Gözlerimi araladığımda uçuşan sinek kümeleriyle karşılaştım. Siktir bu ne be! Nerede bu belediye - ilaçlama hak getire! Hmm burası bildiğin orman yahu ağaçlar falan.Ben ise yere uzanmış kalmışım.
En son hatırladığım ofiste "tası tarağı toplayacağım gidiceeeem buralardan kankaaa" diyerek hayvan gibi bağırıyordum. Üstelik kel de olmama rağmen.
Biraz kendime geldiğimde, siyah bir böceğin zemine bata çıka bana doğru yürüdüğünü fark ettim. Çığlığı bastım haliyle ve fırladım ayağa. Ulan ben neredeydim?
Cebime baktım-telefon yerindeydi. Açtım haritalar, konum ve benzeri araçları- hat çekmiyor. Hay aksi! Yeni moda hippi olacaktım ben- kafası güzel, kıyafetleri şekilli ve "umarsız" fakat bu bu böcek, bu sinek niye, onlar planımızda yoktu- haydi gidin kenarda köşede oynayın oyununuzu.
Dünyayı gezecektim ben; yeni insanlar (ohh taze), yeni maceralar, çok süper yeni kültürler (fabrika çıkışlı), renkleri ve "shutter" ayarları ile oynanmış fotoğraflar. Çok mu şey istedim! Dünya az dur bekle; gezecem seni!
Arka tarafımdan bir hışırtı duydum ve irkildim. İki kişi bana doğru geliyor. Lensleri de takmadım, gözlükler de gözüm de değil. Kim ya bunlar? Biraz gözümü kıstım baktım; Berkan ile Leyla bana doğru geliyor.
-Abi neredesin 15 dakikadır seni arıyoruz fellik fellik. Ne arıyorsun burada seni bir Belgrad'a getirelim hava al, biraz koşalım edelim dedik hemen kayboldun, gelmiş burada yatıyorsun. Bak sırtın da hep yaprak maprak olmuş, dön bi silkeyim sırtını. Oksijen çarptı seni sanırım. HaHaHa. Al sana kahve getirdik biraz soğudu gerçi ama iç kendine gelirsin.
-Sağol abi. Süt yok muydu? Süt? Ya o değil de benim gözlüğü bulamıyorum bir el atın da bakalım şuna...
Kısa Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kısa Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ekim 2015 Pazar
28 Aralık 2014 Pazar
Gezmen
Olacak diye değil ya oluvermiş kişilerden teki. Empati yoksunu değil fakat bir benci, tekçi ve var tek bir bilinci. Ara sıra girer çıkar bir başka yürüyen adıma, nefes çeken ciğere, yoldan geçen bir başka birine. Var olma isteği kadar yok olma isteğine de sıkı sıkıya bağlı, kendince bir senaryo yazma peşinde hem kaderci hem de hassiktirci.
Sinemada izlediği robotun duygusallığından derinden etkilenmiş. Otobüsün duraktan kalkış zamanını 2 dk sonrası olarak gösteren akıllı telefonuna küfürler savuruyor ve koşarak yakaladığı otobüsün anca orta kapısından binebiliyor. Cüzdanından çıkardığı öğrencilikten kalan fotoğraf basılı seyahat kartını, hak geçmesin kart geçsin diye ön safhalara uzatıyor. Bu sıkışık otobüs, kendinden emin kişiyi bile kendi benliğinin bir emir kulu gibi hissettiriyor. Kontrol artık topluluğa geçiyor. Benliğinin hisseleri, dirseğini kafasına geçirmemeye çalıştığı teyze, çantasıyla rahatsız etmemeye çalıştığı amca ve tüm diğerleri arasında eşit olarak paylaşılıyor. Benliğine çoğulcu bir vekil atanıyor. Fakat bu durum uzun sürmüyor ve 5-10 saniye içinde benlik şirketindeki tüm hisselerini geri alıp gene kendinin patronu oluyor. Sağını solunu belleyip kontrolünü tekrardan ele geçiriyor. O kendi işine bakar arkadaş. Herkesin biricik benliği dışında kalanları figüran olarak gördüğü ve varoluştan torpilli biriciğini baş role koyduğu aşikar olsa da; bunu açık etmek neden ayıp olsun. Onun derdi ona yeterdi; o dertli.
Küçük endişelerinden biri daha kalbine hücum ediyor. Seyahat kartı sağ salim akbil meşine ulaştı mı, ulaştıysa geri dönüş yolunu bulabilecek mi? Biraz küçük hesapçılığından utanarak, biraz da kendisinin olana sahip çıkmanın haklı gururuyla otobüsün ön kısımlarına doğru hafifçe bir göz atıyor.Belli ki resminden tanımış, elinde onun kartını tutup sağa sola bakan ön safhalardaki eski sevgilisini görüyor.
Otobüsün popüler bir durağa gelmesi ve orta kapının birden açılıvermesi de hemen hemen aynı anlara rastlıyor. Orta kapının ağzında olduğu için inenlere yol vermesinin en büyük insani görevi olduğu saniyeler... Kapıdan iniyor ve inenlere yol veriyor. İnenler bittiği zaman orta kapıdan hemen otobüse geri atlıyor. Biner binmez ön taraflara, eski sevgilisinin göründüğü koordinatlara bakıyor fakat nafile; o gözden kaybolmuştu bile. 5 saniye sonra da seyahat kartı eline ulaşıyor. Biri resmine bıyık çizmiş. Islak bir bıyık. O artık bıyıklı bir gezmen...
Sinemada izlediği robotun duygusallığından derinden etkilenmiş. Otobüsün duraktan kalkış zamanını 2 dk sonrası olarak gösteren akıllı telefonuna küfürler savuruyor ve koşarak yakaladığı otobüsün anca orta kapısından binebiliyor. Cüzdanından çıkardığı öğrencilikten kalan fotoğraf basılı seyahat kartını, hak geçmesin kart geçsin diye ön safhalara uzatıyor. Bu sıkışık otobüs, kendinden emin kişiyi bile kendi benliğinin bir emir kulu gibi hissettiriyor. Kontrol artık topluluğa geçiyor. Benliğinin hisseleri, dirseğini kafasına geçirmemeye çalıştığı teyze, çantasıyla rahatsız etmemeye çalıştığı amca ve tüm diğerleri arasında eşit olarak paylaşılıyor. Benliğine çoğulcu bir vekil atanıyor. Fakat bu durum uzun sürmüyor ve 5-10 saniye içinde benlik şirketindeki tüm hisselerini geri alıp gene kendinin patronu oluyor. Sağını solunu belleyip kontrolünü tekrardan ele geçiriyor. O kendi işine bakar arkadaş. Herkesin biricik benliği dışında kalanları figüran olarak gördüğü ve varoluştan torpilli biriciğini baş role koyduğu aşikar olsa da; bunu açık etmek neden ayıp olsun. Onun derdi ona yeterdi; o dertli.
Küçük endişelerinden biri daha kalbine hücum ediyor. Seyahat kartı sağ salim akbil meşine ulaştı mı, ulaştıysa geri dönüş yolunu bulabilecek mi? Biraz küçük hesapçılığından utanarak, biraz da kendisinin olana sahip çıkmanın haklı gururuyla otobüsün ön kısımlarına doğru hafifçe bir göz atıyor.Belli ki resminden tanımış, elinde onun kartını tutup sağa sola bakan ön safhalardaki eski sevgilisini görüyor.
Otobüsün popüler bir durağa gelmesi ve orta kapının birden açılıvermesi de hemen hemen aynı anlara rastlıyor. Orta kapının ağzında olduğu için inenlere yol vermesinin en büyük insani görevi olduğu saniyeler... Kapıdan iniyor ve inenlere yol veriyor. İnenler bittiği zaman orta kapıdan hemen otobüse geri atlıyor. Biner binmez ön taraflara, eski sevgilisinin göründüğü koordinatlara bakıyor fakat nafile; o gözden kaybolmuştu bile. 5 saniye sonra da seyahat kartı eline ulaşıyor. Biri resmine bıyık çizmiş. Islak bir bıyık. O artık bıyıklı bir gezmen...
21 Haziran 2014 Cumartesi
bahçe kapusu
Viciğğrikkk... diye açıldı bahçe kapısı. ses seda yoktu. evde kimse var mıydı? hala burada oturduğundan emin olmak için gözleriyle kanıt aradı. bahçedeki sevimsiz plastik terlikleri görünce derin bir nefes çekti. ah bir de şu terlikleri giymese. o güzel ayakları petrol artığıyla sarmalamak ziyan oluyor.
8 seneye yakın, karaya yok denecek kadar az ayak basmıştı. her sefere çıkışı öncesi bu eve uğramak istiyordu fakat her defasında vazgeçiyordu. birkaç sefer evin yan sokağına kadar yürümüş sonra vazgeçip bambaşka sokaklara girip kaybolmuştu. bazı sokakları geçerken kafası karışmıştı. kaybolduğunu bile düşündüğü oldu. o gecenin sonunda kendini bir parkta bulmuştu. gözlerini düşünerek oturduğu parktaki soğuk, sabit duran şeylere saygı ve merhamet göstermedi. sabah otele giderken montunun ceplerinde akan sümüklerini sürecek bir kumaş parçası aradı durdu.
nihayet bugün bu eve gelmeyi başarmıştı. buraya gelmişti. yıllardır ıkınıp sıkılıp içine dert olmuştu. gözlerini düşünmek için tekrar göz kapaklarını indirdi. bahçenin ortasında dikilmiş gözlerini kapatıyordu. hatırlayamadı!? hatırlayamadı. hayır. kafasında canlanan bir gözler vardı ama bu gözler o gözler değildi. bambaşka çeşit çeşit ayrı ayrı gözlerdi. nefis bir neşe yayıldı ayaklarından şakaklarındaki sinirlere kadar. bahçe kapısını tekmeyle açıp evden mümkün olduğu kadar uzağa koştu. denize koşuyordu. koşarken de bir yandan montunu çıkarmaya çalışıyordu. üstündeki elbiseleri de sırayla, yavaş yavaş sokağa sağa sola atıyordu. denizin kokusunu almaya başlamıştı bile. suya 5 nefeslik koşu kaldığında kıçında sadece donu kalmıştı. donunu da tereddütsüzce sıyırdı ve attı. kollarını açarak bütünüyle kendini denize bıraktı. sırt üstü uzandı denizin serincene sularında. keyfi gıcır. göz kapaklarını araladığında güneş gözünü alıyordu. kahkaha ile gülmemek için kendini zor tuttu.
8 seneye yakın, karaya yok denecek kadar az ayak basmıştı. her sefere çıkışı öncesi bu eve uğramak istiyordu fakat her defasında vazgeçiyordu. birkaç sefer evin yan sokağına kadar yürümüş sonra vazgeçip bambaşka sokaklara girip kaybolmuştu. bazı sokakları geçerken kafası karışmıştı. kaybolduğunu bile düşündüğü oldu. o gecenin sonunda kendini bir parkta bulmuştu. gözlerini düşünerek oturduğu parktaki soğuk, sabit duran şeylere saygı ve merhamet göstermedi. sabah otele giderken montunun ceplerinde akan sümüklerini sürecek bir kumaş parçası aradı durdu.
nihayet bugün bu eve gelmeyi başarmıştı. buraya gelmişti. yıllardır ıkınıp sıkılıp içine dert olmuştu. gözlerini düşünmek için tekrar göz kapaklarını indirdi. bahçenin ortasında dikilmiş gözlerini kapatıyordu. hatırlayamadı!? hatırlayamadı. hayır. kafasında canlanan bir gözler vardı ama bu gözler o gözler değildi. bambaşka çeşit çeşit ayrı ayrı gözlerdi. nefis bir neşe yayıldı ayaklarından şakaklarındaki sinirlere kadar. bahçe kapısını tekmeyle açıp evden mümkün olduğu kadar uzağa koştu. denize koşuyordu. koşarken de bir yandan montunu çıkarmaya çalışıyordu. üstündeki elbiseleri de sırayla, yavaş yavaş sokağa sağa sola atıyordu. denizin kokusunu almaya başlamıştı bile. suya 5 nefeslik koşu kaldığında kıçında sadece donu kalmıştı. donunu da tereddütsüzce sıyırdı ve attı. kollarını açarak bütünüyle kendini denize bıraktı. sırt üstü uzandı denizin serincene sularında. keyfi gıcır. göz kapaklarını araladığında güneş gözünü alıyordu. kahkaha ile gülmemek için kendini zor tuttu.
23 Nisan 2014 Çarşamba
Bi
...en zeki canlıların kendimiz olduğunu bilmemize rağmen kutsallığa köleliğimiz bitmiyor. ne demek yani. aynaya baktı ve birden fikirlerinin bir kenara düştüğünü hissetti. içgüdüklerinle başbaşa kalmıştı.içcücükleri yardımıyla kapıyı açtı ve dışarı çıktı, hava güneşliydi. resmi tatil dışı izin kullanmayan emeklilerin ödül töreninin yapıldığı meydanın yanından geçti. biraz yanında duran otobüsün orta kapısına 3 kişi aynı anda girmeye çalıştığı için omuzlardan sıkışmıştı.
herhangi bir lojmanın önünden geçiyorum. petek gibi. bal arıları. biraz ilerideki binanın üzerindeki duvar yazısını okumak için gözümü kısıyorum o anda bir vincin koca bir topuzu duvarı parçalıyor. geriye kalan harflerden "oro" yazısını seçebiliyorum. kebapçılar müşteri çekmek için "kebap şubab bibap" diye bağırıyor. kebapçının dış masalarının birinde oturan turist de"spuuuğn" diyor. garson da "sori" diyor, anlamıyor. yanına yaklaşıp, kaşık istiyor adam diyorum. ha evet çorba ha abi sağ ol diyor. neden iki gömlek bir pantolon daha alamadığını düşünüp içi içini kemirenler yanlarımdan geçiyor. gülümsüyorum. aptala dönüyorlar. anlamlandıramıyorlar. nasıl ya. nasıl gülerim diye aralarında fısıldaşmaya başlıyorlar. tüm diğer canlılar götü yenme tehlikesiyle karşı karşıyayken türümün getirisi olarak besin zincirinin dışındayım. ne güzel. bi çay söyleyip, içiyorum. bitsin bu kutsallığa kölelik.
herhangi bir lojmanın önünden geçiyorum. petek gibi. bal arıları. biraz ilerideki binanın üzerindeki duvar yazısını okumak için gözümü kısıyorum o anda bir vincin koca bir topuzu duvarı parçalıyor. geriye kalan harflerden "oro" yazısını seçebiliyorum. kebapçılar müşteri çekmek için "kebap şubab bibap" diye bağırıyor. kebapçının dış masalarının birinde oturan turist de"spuuuğn" diyor. garson da "sori" diyor, anlamıyor. yanına yaklaşıp, kaşık istiyor adam diyorum. ha evet çorba ha abi sağ ol diyor. neden iki gömlek bir pantolon daha alamadığını düşünüp içi içini kemirenler yanlarımdan geçiyor. gülümsüyorum. aptala dönüyorlar. anlamlandıramıyorlar. nasıl ya. nasıl gülerim diye aralarında fısıldaşmaya başlıyorlar. tüm diğer canlılar götü yenme tehlikesiyle karşı karşıyayken türümün getirisi olarak besin zincirinin dışındayım. ne güzel. bi çay söyleyip, içiyorum. bitsin bu kutsallığa kölelik.
4 Ocak 2014 Cumartesi
hayvanat
son bir görev daha. sonra bu işlerden elimi ayağımı çekiyorum. saat 8:15. birazdan yaşadığı yerin önüne çıkacak ve bammm! son! bitti bu iş! o neler olduğunu bile anlamayacak!
beklerken jelibon yemeyi seviyorum. sakin kalmamı sağlıyor. jelibonları emerek yemek sabır işi ve ben hiç bir zaman o sabra sahip olamadım. hep ısırdım jelibonları.
uzun sürüyo bu bekleyiş. hemen fikirlere dalıyor zihnim. kovuşturamadığım bir düşünce akışı bu. düşünmek bende endişe yaratır. gerçekçi olmanın bir ürünü mü bu yoksa bir tür takıntı mıdır bilemiyorum. bütün gecikmiş sevişmeler aklıma gelir. ertelenmiş sahneleri sevmem. bayatlamış bir ekmek gibi.
üstümdeki iş kıyafetlerine bakıyorum. beni yaşlı gösteriyor. bu kıyafetler taze yüzümü gölgeliyor. pazar günleri çok daha genç hissediyorum. şort& tişörtün gözünü seviyim.
nerede kalmıştı bu timsah. üstüm başım çamur oldu. gözüm evin arka bahçesinde. elimde bayıltıcı tüfek. bu işten nefret ediyorum. hayvanları alıp hapsediyoruz ki bu hayvanat bahçesi oluyor. soğukta götü donan maymunlar mı dersin, depresyondan saçı dökülen aslanlar mı. nugget yiyen aslanın içinde ne kadar aslanlık kalır onu bilemem. bu sefer kaçan şişman bir timsahtı. şimdi onun peşindeyim. bayıltıcı iğneyle vur ve eğer size veya başkasına saldırırsa gerçek kurşunla vur! emri geldi. yani ne olur ufak bir çocuk yese. çok mu biz her gün binlercesini mideye indirirken. gömlek cebimdeki ayıcıklı jelibondan bir tane daha atıyorum ağzıma. bu beni biraz sakinleştiriyor.
hala elim tetikte hayvanın saklandığı yerden çıkmasını bekliyorum. timsahla timsah oldum. alçak girişli ininden çıksın diye yere uzanmış vurmaya hazır bir şekilde saatlerdir bekliyorum. yerlerde sürünüyorum.
puoovv!! timsah fırladı! tüfekten bir iğne fişekledim ve timsahın biraz uzağındaki toprağa saplandı. saplandı saplandı da bu hayvan bana doğru geliyor sanki. yok canım. harbiden geliyor. ellerim titreyerek bana doğru gelen timsaha nişan almaya çalışıyorum. ilk kafamdan yemeye çalışmaya başlaması iyi mi oldu kötü mü oldu bilemedim. tüm o sıcaklık. ıslaklık. bir de yoğun bir koku. vücudumdaki her bölgeyi hissediyorum. bir trans hali. biraz sonra bedenim ağır bir külçeye dönüşüyor. hayatımın geri kalanına timsah boku olarak devam edeceğimi düşünüyorum. kafatası kemiğimin kırılma sesi hatırladığım son ses oluyor. algım yok oldu.
beklerken jelibon yemeyi seviyorum. sakin kalmamı sağlıyor. jelibonları emerek yemek sabır işi ve ben hiç bir zaman o sabra sahip olamadım. hep ısırdım jelibonları.
uzun sürüyo bu bekleyiş. hemen fikirlere dalıyor zihnim. kovuşturamadığım bir düşünce akışı bu. düşünmek bende endişe yaratır. gerçekçi olmanın bir ürünü mü bu yoksa bir tür takıntı mıdır bilemiyorum. bütün gecikmiş sevişmeler aklıma gelir. ertelenmiş sahneleri sevmem. bayatlamış bir ekmek gibi.
üstümdeki iş kıyafetlerine bakıyorum. beni yaşlı gösteriyor. bu kıyafetler taze yüzümü gölgeliyor. pazar günleri çok daha genç hissediyorum. şort& tişörtün gözünü seviyim.
nerede kalmıştı bu timsah. üstüm başım çamur oldu. gözüm evin arka bahçesinde. elimde bayıltıcı tüfek. bu işten nefret ediyorum. hayvanları alıp hapsediyoruz ki bu hayvanat bahçesi oluyor. soğukta götü donan maymunlar mı dersin, depresyondan saçı dökülen aslanlar mı. nugget yiyen aslanın içinde ne kadar aslanlık kalır onu bilemem. bu sefer kaçan şişman bir timsahtı. şimdi onun peşindeyim. bayıltıcı iğneyle vur ve eğer size veya başkasına saldırırsa gerçek kurşunla vur! emri geldi. yani ne olur ufak bir çocuk yese. çok mu biz her gün binlercesini mideye indirirken. gömlek cebimdeki ayıcıklı jelibondan bir tane daha atıyorum ağzıma. bu beni biraz sakinleştiriyor.
hala elim tetikte hayvanın saklandığı yerden çıkmasını bekliyorum. timsahla timsah oldum. alçak girişli ininden çıksın diye yere uzanmış vurmaya hazır bir şekilde saatlerdir bekliyorum. yerlerde sürünüyorum.
puoovv!! timsah fırladı! tüfekten bir iğne fişekledim ve timsahın biraz uzağındaki toprağa saplandı. saplandı saplandı da bu hayvan bana doğru geliyor sanki. yok canım. harbiden geliyor. ellerim titreyerek bana doğru gelen timsaha nişan almaya çalışıyorum. ilk kafamdan yemeye çalışmaya başlaması iyi mi oldu kötü mü oldu bilemedim. tüm o sıcaklık. ıslaklık. bir de yoğun bir koku. vücudumdaki her bölgeyi hissediyorum. bir trans hali. biraz sonra bedenim ağır bir külçeye dönüşüyor. hayatımın geri kalanına timsah boku olarak devam edeceğimi düşünüyorum. kafatası kemiğimin kırılma sesi hatırladığım son ses oluyor. algım yok oldu.
17 Eylül 2013 Salı
Yaşlandırma ve buruşturma merkezi
Yaşlandırma ve buruşturma merkezini açalı 3 ay olmuştu. İyi para kazanıyordum. İşler oldukça tıkırında gidiyordu. Genelde 18-20 yaş arası tüysüz oğlanlar müşterim oluyordu. Olayımız şuydu; toy ve tecrübesiz gözüken kişilere bilge ve olgun bir görüntü kazandırıyorduk. Gençleştirme, spa, kremler, estetik ameliyatları gibi şeylere rakiptik. O kadar çok kişi farklı görünmek istiyordu ki aklınız şaşar. Başlangıçta bu kadar iş yapmayı ben bile beklemiyordum.
O gün arabayı almadım akşama yağmur yağacağını söylemişlerdi ve yağmur demek trafik demek. Atladım bir taksiye iş çıkışı. Taksiciler ve o bitmek bilmeyen dertleri. Teoride dünyanın en zor işi ama bakıyorsun sivil araçtan çok taksici. Demek ki atlan deve değil ha. Gene kafa sikti anlayacağınız. Muhabbetine karşı koymak için mataramdaki konyaktan iki yudum aldım ve beynimi ters giydim. Şimdi gel o.ç.
Sağda solda hastane reklamları. Hayat güzeldir sloganını kullanıyorlar. Oha lan hayatın reklamını yapıyor. Millet de ölüm korkusundan her yıl check-up yaptırıyor. Hayatı nasıl da pazarlıyor puştlar. Bugün Cumartesi bazı insanlar çalışmıyor. Arabanın camından plastik panda figürüne sahip bebek arabasında çocuğunu gezdiren bir baba gördüm. 40 yaşından sonra plastik pandayla tanışmak. O baba için acı verici bir durum. Plastik pandayı senden çok seviyor ne diyorsun bu duruma kamil?
Akşam biraz GTA oynayayım diyorum. Oynuyorum da. Aha polis kaç. Aha adam döv. Aksiyonu bırakıp içtiğim biraları işemeye gidiyorum. Oyun karakterim de mal gibi dövmeci dükkanının önünde dikiliyor. Beklesin it. Yapmadığı itlik kalmadı hak ediyor.
Sabah iş. Sağlık uzmanı(?) olan kızlardan birini azarlıyorum. Gülin içeri giriyor ve "Özel bir şey konuşuyorsanız dışarı çıkayım mı?" diye soruyor. Evet canım özel bir sevişeceğiz bir dakika izin verir misin? Gülin... estetik ameliyatı olduktan sonra tanınmaz hale geldi. O göğüslerini büyüttü ya göğsüne göt kaçmış gibi etrafta geziniyor. Fakat konuştuğum kız yok mu ah! Üstüne boşaldıktan sonra boşaldığın duruma bakıp tekrar boşalırsın. O kadar seksi!
Apartmana geliyorum. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir kadınla asansöre biniyorum. Merhabalaşıyoruz. Nefeslerimiz havada buluşup sevişiyor ama merhabadan başka tek bir laf bile etmiyoruz ve 4. kata geliyoruz "İyi geceler!" diyor. Peki diyorum. Ok. Uyu dana gibi emi.
Eve geliyorum. Ufak bir boşaltım. Taharet musluğu makatıma denk geliyor. Süper bir an. Dışarıda girdiğin birçok tuvaletin taharet musluğu deliğe denk gelmez. Bu büyük bir konfor arkadaşlar.
İnsanları biraz daha yaşlandırmak ve olgunlaştırmak için yarını bekliyorum. Ne kadar da çok insanın olgun gözükmek istediğine inanamazsınız! Bir tek viski atıyorum konforlu bir uyku çekmek için ve sonrasında günlük ölme korkusuna karşı güzellik bakımıma girişiyorum. Çatlak kremimi, diş macununu ve gözaltı kremimi sürüp yatağıma yayılıyorum. Gözlerimin altı biraz sarktı mı ne derken uykuya dalıyorum...
O gün arabayı almadım akşama yağmur yağacağını söylemişlerdi ve yağmur demek trafik demek. Atladım bir taksiye iş çıkışı. Taksiciler ve o bitmek bilmeyen dertleri. Teoride dünyanın en zor işi ama bakıyorsun sivil araçtan çok taksici. Demek ki atlan deve değil ha. Gene kafa sikti anlayacağınız. Muhabbetine karşı koymak için mataramdaki konyaktan iki yudum aldım ve beynimi ters giydim. Şimdi gel o.ç.
Sağda solda hastane reklamları. Hayat güzeldir sloganını kullanıyorlar. Oha lan hayatın reklamını yapıyor. Millet de ölüm korkusundan her yıl check-up yaptırıyor. Hayatı nasıl da pazarlıyor puştlar. Bugün Cumartesi bazı insanlar çalışmıyor. Arabanın camından plastik panda figürüne sahip bebek arabasında çocuğunu gezdiren bir baba gördüm. 40 yaşından sonra plastik pandayla tanışmak. O baba için acı verici bir durum. Plastik pandayı senden çok seviyor ne diyorsun bu duruma kamil?
Akşam biraz GTA oynayayım diyorum. Oynuyorum da. Aha polis kaç. Aha adam döv. Aksiyonu bırakıp içtiğim biraları işemeye gidiyorum. Oyun karakterim de mal gibi dövmeci dükkanının önünde dikiliyor. Beklesin it. Yapmadığı itlik kalmadı hak ediyor.
Sabah iş. Sağlık uzmanı(?) olan kızlardan birini azarlıyorum. Gülin içeri giriyor ve "Özel bir şey konuşuyorsanız dışarı çıkayım mı?" diye soruyor. Evet canım özel bir sevişeceğiz bir dakika izin verir misin? Gülin... estetik ameliyatı olduktan sonra tanınmaz hale geldi. O göğüslerini büyüttü ya göğsüne göt kaçmış gibi etrafta geziniyor. Fakat konuştuğum kız yok mu ah! Üstüne boşaldıktan sonra boşaldığın duruma bakıp tekrar boşalırsın. O kadar seksi!
Apartmana geliyorum. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir kadınla asansöre biniyorum. Merhabalaşıyoruz. Nefeslerimiz havada buluşup sevişiyor ama merhabadan başka tek bir laf bile etmiyoruz ve 4. kata geliyoruz "İyi geceler!" diyor. Peki diyorum. Ok. Uyu dana gibi emi.
Eve geliyorum. Ufak bir boşaltım. Taharet musluğu makatıma denk geliyor. Süper bir an. Dışarıda girdiğin birçok tuvaletin taharet musluğu deliğe denk gelmez. Bu büyük bir konfor arkadaşlar.
İnsanları biraz daha yaşlandırmak ve olgunlaştırmak için yarını bekliyorum. Ne kadar da çok insanın olgun gözükmek istediğine inanamazsınız! Bir tek viski atıyorum konforlu bir uyku çekmek için ve sonrasında günlük ölme korkusuna karşı güzellik bakımıma girişiyorum. Çatlak kremimi, diş macununu ve gözaltı kremimi sürüp yatağıma yayılıyorum. Gözlerimin altı biraz sarktı mı ne derken uykuya dalıyorum...
16 Mayıs 2013 Perşembe
Pazartesi temizliği
-Pazar günü. Bir dolu insan pikniğe çıkmıştır. Çöpler bana kalıyor hıyarlar toplayın arkanızı.
-Bugün Pazartesi. Sokayım sizin Pazartesi sendromunuza. Gerzek gerzek icatlar. Çimlerin arasındaki izmaritleri topluyorum. Bankta gerzek bir kız oturuyor. Bağıra çağıra gerzek arkadaşıyla konuşuyor. "Abi inanır mısın duvarında paylaşmış!?!?" Vay ipneye bak sen dedim içimden. "Bir de karşımda durmuş ne oldu diyor?!?!". Hmmm. "Sonra bunu nasıl yaparsın dedim ve bana ne dedi biliyor musun?!?". Tam çalıların arkasından fırlayıp cevap verecektim ama konuşmasını son sürat devam ettiriyordu. Ben de vazgeçtim."Ben napıcam abi bu adamla?". Abisiyle mi konuşuyo lan acaba diye düşündüm."Yani kızım ben de bir şey yazmadım tabi ne yazıcam sürünsün köpek". Abisi değil bu evet şimdi anladım. "Comment yazmış bir de sürtük altına. Oha dedim yuh dedim!!" İyi dedin iyi diye geçirdim gene içimden.
Akşam benim kıza kontör alacaktım ama şimdi vazgeçtim. Eğilip yerdeki bira şişelerini toplamaya başladım. Bir damla bırakmamışlar içlerinde deyyuslar!!!
.jpg)
-Bugün Pazartesi. Sokayım sizin Pazartesi sendromunuza. Gerzek gerzek icatlar. Çimlerin arasındaki izmaritleri topluyorum. Bankta gerzek bir kız oturuyor. Bağıra çağıra gerzek arkadaşıyla konuşuyor. "Abi inanır mısın duvarında paylaşmış!?!?" Vay ipneye bak sen dedim içimden. "Bir de karşımda durmuş ne oldu diyor?!?!". Hmmm. "Sonra bunu nasıl yaparsın dedim ve bana ne dedi biliyor musun?!?". Tam çalıların arkasından fırlayıp cevap verecektim ama konuşmasını son sürat devam ettiriyordu. Ben de vazgeçtim."Ben napıcam abi bu adamla?". Abisiyle mi konuşuyo lan acaba diye düşündüm."Yani kızım ben de bir şey yazmadım tabi ne yazıcam sürünsün köpek". Abisi değil bu evet şimdi anladım. "Comment yazmış bir de sürtük altına. Oha dedim yuh dedim!!" İyi dedin iyi diye geçirdim gene içimden.
Akşam benim kıza kontör alacaktım ama şimdi vazgeçtim. Eğilip yerdeki bira şişelerini toplamaya başladım. Bir damla bırakmamışlar içlerinde deyyuslar!!!
.jpg)
25 Nisan 2013 Perşembe
Karşılaşma
Karşılıklı sert bakışlar atan iki adamın yolda birbirlerine doğru yürümesi hayra alamet değildir. Gerilen elektrik hatları eşliğindeki sabit bakışlar. Akabinde...
-Şşşşt birader bir saniye bakar mısın?
-Buyur!?
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?
-Gözlüğünü çıkar! Gözlüğünü!..... Saffet? Ayu Saffet?
-665 İbrahim. Kara İbrahim?
-Vay güzel kardeşim ne haber ya yıllar oldu görüşmeyeli. Kaç yıl oldu? 25 yıl oldu mu?
-Aynen İbrahim hiç aramayıp sormadın. Nerelerdesin hayırsız?
-Kim hayırsız? Sen aradın mı!? Kaç paralık adamsın?
-Vallahi İbrahimcim geçen sene 2 milyon lira vergi ödeyerek Yozgat'da vergi rekortmeni oldum sen kaç paralık adamsın?
-Şöyle diyeyim Saffetim. Bu sene cillop gibi yeni bir kontrat imzaladım. Trink 5 milyon doları hesabıma yatırdılar.
-İyiymiş abi
-İyidir iyidir
-Kime güveniyorsun?
-8 kişilik koruma timim var. Bir de helikopter çektim altıma. Ayağımı yerden kessin yeter. ehehehe. Sen ne ayaksın?
-Biliyorsun lisede boks yapardım. Ağır siklet boks şampiyonuyum. Küçük kardeşim de emniyet genel müdürü.
-Güzel güzel. Doğru diyorsun televizyonda zaplarken görmüştüm sanki bir sefer. Ağzın burnun kırılmış ringde yatıyordun.
İki eski arkadaş tekrar görüşmek üzere sözleşip vedalaşırlar...
-göt neyine güveniyorsa...
-ırsspı çıcığı

-Şşşşt birader bir saniye bakar mısın?
-Buyur!?
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?
-Gözlüğünü çıkar! Gözlüğünü!..... Saffet? Ayu Saffet?
-665 İbrahim. Kara İbrahim?
-Vay güzel kardeşim ne haber ya yıllar oldu görüşmeyeli. Kaç yıl oldu? 25 yıl oldu mu?
-Aynen İbrahim hiç aramayıp sormadın. Nerelerdesin hayırsız?
-Kim hayırsız? Sen aradın mı!? Kaç paralık adamsın?
-Vallahi İbrahimcim geçen sene 2 milyon lira vergi ödeyerek Yozgat'da vergi rekortmeni oldum sen kaç paralık adamsın?
-Şöyle diyeyim Saffetim. Bu sene cillop gibi yeni bir kontrat imzaladım. Trink 5 milyon doları hesabıma yatırdılar.
-İyiymiş abi
-İyidir iyidir
-Kime güveniyorsun?
-8 kişilik koruma timim var. Bir de helikopter çektim altıma. Ayağımı yerden kessin yeter. ehehehe. Sen ne ayaksın?
-Biliyorsun lisede boks yapardım. Ağır siklet boks şampiyonuyum. Küçük kardeşim de emniyet genel müdürü.
-Güzel güzel. Doğru diyorsun televizyonda zaplarken görmüştüm sanki bir sefer. Ağzın burnun kırılmış ringde yatıyordun.
İki eski arkadaş tekrar görüşmek üzere sözleşip vedalaşırlar...
-göt neyine güveniyorsa...
-ırsspı çıcığı

4 Nisan 2013 Perşembe
Papaz karası
Güzel havayı bulunca attım kendimi dışarı. İşin gerçeği tuhafiyeciye uğrayacaktım. Havanın güzel olması da bana ilave kıyak olmuştu. Vurdum ağırlığımı yokuş aşağı sokaktan iniyorum. Köşeyi döndüm, tuhaf, tıknaz cübbeli bir adam. Sakalı da var. Bu cübbe başka cübbe. Morlu, pembeli, leylaklı işlemeler üstünde. Biraz da vücuda yapışan tarzdan. Bu adamı bir yerden gözüm ısırıyor...
Cübbeli ile göz göze geldiğimde adam birden irkildi, huzursuz oldu. İşte o an tanıdım onu. Geçtiğimiz günlerin bir sahnesinde evimden kapı dışarı ettiğim sakallıydı bu. Bir süre hareket etmenden dikildik sokakta. Onu tekrar görmek, hem de tuhaf bir cübbe içinde buluvermek, yeniden içimde onun hakkında bir merak uyandırmıştı. Sonra sessizliği ben bozdum; "gel parkta bi şarap içelim papaz efendi" dedim. Pis pis sırıtarak kafasını salladı. Gözlerinin içi gülüyordu. Verdim eline şarabı dedim anlat. Hikayen nedir amcacım? Geçen geldin kapıma, bugün geldin sokağımın aşağısına. Olayın nedir? Laf lafı açtı diyemeyeceğim. Açmadı. Ara sıra parkın yanından geçen kızları kesti. Onun dışında da şarabına yumuldu.
"Ben oldukça sığ bir adamım evlat, basit bir adamım işte" dedi bir anda. Sonunda ne kadar sığır bir adam olduğunu itiraf etmişti. Tüm gizemini balyozla kırıp döktü. Hikayesine karşı ilgimi kaybetmiştim. fakat anlatmaya devam etti... Türlü ilginçlikler yapıyorum. Bu yaptıklarım da milletin hoşuna gidiyor. Özellikle gençlerin. Amacım ne? Amacım basit; hayatta kalmak. Bu kıyafetleri de rastgele bir tiyatro salonun eskimiş kostümleri attığı çöpten buldum. Türlü türlü şekillerde dikkat çekip ekmek yiyorum. "Sen de haklısın" diyerek gazı verdim buna. Bu lafı duyunca iyice bir heyecanlanıp konuşmasını sürdürdü...
Biliyor musun sen sürekli bana amca, dayı diye hitap ediyorsun ama benim yaş daha 29. Sakalları beyaza boyattım. Dişler desen zaten beter haldeydi. Bu da işimi kolaylaştırıyor hani. Bu fikir arkadaşlarım yaşlı gösteriyorsun be oğlum dediklerinde aklıma geldi. Bu şekilde yaşlı olmak kebap. Otobüste yer veriyorlar. Saygıda kusur etmiyorlar. Baktım millet ben saçma bir laf edince dinliyor kafa sallıyor ben de tezgahıma devam ettim. Karşıma geçip konuşanlar çok saçma durumlara düşüyor. Amcacım anlat sizin zamanınızda nasıldı? Askerliği nasıl yaptın? Bilmiyorlar ki ben asker kaçağıyım, yaşım da 29. "Neyse bugünlük bu kadar yeter ben artık evime döneyim" dedi ve ayfonunu çıkarttı. Click! bir fotoğrafımı çekti. "Mail adresini ver de fotoğrafı sana yollayım" diyerek kıyak yapmayı önerdi. Yok dedim benim acelem var fırladım kalktım. Tuhafiyeci kapanacak... Tanrı seni kutsasın! diye bağırdı arkamdan. La havle Sdanzor Lavey.
Cübbeli ile göz göze geldiğimde adam birden irkildi, huzursuz oldu. İşte o an tanıdım onu. Geçtiğimiz günlerin bir sahnesinde evimden kapı dışarı ettiğim sakallıydı bu. Bir süre hareket etmenden dikildik sokakta. Onu tekrar görmek, hem de tuhaf bir cübbe içinde buluvermek, yeniden içimde onun hakkında bir merak uyandırmıştı. Sonra sessizliği ben bozdum; "gel parkta bi şarap içelim papaz efendi" dedim. Pis pis sırıtarak kafasını salladı. Gözlerinin içi gülüyordu. Verdim eline şarabı dedim anlat. Hikayen nedir amcacım? Geçen geldin kapıma, bugün geldin sokağımın aşağısına. Olayın nedir? Laf lafı açtı diyemeyeceğim. Açmadı. Ara sıra parkın yanından geçen kızları kesti. Onun dışında da şarabına yumuldu.
"Ben oldukça sığ bir adamım evlat, basit bir adamım işte" dedi bir anda. Sonunda ne kadar sığır bir adam olduğunu itiraf etmişti. Tüm gizemini balyozla kırıp döktü. Hikayesine karşı ilgimi kaybetmiştim. fakat anlatmaya devam etti... Türlü ilginçlikler yapıyorum. Bu yaptıklarım da milletin hoşuna gidiyor. Özellikle gençlerin. Amacım ne? Amacım basit; hayatta kalmak. Bu kıyafetleri de rastgele bir tiyatro salonun eskimiş kostümleri attığı çöpten buldum. Türlü türlü şekillerde dikkat çekip ekmek yiyorum. "Sen de haklısın" diyerek gazı verdim buna. Bu lafı duyunca iyice bir heyecanlanıp konuşmasını sürdürdü...
Biliyor musun sen sürekli bana amca, dayı diye hitap ediyorsun ama benim yaş daha 29. Sakalları beyaza boyattım. Dişler desen zaten beter haldeydi. Bu da işimi kolaylaştırıyor hani. Bu fikir arkadaşlarım yaşlı gösteriyorsun be oğlum dediklerinde aklıma geldi. Bu şekilde yaşlı olmak kebap. Otobüste yer veriyorlar. Saygıda kusur etmiyorlar. Baktım millet ben saçma bir laf edince dinliyor kafa sallıyor ben de tezgahıma devam ettim. Karşıma geçip konuşanlar çok saçma durumlara düşüyor. Amcacım anlat sizin zamanınızda nasıldı? Askerliği nasıl yaptın? Bilmiyorlar ki ben asker kaçağıyım, yaşım da 29. "Neyse bugünlük bu kadar yeter ben artık evime döneyim" dedi ve ayfonunu çıkarttı. Click! bir fotoğrafımı çekti. "Mail adresini ver de fotoğrafı sana yollayım" diyerek kıyak yapmayı önerdi. Yok dedim benim acelem var fırladım kalktım. Tuhafiyeci kapanacak... Tanrı seni kutsasın! diye bağırdı arkamdan. La havle Sdanzor Lavey.
30 Mart 2013 Cumartesi
Robotların istilası
Telefonumun çalan alarmından yaklaşık 45 dakika sonra uyanmıştım. Uyanmak istemediğimi ve yorgun hissettiğimi söylememe bile gerek yok. Lakin söyledim. Şu saatte uyanmak istememem ne yazık ki haklı bir dayanak olarak kabul edilmiyor. Sıra sabah temizliğinde. Kalkar kalkmaz kahvaltı yapmayı sevmem. İlk önce onu hak etmem lazım. Sabahları insanların yaratıcı olduğu yalan değil. Geceleri de öyle. Dışkı, dışkı habercisi, bahane, ürik asit ve türevleri hep gündüz uyanınca yaratılır. Kişinin yaratıcı faaliyetler gerçekleştirdiği vakitler tanrıya en yakın hissettiği anlardır derler. Buna da evet. Dışkılama eylemi yaratıcıdır. Okur, üretir, düşünürsün. Bir kimyageri kıskandıracak derece diş macunu içeriği bilmemi okuyacak dergi/kitap bulamadığım tuvalet seanslarına borçluyum.
İşe gene geç kalmıştım. Sokağa çıktığımda etraf sessizdi. Bakkal kapalıydı. Gazeteler daha gelmemişti. Etrafta kimseyi görmüyordum. Sokağı dönünce bir insana rastladım ve belli ki canhıraş işine koşturuyordu . Sonra sonra başka insanlar da gördüm ve içim rahatladı. Doğru yerdeydim. Fakat ortamda bir gariplik vardı. Bu koşuşturan insanları tanımıyordum. Olağan bir şey. Bu insanlar her gün beraber yürüdüğüm veya yanından geçtiğim insanlardan çok farklıydı. Olası bir Robo-Zombi istilasını düşündüm. Sonrasında bu düşünceyi zihnimden kovdum. Bedenimi omurilik soğanıma emanet etmiştim. Her gün yürüdüğüm yollardan yürümek için beynimi rahatsız etmeye gerek yoktu. Dinlensin zavallı.
Kendimi otobüste buldum. Oldukça boştu bu otobüs. Oturacak yer bulabildim manasında. O da nesi. Bu sabah yıllardır karşılaşmadığım bir türle göz göze geldim. Liseli. Azman gibi bir sürü genç her durakta otobüse doluştu. Belli ki birbirlerini tanıyorlardı. Çiftleşme mevsimindeki geyikler gibi kafa kafaya tokuşturdular. Okula gidenlerin hepsi birbirini tanıyor olmalıydı. (Belki de ortada gizli bir örgüt vardı?) Bana ise otobüsteki insanların bir teki bile tanıdık gelmiyordu. Birini gözüm bir yerden ısırıyormuş gibi geldi ama yok bacağım kaşınmıştı. Hart hurt kaşındım. Başka bir gezegene ya da zaman dilimine fırlamış olabileceğimi düşündüm. Karşımda oturan insanların gözlerinin içine baktım. Hepsi bir şey biliyormuş da bana söylemiyormuş gibiydi. Hiç fire vermediler ve göz temasından kaçındılar. Bir şeyler vardı. Kıllanıyordum. Mutfak robotları ve akıllı telefonlar Beşiktaş'ı ele geçirmiş olabilir miydi? Herkes telefonlarının ekranlarına bakıp gözlerini onlardan ayırmıyordu. Belli ki akıllı telefonlar üzerinden yayınlanan gizli bir bülten vardı ve benim bundan haberim yoktu. Video oyunlar ve filmlerden kendi varlığıma inanamaz olmuştum. Bir nevi ölümsüzüm. Bu yaşa kadar izleyip, oynadığım her şey beni ölümsüz yapmıştı. Kendi hayatımı bir avatar yönetme disiplini ile yürütüyordum. Başka hayatı da yaşayabileceğim düşüncesi doğduğumdan itibaren zihnime yerleşmişti. Tüm o dijital dünya reekarnasyon fikrini bana benimsetmişti. O yüzden akıllı telefonların dünyayı ele geçirebileceği senaryosu mantıklı gelebiliyordu.
Otobüste saati gösteren dijital ekrana baktım. Saati benim telefon saatimden bir saat gerideydi. Yuh koskoca Büyükşehir belediyesinin hatasına bak deyip otobüsten indim. İşe geldim. Henüz benden başka kimse gelmemişti. Güvenliğe şüpheyle yaklaştım ve sordum "herkes nerede?". Daha gelmediler dedi. Hmmm dedim. Şüphem artmıştı. Sonunda o kritik soruyu sordum: "Saat kaç?". Dedi 8:06. Nasıl olur demedim. Ortamdaki gizem artmıştı. Sağı solumu kontrol edip asansöre bindim ve yukarı ofise çıktım. Bilgisayarımı açtım saat 8:10. Güvenlik haklıydı. Sinsi telefonum bana bir oyun oynamıştı. Saati otomatik(?) olarak bir saat ileri alıp bana küçük bir zaman yolculuğu yaşatmıştı. Bildiğin zaman yolculuğu yapmıştım. Ben saat 9'da yaşarken diğer insanlar saat 8'i yaşıyordu. Telefonuma garip bir gülümse ile baktım. Zaman yolculuğu ne acayipmiş lan deyip tuvalete gittim ve yüzüme soğuk su çarptım. Telefonun neden böyle bir oyun oynadığı ise hala gizemini koruyor... Telefonumun bir robot isyanın başlangıcının habercisi olmadığı ne malum.
İşe gene geç kalmıştım. Sokağa çıktığımda etraf sessizdi. Bakkal kapalıydı. Gazeteler daha gelmemişti. Etrafta kimseyi görmüyordum. Sokağı dönünce bir insana rastladım ve belli ki canhıraş işine koşturuyordu . Sonra sonra başka insanlar da gördüm ve içim rahatladı. Doğru yerdeydim. Fakat ortamda bir gariplik vardı. Bu koşuşturan insanları tanımıyordum. Olağan bir şey. Bu insanlar her gün beraber yürüdüğüm veya yanından geçtiğim insanlardan çok farklıydı. Olası bir Robo-Zombi istilasını düşündüm. Sonrasında bu düşünceyi zihnimden kovdum. Bedenimi omurilik soğanıma emanet etmiştim. Her gün yürüdüğüm yollardan yürümek için beynimi rahatsız etmeye gerek yoktu. Dinlensin zavallı.
Kendimi otobüste buldum. Oldukça boştu bu otobüs. Oturacak yer bulabildim manasında. O da nesi. Bu sabah yıllardır karşılaşmadığım bir türle göz göze geldim. Liseli. Azman gibi bir sürü genç her durakta otobüse doluştu. Belli ki birbirlerini tanıyorlardı. Çiftleşme mevsimindeki geyikler gibi kafa kafaya tokuşturdular. Okula gidenlerin hepsi birbirini tanıyor olmalıydı. (Belki de ortada gizli bir örgüt vardı?) Bana ise otobüsteki insanların bir teki bile tanıdık gelmiyordu. Birini gözüm bir yerden ısırıyormuş gibi geldi ama yok bacağım kaşınmıştı. Hart hurt kaşındım. Başka bir gezegene ya da zaman dilimine fırlamış olabileceğimi düşündüm. Karşımda oturan insanların gözlerinin içine baktım. Hepsi bir şey biliyormuş da bana söylemiyormuş gibiydi. Hiç fire vermediler ve göz temasından kaçındılar. Bir şeyler vardı. Kıllanıyordum. Mutfak robotları ve akıllı telefonlar Beşiktaş'ı ele geçirmiş olabilir miydi? Herkes telefonlarının ekranlarına bakıp gözlerini onlardan ayırmıyordu. Belli ki akıllı telefonlar üzerinden yayınlanan gizli bir bülten vardı ve benim bundan haberim yoktu. Video oyunlar ve filmlerden kendi varlığıma inanamaz olmuştum. Bir nevi ölümsüzüm. Bu yaşa kadar izleyip, oynadığım her şey beni ölümsüz yapmıştı. Kendi hayatımı bir avatar yönetme disiplini ile yürütüyordum. Başka hayatı da yaşayabileceğim düşüncesi doğduğumdan itibaren zihnime yerleşmişti. Tüm o dijital dünya reekarnasyon fikrini bana benimsetmişti. O yüzden akıllı telefonların dünyayı ele geçirebileceği senaryosu mantıklı gelebiliyordu.
Otobüste saati gösteren dijital ekrana baktım. Saati benim telefon saatimden bir saat gerideydi. Yuh koskoca Büyükşehir belediyesinin hatasına bak deyip otobüsten indim. İşe geldim. Henüz benden başka kimse gelmemişti. Güvenliğe şüpheyle yaklaştım ve sordum "herkes nerede?". Daha gelmediler dedi. Hmmm dedim. Şüphem artmıştı. Sonunda o kritik soruyu sordum: "Saat kaç?". Dedi 8:06. Nasıl olur demedim. Ortamdaki gizem artmıştı. Sağı solumu kontrol edip asansöre bindim ve yukarı ofise çıktım. Bilgisayarımı açtım saat 8:10. Güvenlik haklıydı. Sinsi telefonum bana bir oyun oynamıştı. Saati otomatik(?) olarak bir saat ileri alıp bana küçük bir zaman yolculuğu yaşatmıştı. Bildiğin zaman yolculuğu yapmıştım. Ben saat 9'da yaşarken diğer insanlar saat 8'i yaşıyordu. Telefonuma garip bir gülümse ile baktım. Zaman yolculuğu ne acayipmiş lan deyip tuvalete gittim ve yüzüme soğuk su çarptım. Telefonun neden böyle bir oyun oynadığı ise hala gizemini koruyor... Telefonumun bir robot isyanın başlangıcının habercisi olmadığı ne malum.
27 Mart 2013 Çarşamba
Horoz karası
Kapı çalındı...
-"Kim o?" dedim
-"Ben Tanrı misafiriyim" dedi
-"Tövbe de lan" dedim
-"Valla yeminlen" dedi
-İyi hoş güzel de sen beni biriyle karıştırdın abisi ben Tanrı değilim yanlış kapıya geldin herhal?
-Sen hele bi aç da...
-İyi de ben kimseyi bekliyordum?
-Çok acayip şeyler olacak çok acayip...
-"Tamam" dedim ve kapıyı açtım...
Sakallı bereli tıknaz bir adam yağmurdan sırılsıklam olmuş. Hop dur etme eyleme derken "sağol yiğenim sağol" diyerek eve daldı. Nefesi şarap kokuyordu. İyi lan dedim ne güzel, adam cennette nefis takılıyor diye düşündüm. İçimden söyledim bunu. Evet. İç sesimi duyar diye inceden kıllanmıştım. Sonuçta benim değil tanrının misafiriydi. Sağı solu belli olmaz. Sustum düşünmemeye çalıştım ama ayakları kokuyordu. Abi dedim hayrola eve daldın zart diye nedir isteğin? "Çok acayip şeyler olacak hem de çok acayip" dedi. "Bana biraz şarap koysana he var mı çarapın çarap" diye devam etti. Bu laftan sonra gerçek kimliği hakkında biraz şüpheye düştüm. Baktım buzdolabında bir bira var açtım ona getirdim. Lıkır lıkır gömdü birayı. Susamış zaar. Hepsini içtikten sonra da güzelce bir geğirdi. Dedim dayıcım nereden fırladın bu saatte Tolstoy romanından mı? Ne işin var burada? Tekrar "Çok acayip şeyler olacak çok acayip" dedi. Lan dedim dellendim. Tuttum kolundan bastım kıçına tekmeyi kapı dışarı ettim. Tekmeyi yiyince tabi düştü ve cebindeki tüm bozuk paralar apartman merdivenine doğru saçıldı. Hemen koştum topladım. Bacağıma sarılıp "yapmaeeğğ" diye böğürüyordu. Baya bir bozuk para çıkmıştı moruktan. İyi de oldu ayın sonu yaklaşıyordu. Saydım saydım kumbarama attım. Sonra vurdum kafayı uyudum. Rüyamda top sakallı ve oduncu gömlekli başka bir dedeyi gördüm. Saçları Tarık Mengüç gibi yapmış, sarıya boyatmış. Neyse ki gene sabah oldu ve uyandım. Gazetemi almak için kapımı açtım. Baktım dünkü avatar dede hala yerde yatıyor. Gittim yaşıyo mu diye baktım. Yaşıyo. Başını okşayıp kapıyı kapatıp eve girdim. Günahlarımdan arındım.
resim:(http://reform.lt/data/images/2012/08/tumblr-m6gbdcltba1qfllfmo1-500.jpg)
-"Kim o?" dedim
-"Ben Tanrı misafiriyim" dedi
-"Tövbe de lan" dedim
-"Valla yeminlen" dedi
-İyi hoş güzel de sen beni biriyle karıştırdın abisi ben Tanrı değilim yanlış kapıya geldin herhal?
-Sen hele bi aç da...
-İyi de ben kimseyi bekliyordum?
-Çok acayip şeyler olacak çok acayip...
-"Tamam" dedim ve kapıyı açtım...
Sakallı bereli tıknaz bir adam yağmurdan sırılsıklam olmuş. Hop dur etme eyleme derken "sağol yiğenim sağol" diyerek eve daldı. Nefesi şarap kokuyordu. İyi lan dedim ne güzel, adam cennette nefis takılıyor diye düşündüm. İçimden söyledim bunu. Evet. İç sesimi duyar diye inceden kıllanmıştım. Sonuçta benim değil tanrının misafiriydi. Sağı solu belli olmaz. Sustum düşünmemeye çalıştım ama ayakları kokuyordu. Abi dedim hayrola eve daldın zart diye nedir isteğin? "Çok acayip şeyler olacak hem de çok acayip" dedi. "Bana biraz şarap koysana he var mı çarapın çarap" diye devam etti. Bu laftan sonra gerçek kimliği hakkında biraz şüpheye düştüm. Baktım buzdolabında bir bira var açtım ona getirdim. Lıkır lıkır gömdü birayı. Susamış zaar. Hepsini içtikten sonra da güzelce bir geğirdi. Dedim dayıcım nereden fırladın bu saatte Tolstoy romanından mı? Ne işin var burada? Tekrar "Çok acayip şeyler olacak çok acayip" dedi. Lan dedim dellendim. Tuttum kolundan bastım kıçına tekmeyi kapı dışarı ettim. Tekmeyi yiyince tabi düştü ve cebindeki tüm bozuk paralar apartman merdivenine doğru saçıldı. Hemen koştum topladım. Bacağıma sarılıp "yapmaeeğğ" diye böğürüyordu. Baya bir bozuk para çıkmıştı moruktan. İyi de oldu ayın sonu yaklaşıyordu. Saydım saydım kumbarama attım. Sonra vurdum kafayı uyudum. Rüyamda top sakallı ve oduncu gömlekli başka bir dedeyi gördüm. Saçları Tarık Mengüç gibi yapmış, sarıya boyatmış. Neyse ki gene sabah oldu ve uyandım. Gazetemi almak için kapımı açtım. Baktım dünkü avatar dede hala yerde yatıyor. Gittim yaşıyo mu diye baktım. Yaşıyo. Başını okşayıp kapıyı kapatıp eve girdim. Günahlarımdan arındım.
resim:(http://reform.lt/data/images/2012/08/tumblr-m6gbdcltba1qfllfmo1-500.jpg)
30 Ocak 2013 Çarşamba
Electronica presbycusis atherosclerosis thereminsis
"Electronica presbycusis atherosclerosis thereminsis" dedi doktor.
Efendim anladım?
Elektronik seslere karşı aşırı duyarsız hale gelme durumu yani başka bir deyişle elektronik seslerin hiç birini duyamaz hale gelmişsiniz.
Başka bir deyiş?
Tuhaf hastalık. Artık hayatımda elektronik seslere yer yoktu. Telefona bakınca ses yok görüntü vardı. Televizyondaki her şey çok aptalca gözüküyordu. Tv programlarının hepsinde insanların hararetle el kol hareketleri yaptıklarını görüyordum. Gerçekten anlamsızdı. İlk başlarda bu durumu garipsemiştim. Hayatımda artık elektronik seslere yer yoktu. 1 hafta evden çıkmadım. İşten 1 hafta boyunca aradılar ama bu çağrıları katiyen açmadım. Zaten açsam ne olacaktı ki söylediklerinin bir kelimesini bile anlamayacaktım. Sonradan bu duruma alıştım ve keyfini çıkarmaya karar verdim. Artık işe gitmem gerekmiyordu. Belki de hava alanında çalıştığım dönemde 2 dakikada bir duyduğum o sinir bozucu anonslar beni bu hale getirmişti . Yeterince para biriktirmiştim. Hava alanında çalışmama rağmen hiç uçağa binmemiştim. Uçaklardan korkarım ben. Hava alanında çalışarak kendimle resmen alay ediyordum. Uçmaya o kadar yakınken karaya kökten bağlı bir hava alanı fast food dükkanında kasiyer idim. Her gün uçan uçamayan uçağını kaçıran uçuk çıkaran insanlar görüyordum. Neyse ki artık elektronik sesleri duymadığım için bunların hiç birine katlanmak zorunda değildim.
Hep dünyayı dolaşmak istemişimdir fakat uçmaktan delicesine korktuğum için hiç fırsat bulamadım. Denizden bir yerlere ulaşmak ise çok uzun sürüyordu. Sonuçta haftada 6 gün çalışıyordum ve 5 yıldır izin yapmamıştım. İşte şimdi tam fırsatıydı. Hemen gidip en yakın uzun yola rezervasyonumu yaptırmalı idim. Aslında telaşlanmaya, iki ayağımı bir pabuca sokmaya gerek yok. İlk gezime bana iki sokak ötedeki parka giderek başlayabilirim. O parkı hafta içi gündüz saatlerinde hiç görmemiştim. Bu saatlerde parkta bir sürü işsiz güçsüz, dul ve mutsuz ev kadınları olmalı. Bu beni daha da çok heyecanlandırmıştı. Bir sürü umutsuz insan. İşte durumumdan keyif almak için bir sebep daha. Onlar umutsuzluktan karalara bağlarken ben yeni bir hayata kucak açıyorum. Hemen sırtıma bir hırka ve bir de mont aldım. Evden çıktım ve kapıyı kapattım. Kapıyı bile kilitlemedim. Umarsızlığa bak sen ya. Umursamıyorum evet. Eskiden olsa alt tarafı 3 üst tarafı 333 defa kilitler, 666 defa da kontrol ederdim. O günler eskide kaldı seni kompleksli çirkin yaratık.
Sokaktaydım. Ne araba sesi vardı ne de korna. Sadece insan. Tıkır tıkır ayak sesleri. Kuşları bile hayal meyal duyar gibiyim. Parka yaklaştıkça kuş sesleri artıyor. Babamın bir lafı vardır o aklıma geldi. "Don lastiği insanı köleleştirir yavrum ve her insanın bu hayatta bir don lastiği vardır." Bu sözü hep anlamsız bulmuşumdur. Babamın bu lafını hep don giymemesini iyi sebebe bağlama çabası olarak görürdüm. Meğer ne anlamlı sözmüş. Benim don lastiğim ise burnumun dibindeymiş; elektronik sesler!
Parka iyice yaklaşmıştım. Doğa ile baş başa kalabileceğim bir memlekete diyara gitmeliydim diyordum içimden. Yoksa çok masraf yapmasam mı. Ne de olsa nereye gitsem doğayı duyacağım. İnsan, hayvan, rüzgar, yağmur sesleri hahaha tabi osuruk seslerini duyacağım. O kötüymüş bak.
Etrafımdaki insanlar gene abartılı el hareketleri yapmaya başladı. Tren tren tramvay diye bağırıyorlardı! Olayı çözmem iki saniyemi almıştı. Bir tren hızla üstüme geliyordu. Haliyle kornası duymuyordum. Nerede o eski trenler. Makinist korkmuştu. Camdan yüzünü görebiliyordum. Bense manyak gibi gülümsemek istiyordum. Ne de olsa son 2 saatim hayatımın en sessiz ve samimi dakikalarıydı.
28 Haziran 2012 Perşembe
Taş Kayış Makat
Oğlum bir şey biliyonuz da bana mı söylemiyonuz? Yok lan yok kendinize saklayın merak da etmiyorum. Kim kimle dedin? Hadi ya. O kimdi ki lan? Anlıyorum, anlıyorum beklemen doğru tabi. Pardon neyi bekliyordun bu arada? Aynen dediğin gibi çok haklısın. Hangi konudan bahsediyorduk? Telaşa mahal yok. İnsanlık misyonlarımı yerine getiriyorum. Görevlerimi yerine getiriyorum getirmesine ama, bu neden Afyon Cumhuriyet Meydan'ın ortasında, (anarşi meydanı olcak değil ya yarrram) güneşin alnında dal daşak oturduğumu açıklamıyordu. Birazdan Afyon halkı beni linç edecekti fakat ben umursamıyordum. Arada bir enseme konan sineği bile kovalamıyordum. Böyle bir umursamazlıktı benimkisi. Tuhaf bir şekilde de huzurluydum. Gelen geçen şaşırıyordu beni ilk gördüğünde, sonrasında da gözleriyle taşaklarımı tartıyordu. Beğeniliyordu sanırım toplarım. Bana doğrultulan silaha karanfil koymamıştım, ya da kendimi vinçlerin önüne zincirlememiştim. Sosyal mesaj kaygısı olmayan, fevri bir karşı koyuştu benimkisi, ya da ben öyle düşünüyordum. Giyinik bir şekilde, 5 metre arkamda kalan banka oturuyor olsaydım muhtemelen kimselerin bakışlarına maruz kalmayacaktım. Bu banka oturma mevzusunu uzun süre uygulamıştım. Meydanın yakınındaki simitçiden simit ve kayısılı kutu meyvesuyu alıp kemirirdim ara sıra. Benim anadan üryan halimi görenler endişeleniyordu. Benim için gerçekten endişelendiklerini düşünmüyordum. O ufak dünyaları raydan çıkacak diye korkuyorlardı. Ben ahlaklarını bozacaktım, ya da onların isteklerini tetikleyecektim. İstek derken cinsel arzudan bahsetmiyorum. Ayıplanabilecek bir davranışı rahat bir edayla yapma isteğiydi bahsettiğim. Bağırışmalar duymaya başlamıştım. Sesinin tonundan hoşlanmamıştım. Ne dediğini algılamaya hiç mi hiç yeltenmedim. Kızıyordu, beni tartaklamak istiyordu belli ki. Bir süre sonra da beni ittirmeye,oturduğum yerden kaldırmaya çalıştı. Ben kalktım, ama kendi isteğimle kalktım! Koşmaya başladım çünkü evde banyonun musluğu açık kaldı diye hatırlıyordum. Beni linç ederlerse su faturasını kim öderdi?
1 Mayıs 2012 Salı
Kasıyo
Babası da saatçiydi. Zaten babası saatçi olduğu için saatçiydi. Sonuçta saatçiydi. Dedesinin de saatçi olduğu söylenir ama aslen marangozdu. Diğer yandan dedesi illa ki saat kullanıyordur. Vaziyet bu.
Saatçiyi açmak için uyandı yüzünü yıkadı çapak, salya ve benzeri gündelik atıkları temizledi. Peynir,ekmek,zeytin üçlüsünü de mideye katarak evden çıktı. Dükkan eve 10 dakikaydı gazete almak için bakkala uğrarsa 12 dakika. Dükkana yürürken öğlen gitmek zorunda olduğu toptancı aklına geldi. Gitti dükkanı açtı. Saatlerine,gözlüklerine bir göz attı. Artık saatçiler traşlı gevur modellerin gözlük reklamlarıyla dolup taşıyordu.Saatleri hiç sevmezdi lakin çok dakik biriydi bu yazının karakteri. Hep insanların neden en az 2 tane saatle (cep telefonu, kol saati)dolaşmayı, neden zamanın tasmasıyla dolaşmak istediklerini anlayamazdı. Her sattığı saatten sonra enayi derdi müşterisine içinden. Ayıptı onun yaptığı da. Duvar saatleri, kol saatleri, cep telefonu saatleri, dekoder saatleri, bilgisayar saatleri, hesap makinesi saatleri, güneş saatleri, kum saatleri, başucu saatleri, cep saatleri... Bu saatler insana boşluk bırakmayıp sürekli çalışıyorlardı ki saatçi işten kaçamıyordu. Saatler her yerde peşindeydi. Otogarda, istasyonda, otobüste.metrobüste...
Toptancıya gitmek için dükkanı kapattı. Yoldan geçen bir adam saati sordu, adama kafa atmamak için kendini zor tuttu.Adama dik dik bakarak yoluna devam etti. Akbil bastı, metrobüsün kapıları açıldı millet birbirini itip kakıyordu .Metrobüse binmeye çalışan bir adam kapıdan geçerken omuz attı. Adama bir derdi olup olmadığını sordu adamın annesine gazel yazdı ve yerine oturdu. Kafasını kaldırınca sonraki durak bıdı bıdıdır anonsunu duydu. Durakları yazan ekranın durak isimleri yanında saati de okudu. Saatin 12:34 olduğunu algılamamak için hızla kafasını çevirdi. Birden ayağa kalkıp elini beline götürdü silahını çekti çıkardı ve "herkes şu sikik telefonlarını kapatsın yoksa önüme geleni vururum ki gayet nahoş bir vaziyet olur" diyerek absürd bir uyarıda bulundu. Herkes telaşla telefonlarını çıkarıp kapatmaya çabaladı. İki el ateş sesi duyuldu metrobüste, saati gösteren metrobüs ekranları artık duman tütüyordu. Bir anlığına zamanın dışında olduğunu hissetti. Sonraki durakta kendisini bekleyen polislerin sesini duyunca gülümsedi, hücresinde duvar saati olmamasını talep edecekti.
30 Aralık 2011 Cuma
Ekmekten Hüzün Pastadan Sevinç Çıkaran Adam
Son olarak bir de gereksiz bir başlık attıktan sonra aylık 'Atarlı Aydın' dergisine yazısını yetiştirmek için metrobüse doğru yürümeye başladı. Evi metrobüse 'bir sigara içmelik+ akşam yemeği düşünmelik + eve dönerken eve ne lazım lan' lık mesafe kadardı.
Ayı gibi uyuduğu için saat öğlen 15:23'ü bulmuştu, kalkması evden çıkması ise 16:37'yi bulmuştu. Ha bir de evden çıkarken geçen ay kaybettiği beresini de bulmuştu. O düz siyah olanlardan. Metrobüse kapıya götü kaptırmadan binmişti bile. Hayatındaki en büyük spor metrobüste kol kası çalışmak ve metrobüs virajları dönerken denge çalışmaları yapmaktı. Gençliğinde de pek sporcu sayılmazdı hani. Gerçi pek yaşlı da sayılmazdı zaten 32-33 falandı henüz ama görünüşü bir amca bir dayı olalı 5 sene olmuştu.
Atarlı Aydın dergisinin ofisine girerken apartman kapısının yanındaki yer altında bulunan çay ocağında çalışan Numan'dan yukarı göndermesi için bir çay istedi . Numan yüzü kırış kırış, bıyıkları sararmış bir adamdı. Belli ki görmüş geçirmiş, belli ki hayatın sillesini yemiş bir arkadaştı. Ya da bildiğin standart hıyar gibi bir adamdı. O da muhtemeldi. Bu ihtimal üzerinde fazla kafa yormak istemedi ve yukarı çıktı, yazısını basım için bıraktı, çayını içti, sigarasını içti. Dergiden çıktığında saat akşam 9'u bulmuştu. Ofiste diğer atarlı aylık dergileri okurken zaman adeta su gibi geçmişti . Metrobüse giderken bir sigara yaktı. Metrobüsün turnikeleri ufukta gözüktüğü zaman sigarası da bitmişti. Çok dakikti. Her şeyi planlıydı. Dakiklik onun göbek adıydı. Göbeği biraz büyüktü. Cipsi kolayı biraz kesmesi, çayını şekersiz içmesi gerekiyordu. Neyse. Bu başka bir mesele. Akbili bastı metrobüsü beklemeye koyuldu .Metrobüs beklerken yanlış zamanda yakılan sigaralara baktı,hepsi yarım yarımdı, zeminde enayi enayi yatıyorlardı. Herkes zamanlamasını iyi yapamıyor, bu da benim farkım diye düşündü.
Metrobüsün arkadaki 5 li sırasında yer buldu, çok sevindi şamata öğrencilerin mekanı olan bu koltuklara hemen götünü yerleştirdi. Şimdi kafasındaki tek düşünce melemenin yanına 1 lt kola mı yoksa 2.5 lt kola mı almalıydı. 2.5 lt daha ekonomik lan...
Ayı gibi uyuduğu için saat öğlen 15:23'ü bulmuştu, kalkması evden çıkması ise 16:37'yi bulmuştu. Ha bir de evden çıkarken geçen ay kaybettiği beresini de bulmuştu. O düz siyah olanlardan. Metrobüse kapıya götü kaptırmadan binmişti bile. Hayatındaki en büyük spor metrobüste kol kası çalışmak ve metrobüs virajları dönerken denge çalışmaları yapmaktı. Gençliğinde de pek sporcu sayılmazdı hani. Gerçi pek yaşlı da sayılmazdı zaten 32-33 falandı henüz ama görünüşü bir amca bir dayı olalı 5 sene olmuştu.
Atarlı Aydın dergisinin ofisine girerken apartman kapısının yanındaki yer altında bulunan çay ocağında çalışan Numan'dan yukarı göndermesi için bir çay istedi . Numan yüzü kırış kırış, bıyıkları sararmış bir adamdı. Belli ki görmüş geçirmiş, belli ki hayatın sillesini yemiş bir arkadaştı. Ya da bildiğin standart hıyar gibi bir adamdı. O da muhtemeldi. Bu ihtimal üzerinde fazla kafa yormak istemedi ve yukarı çıktı, yazısını basım için bıraktı, çayını içti, sigarasını içti. Dergiden çıktığında saat akşam 9'u bulmuştu. Ofiste diğer atarlı aylık dergileri okurken zaman adeta su gibi geçmişti . Metrobüse giderken bir sigara yaktı. Metrobüsün turnikeleri ufukta gözüktüğü zaman sigarası da bitmişti. Çok dakikti. Her şeyi planlıydı. Dakiklik onun göbek adıydı. Göbeği biraz büyüktü. Cipsi kolayı biraz kesmesi, çayını şekersiz içmesi gerekiyordu. Neyse. Bu başka bir mesele. Akbili bastı metrobüsü beklemeye koyuldu .Metrobüs beklerken yanlış zamanda yakılan sigaralara baktı,hepsi yarım yarımdı, zeminde enayi enayi yatıyorlardı. Herkes zamanlamasını iyi yapamıyor, bu da benim farkım diye düşündü.
Metrobüsün arkadaki 5 li sırasında yer buldu, çok sevindi şamata öğrencilerin mekanı olan bu koltuklara hemen götünü yerleştirdi. Şimdi kafasındaki tek düşünce melemenin yanına 1 lt kola mı yoksa 2.5 lt kola mı almalıydı. 2.5 lt daha ekonomik lan...
19 Ekim 2011 Çarşamba
Kadim Palamut
Hepimiz kurt postundan miğfer yapan gözüpek Berserkerleri ve Azteklerin cesur Kartal Savaşçılarını biliriz. Fakat pek azımız Kapıdağ yarım adasında yaşamış olan denize kıyısı olmayan düşmanlarını Palamutla döven efsanevi Palamut Şövalyelerini biliriz. Kapıdağ bir çok eski uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Yüzyıllar boyunca çekirdek çitlemeyi sevenlerin ve deniz simidiyle yüzmeye çalışanların uğrak mekanlarından olmuştur. Bütün bu bilgiler bir sonraki nesle tane tane ve bas bariton bir sesle anlatılmalıdır ki ciddi, önemli bir konuymuş gibi duyulsun.
Tüm bu lafları söylerken bir yandan da rakısını yudumlayan Duayyen artık sınır tanımıyordu. Az saçı, göbek deliği üzerine çekilmiş pantalonu ve sünnet ayakkabısı benzeri ayakkabısıyla çoştukça çoşuyordu. Kimse Duayyen'in neden niçin bu palavra, hikayecilik yoluna baş koyduğunu bilmiyordu ama hafif esen meltemle uçuşan beyaz kulak kıllarıyla gene herkesin dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Tüm bu lafları söylerken bir yandan da rakısını yudumlayan Duayyen artık sınır tanımıyordu. Az saçı, göbek deliği üzerine çekilmiş pantalonu ve sünnet ayakkabısı benzeri ayakkabısıyla çoştukça çoşuyordu. Kimse Duayyen'in neden niçin bu palavra, hikayecilik yoluna baş koyduğunu bilmiyordu ama hafif esen meltemle uçuşan beyaz kulak kıllarıyla gene herkesin dikkatini çekmeyi başarmıştı.
10 Ekim 2011 Pazartesi
Çürüme ya da Kuruma
Oda buz gibiydi ki bu Risale fi Ma'anii'l-Akl'ı kısık mum ışığında okuyup anlamasına hiç yardımcı olmuyordu. Bir somun ekmekten kalan son lokmayı guruldayan midesine attı. Bu lokma sanki biraz olsun midesindeki ekşimeyi geçirmişti. Daktilonun üstünde bir parmak toz birikmişti çok uzun zamandır el değmemişti belli ki. Evde sadece bir kaç kuru limon ve biraz tuz kalmıştı. Birden bir ürperti geldi ve hırkasının düğmelerini boğazına kadar ilikledi. Artık tarlayı sürmesi gerekiyordu geçen hasat döneminde toplayamadığı tüm ürünler ya çürümüştü ya da kurumuştu.Birden gökyüzünde bir patırtı oldu kitabı kapatıp biraz dinlenmeye karar verdi.Gözlüğünü çıkardı ve masanın köşesine koydu. Yan odada duran kovadan bir avuç su aldı ve saçlarını ıslattı. Soğuk odada titrek mum ışığı dışında hiç bir hareket yoktu.
Birden 'ping' diye bir sesle irkildi elektrikler gelmişti sonunda. Dışarıda havai fişek atanlara sövdü. Kaç saattir götü donuyordu ve 17.Yüzyılda falan yaşadığı sanılıyordu. Mutfağa gidip kombiyi kökledi ve ping diye sesi çıkaran buzdolabını açtı kuru limondan başka bi sikim yoktu. Ayı arkadaşları önceki gün içtikleri tekila bardaklarını, tuzu muzu ortada bırakmıştı. İnsan toplar yahu diye geçirdi içinden. Bozuk Ayfonuna bakıp telefoncuya küfür etti ve yarın üşenmeyip telefonu yaptıracağına kendi kendine söz verdi. Yemeksepetini açıp iki tane steakhouse burger menü söyledi. Gene bokunu çıkarmıştı, bir tanesi neyine yetmezdi. Elektrik kesintisinden dolayı Beşiktaş belediyesine son bir kez daha küfür edip Farmville oyunundaki tarlalarına kivi dikmeye başladı.
Birden 'ping' diye bir sesle irkildi elektrikler gelmişti sonunda. Dışarıda havai fişek atanlara sövdü. Kaç saattir götü donuyordu ve 17.Yüzyılda falan yaşadığı sanılıyordu. Mutfağa gidip kombiyi kökledi ve ping diye sesi çıkaran buzdolabını açtı kuru limondan başka bi sikim yoktu. Ayı arkadaşları önceki gün içtikleri tekila bardaklarını, tuzu muzu ortada bırakmıştı. İnsan toplar yahu diye geçirdi içinden. Bozuk Ayfonuna bakıp telefoncuya küfür etti ve yarın üşenmeyip telefonu yaptıracağına kendi kendine söz verdi. Yemeksepetini açıp iki tane steakhouse burger menü söyledi. Gene bokunu çıkarmıştı, bir tanesi neyine yetmezdi. Elektrik kesintisinden dolayı Beşiktaş belediyesine son bir kez daha küfür edip Farmville oyunundaki tarlalarına kivi dikmeye başladı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




