları sürekli yansıtılıp seyirciyle özdeşleştirilmeye çalışılır. Bu karakterlerin babasının Hataylı olduğundan tutun, kayınçosunun Yozgatlı olduğuna kadar biliriz. Ayrıca bu iyicil olan karakterler aşkın değerini bilirler ve filmin gözde pilicini kaparlar.

Konuya şaka gibi başladım ama dev bir film endüstrisi var ve bu endüstride sürekli olarak bir taraf barbar, bir taraf özgürlüğün ve çağdaşlığın savunucusu olarak gösteriliyor. Bu şekilde bariz farklar ortaya koymayan Braveheart ve Troy filmini bu yüzden ayrı bir severim. Roma ve İngiltere artık bizi barbarlardan korumasa daha mı iyi ne.

Son olarak da, Quentin Tarantino bir savaş filmi çekse acaba iyicil olan karakteri zart diye filmin başında öldürtür mü acaba bunu merak ediyorum. Şöyle erdemli, soğukkanlı,soylu ve karizmatik karakterimiz filmin 10.dakikasında haybeye törensiz, ritüelsiz ölse fena mı olur.

18 Ekim 2011 Salı

Sinemayı Hayattan Daha Çok Ciddiye Alan İnsan (Çok Acayipmiş Gibi Uzun Başlık)

Sinema derken torrent ve hemen-izle formatını da konuya dahil ettiğimi belirtmek isterim. Çünkü sinema biz gençler için ne kadar manitayla gidelen sinema salonu demekse bir o kadar da torrentten indirilen filmin kahve ve aşortman eşliğiyle izlencesidir.

İnsan evladı sürekli gelişen, evrimleşen, cinsleşen, depreşen bir canlıdır. Sinema insanı, atkı insanı, sarımsı sayfalı kitap insanı (Yellow Pages'i karıştırma lan!), kemik gözlük insan, drum tütün insan, ince uzun bacak bıyık boğazlı kazak insan, arada renkli giyinirim aklını alırım insan gibi insan çeşitleri birleşti ve yeni bir tür insanı yarattı ' nerden çıksa cevaplarım yetisine sahip olmak isteyen insan'.

Biz gençler iyi güzel yaşıyoruz da, tecrübelerimizin çoğunu görsel yoldan elde ediyoruz. Artık fazla zahmete girmemize gerek yok, aksi gibi buna zamanımızda pek yok. Deneme yanılma yoluyla tüm hayatımız boyunca yanılık (ben uydurdum) bir şekilde dolaşma riski bugünkü şartlarda çok yıpratır bizleri. Her neyse, örneğin bir konu açılıyor atıyorum kürtaj olsun muhabbet hemen "ya festivalde bir film izlemiştim kuzeyli bir yönetmenin çektiği, kızlar yasadışı kürtaj yapıyordu şu şudur bu budur". Konuyu yaşamadan, dinlemeden, biz zaten filmde izleyip öğrenmişiz. Ya insan tabi hayattaki herşeyi tecrübe edemez, ki görseller harika bir araçtır bilgi edinmek için fakat her boka maydanoz olmaya başladık lan. Şimdi ben televizyonu açtığım zaman ya maç izliyorum ya da belgesel.

Belgesel izleye izleye abuk sabuk bir çok konu hakkında fikir sahibi oluyorum. Sırtlanın dişisinin çükü olduğundan tutun ( aman fazla tutmayın), Taiwandaki Taipei 101 binasının depreme hangi materyaller sayesinde dayanıklı olduğuna kadar bilgi sahibi oluyorum. Bizim kuşak anekdot bilgi deposu haline geldi.

Wikipedia gibi siteler sayesinde Japonya'daki böcek dövüşleri hakkında da bilgi alıyorum, Afrikadaki Akan insanları hakkında da. Fakat bu aldığımız bilgileri bize sunulduğu gibi alıyoruz. Gerçi kullanım kılavuzu olmadığı için ben şahsen çok da fazla alıyorum. İstediğim miktar, istediğim aralıklarla alıyorum. Bilgi çöplüğü gibiyiz. Kısa, kısa, parlayıp sönen flaş gibiyiz. Her şeyin içinin boşaltılıp, kenara atıldığı bir çağda, yanıp sönen led ışıkları kadar kişisel bilgeliğimiz.

Anektod gençliği olarak buradan sesleniyorum, bu bilgileri alıp kıçımıza mı sokcaz :). yok lan gene güzel bence tüm bu gerekli gereksiz bilgiler...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Bir Zamanlar Anadolu'da

Nuri Bilge Ceylan'ın çekilen her filmine tezcanla izlemeye gidiyorum. Gene bir ödüller almış, gene güzel güzel kareler çekmiştir diyerek.

Neyse, Cumartesi günü yeni filmine gideyim dedim. Bilet aldım daha iki saat var o arada U2 Irish Pub diye bir yer keşfettim ve oturdum. (geç kalınmış bir keşif) Biraz kazık fiyatlara sahip olması ve nakit ödeme zorunluluğunu saymazsak oldukça keyifli bir yer. İyi biraları var. İki tane içtim. Filmde 17.45' de, geldi çattı zaman, Pub'dan zor koparak filme girdim.

Bundan sonraki paragraflar film hakkında 'Söyleme lan oğlum izleyecektim!' içerir;

Şimdi filmin konusu şöyle; bir katil var. ortada evli bir hatun var. arkadaşıyla evli o hatun. onun kocasıyla ile katil arkadaş yani. katil öldürüyor arkadaşını. katil hatunu seviyor şeklinde.(Bu kadar boktan anlatılır bir konu (: ) Tabi film gerçekte bu kadar çabuk akıp gitmiyor. Filmin ilk 1 saati yavaş akmasına rağmen etkileyici bir atmosfere sahip. Olayı çözmeye çalışıyorsun, köyün muhtarına gidiliyor, elektrikler kesiliyor, güzel kareler var kötü bir oyunculuk da göze batmıyor.


Fakat cesedi bulduktan sonra film uzuyor da uzuyor. Doktorun bıyıklarına yakın çekimler, savcının uzun ve gereksiz darlamaları, Yılmaz Erdoğan'ın komik bir karakter mi yoksa 50 yaşlarına yakın dertli emekli olmak isteyen sıradan bir adam mı olduğu çelişkisi izleyeni, telefona mesaj falan gelmiş mi lan acaba düşüncelerine sürüklüyor. Şimdi Nuricim, bu film bir yüzüklerin efendisi olacak bir kurguya sahip değil. Hani ben sanat yapıyorum hacı hayattan kesitler veriyorum desen de izleyen de insan evladı. Belgesel olsa tamam derim aa çok doğal. Gel gelelim, bu bir film. Sıkıntılı sigara içen adamlar izlemek isteyen her otobüs durağında ya da taksi durağında bu görüntüleri izleyebilir. İnsanların düşüncelere dalması için sigarayı uzun uzun körüklemesi de şart değil. Yani film Türk filmleri genelinde iyi bir film fakat, bazı yerler mayıs sıkıntısı verecek kadar uzatılmış. Yahu adam yakalanmış hala hastahaneye gelişini, arabaya binişinden, arabanın gidişinden, hastanenin girişine kadar gösteriyorsun.

Ben bunları söylüyorum da filmi bu kadar itin götüne sokmamdaki bir sebep de Fenerbahçe maçının aynı saate denk gelmesi. Bu çakışma sert sözlerimde büyük bir etken :). Yok bir de 4-2 yenmişiz, kaçırılacak maç değilmiş yav. 3 saat manzara filmi mi olur lan.



Sonuç olarak, filmin büyük bir derdi var desem, yok. Lakin olması da şart değil. 3 Maymun filminden sonra oyuncular da, kurgu da hafif kaldı bence. Ha zaten illa daha iyi olmak zorunda da değil zaten.

Yalnız şunu söylemeden de geçmicem! Ulan! Anadolu'nun ücra köşesi diyorsun bir tek toroslar var ücra köşenin özelliği olarak. Filmde elektrikler kesiliyor. Kırsal yer. Elektrikler sık sık kesiliyor. Ücra köşe ya. Fakat şöyle de bir şey var, Beşiktaş'ta da elektrikler paso kesiliyor, köyde elektriklerin kesilmesi o kadar da geçmişte kalmış bir olay değil yani. Söyleyeyim de ben.

Saygılar...