Gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2012 Perşembe

Döner bıçaklarıyla dalalım abi


Aykut Kocaman'ın memleketi Geyve'ye savaş mı açsak yoksa Alex'i transfer etmeye çalışan Coritiba futbol kulübünü ateşe mi versek? Öfkemi dindirmem için bana kan veya kelle lazım. Sakin ol şampiyon.

Savaş çıksa, çatışma olsa, kaos başlasa götümüz tavana vuracak ve öfkemizi biraz dindirecek bir uğraşımız olacak. Güçlü hissetme ihtiyacı, doğuştan gelen(?) şiddet arzumuz ve arada kalmış bir toplumda yaşıyor olmanın bünyeye zerk ettiği öfke savaş çıkıp insanların ölmesinde hiç bir engel görmüyor.

Sabah korna veya alarm sesiyle değil de kendi rızamla uyansam daha iyi bir güne uyanabilirim. Kuş sesi de kabulümdür. Yaşam şartları da bizi bu hale getirmiş olabilir. Ayrıca baskı ve şiddet dolu tarihimizdeki padişahım çok yaşa korkusunu üzerimizden hala atamamış da olabiliriz.

Zaman zaman hepimiz başkalarının siniri zıplatan bokları yesek de şehirlerde resmi kınama tonu olan "tıh tıh tıh" sesi bütün kentte yankılanıyor. Beraber yaşamaktan nefret ettiğin bir dolu insana kin besliyorsun. Fakat herkes aynı dertten şikayetçi. Samimiyet yok, agresiflik var diyorsun. Korna çalıp bağırdığın öndeki şoförün tüm sülalesinden bahsederken samimiyetin dozunu biraz kaçırmış da olabilirsin.

İtibar etmesem de geçen gazetelerin birinde Türk gençlerin Avrupa'daki en öfkeli gençler olduğuna dair bir araştırmanın haberini okumuştum. Doğu kültüründe bu kadar öfkeye sebep olacak öğretiler pek yoktur sanki. Aksine pasif, iç dünyamıza kulak vermemizi tavsiye eden, bu dünyada çok hırs sahibi olmamayı öğütleyen doktrinler mevcuttur. Biz kime çekmişiz ki acaba? Babaya mı anneye mi? En öfkeli toplum olup olmadığımızı bilemem ama ilk 5'e rahat gireriz. Sus lan! Sokakta yürürken dahi gençler arasındaki testosteron hormonunun sebep olduğu gerilimi hissedebilirsiniz. Yabancı kadın bir yazar Türkiye'deki cinsel enerjinin çok yüksek olduğunu söylemişti. Hakkı var. Az sevişmişliğimiz dilimize vurmuş her iki lafın arasında bir am, göt var. Küfürlerimiz çok çeşitli ve hep kadının cinsel organı etrafında dolanıp duruyor. Kısır fuck you, asshole ve motherfucker küfürleri arasında sıkışıp kalan Amerika'nın aksine küfür konusunda hiç bir dalda olmadığımız kadar yaratıcıyız. Bir organa düzinelerce isim bulup, o kelimelerle uyumlu yüzlerce küfür bulmuşuz.

Sırf askerlikten kaytarmak için 4 sene üniversite okuyan genç insan çok oldular bu savaş artık başlamalı şeklindeki ateşli konuşmalarını anlayamadım. Savaşmayı bu kadar istiyorsan ailenle evde akşam yemeğini yedikten sonra Çilek Genç Odası tadında döşenmiş odana gidip masaüstü bilgisayarında Call of Duty ya da WOW benzeri bir oyun oynayabilirsin.

Sen de haklısın. Sabah evden çıkınca kimse çöp suyu akmış asfaltlarda yürüyüp egzoz dumanı yutmak istemez. Ama eminim arkadaşlarının dışarıya fırlamış bağırsaklarına basıp kayıp düşmek de istemezsin. Yaşadığımız yüzyılda sıcak çatışmaya girip cephe savaşı yapan hiç bir devlet belini doğrultamadı. Flight of the conchords'un da dediği gibi "Oh, it's got to be sweet 16's not M-16's". Savaşma çay iç. Ben içtim radyasyon bulaşmadı. Öyle dediler. Ya da çay içme düşmanlarını etkisiz hale getirmek yerine etkili bir içki hazırla kendine.

26 Eylül 2012 Çarşamba

mide asidim özler seni bana seni gerek seni

alkolden alınan vergiyle yol köprü cami yaptırmak caiz midir hocam? nedir bu zamlar yazık değil midir köprü altı çocuğuna, hasretle yanıp tutuşana, keyfini bilene, siktir edip gidene ? çoluğun çocuğun rızkını yiyorsun garibanın berduşun düş gücüyle oynuyor reenkarnasyon aracını elinden alıyorsun. bunlar hep ayıp şeyler. ortalama insan ömrünü uzatıyorsun ve emekli sayısı artıyor. bu şekilde emekli maaşı alacak kişi sayısı da artıyor. şimdi onlar düşünsün diyorum. aslan sütü varken angus sütü mü içelim bunu mu istersin. angus sütüyle nasıl gevşersin. arkadaşlarıyla bara eğlenmeye gittiğinde bir sade soda içip ben artık kalkayım işim vardı zaten diyen çocuğa hiç mi için sızlamıyor? ya girişemeyen ve sevişemeyen onca genç fikir dölüne neler olacak? nasıl sokulgan olacak bu genç hormonlar hangi yolla taşınacak bunca DNA? belli ki tütünü kalmayıp çay saran gençlere de üzülmüyorsun. tinerci mi olacağız kozmonot mu. sonra beyin göçü oluyo. olur tabi. beyin bunca stresi bir şekilde bünyeden atamazsa göçer de gider de.







yalnız yumurtaya niye o kadar zam geldi onu pek anlamadım bak. space kek yapıp da yemeyelim diye mi ?

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir Gün Mutlaka

Günlük hayatı daha pratik ve ön bilgili yaşamak için kafamızda bir çok şablon vardır. Sosyal bilimlerde de tekrar tekrar aynı kavramları bulmamak için teoriler vardır. Bu teoriler mevcut durumları analiz etmemizi kolaylaştırır. Modernizm geleneksel bağlardan kopup yeni bir kavram arayışına girilen bir akımdır. Her şeyin yenilenmesi, değişmesi ve yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirten bir düşünce yapısıdır. Modernizm bir anlamda alt üst ilişkisinin tekrar belirlenmesi, burjuvayı yeni güçlü konumunda sağlamlaştırmak, yeni bir sanat anlayışına, siyasal düzene duyulan ihtiyaçtır. Bir çok düşünüre göre modernizm 1. Dünya Savaşı ile sona ermiştir. 1. Dünya Savaşı gibi büyük ölçekli bir katliam tüm kurulmak istenen rasyonel düzeni alt üst etmiştir çünkü böyle bir savaşta rasyonalizme yer yoktur. 2. Dünya Savaşı ise insanların öle öle bittiği son mega katliamdır. Savaşıp ölecek insan kalmadığı için sonlanmıştır. Tüm bunlar "Postmodernizm" ismiyle anılan içsel, birey odaklı ve öfkeli bir yapı bozumcu akımın çıkmasına sebep olmuştur. İnsanın kendini rasyonel ve sistematik bir biçimde yenileme çabası "Modernizm" başarısız olmuştur. Kendi varlığının öncesindeki akımları yeniden yorumlayan, reddeden ya da geliştirmeye çabalayan insanlık, modernizmin çöküşü ile katı bir düzene ayak uydurmaktan kurtulmuştur. Bence Modernizm fabrikasyon üretimi rasyonelize etme çabasıdır. Sahile kurulan, denize atık bırakan fabrikaları olumlama aşamasıdır. Buharla, elektrikle, kimyasalla hızlıca değişen insanın değişime ayak uydurma çabasıdır. Kentleşen dünyada şehirli insan nedir ne yapmalı, ne yer ve ne içer onun hesabıdır. Türkiye'de günlük hayatta modern kelimesi günde 3 öğün telaffuz edilir. Tıpkı bir ekmek, çorba yada WC gibi. Modern kelimesi bizim için bir Ahmet, bir Mehmet, bir Ayşedir. Kişileri, mekanları ve olayları modern olup olmamasıyla tartarız. Örnek vermek gerekirse; modern bir adamdı giyimi, kuşamı, konuşması tam bir beyefendiydi. Şimdi kişi eğer klasik dönemde yaşasaydı ve bir aristokrat olsaydı muhtemelen konuşması daha süslü, giyimi daha abartılı olacaktı ki örnekteki beyefendi nasıl modern olmakla iyi etti onu anlayamayız. Günlük hayatımızdaki insanları modern olmakla övüp modern olmamakla yaftalıyoruz. 100 yıl öncesinin kafasını yaşıyoruz. Baloyu, operayı, baleyi ve klasik müziği modern hayatın getirileri güzellikleri sanıyoruz onların 500 yıllık tarihini hiçe sayıyoruz. Bütün bunları "modernlik" safsatası olarak kullanıyoruz ve satıyoruz. Öyle kapsamlı kullanıyoruz ki "modern" kelimesini modernin kendisi bile şaşırıyor hayretle izliyor. Post-modern'den bahsetmiyorum bile. Nerede abuk subuk, anlaşılmayan, öfkeli, aykırı olay ve eser varsa ona da post-modern diyoruz. Rahat bıraksak kavramları, donları gevşetsek, çorapları çıkarıp elektriği toprağa versek bunların hiçbiri olmayacak. Dürümcüyü modern değil diye yeremeyecek, İstanbul zıbı zıbı konutlarını modern hayatın dıbıdıbısı diye övemeyeceğiz. Tüm bunlar nereden aklıma esti birden derseniz aslında boşuna bir sürü cümle yazdım giriş hesabı. Gündemde modern hayatımızı koruma çabası içerisindeyiz, gelecek şeriat gelecek bizi sikicek, tiyatromuzu elimizden alacak, mini eteğimizi kesecek. Tamam biraz dikkat et kesinlikle uluslararası fikir olarak açılıp saçılan sosyal hayatta dindar uygulamalar açısından muhafazakarlaşan bir devletden bahsedebiliriz, güçlenen sağ eğilimli orta sınıf artık baskın ve sosyal hayatta da istenmeyen bir çok olay yaşanıyor. Aydın'da insanların alkol içmesini gözetmek, mini etek giydi diye bacaklara kezzap atmak, parkta öpüşenleri copla kovalamak. Tüm bunlar haksız yere insanları baskı altına alıp, kısıtlamaktır. Fakat tüm bunları şeriatla bağdaştırmak, elde avuçta ne varsa baştan salmak anlamına da gelmektir. Sosyal demokratlık keşke sadece rakı içip beyaz leblebi yemekle olunsaydı.
O zaman her şey çok daha kolay, Altınoluk sahilleri kurtarıcı, aydın emekliyle dolup taşardı. Ya 19 Mayısta CNNTürk'te bir programa rastladım gözlerim yaşardı bu ne lan dedim. Üç tane genci çıkarmışlar programa müzik yapıyor diye, genç bunlar müzik yapıyor, çok özel farklı bir şeymiş gibi. Eşek kadar adamlar bateride 3 zil bir davul ritmi, gitarda İzmir sus bir, vokaller ise saçlarını yeni nesil jölelerle sağlamlaştırıyor. Aşağıda da boş beleş gebeş muhabbet kralı tweetler akıyor. CNNTürk genç dediğin hashtag'ı(konu başlığı gibi bir şey demek demek) yapmışlar Twitter'da millette gençliği strese sokacak mesajlar yazıyorlar altta. Aklımda kalanlardan; genç dediğin saygılı olur!!! (olmazsa kırarım bacaklarını ünlemleri), genç dediğin Atatürk'ün yolundan gider! ( alt metni gitmeyen puşttur!!), kısaca genç dediğin "yetişkinler" in düşüncelerine paralel gitmelidir! Eğer ki insanlara tek doğrular sunulursa ideolojisini belirlerken yüzlerce düşünüre başvuran Atatürk'ün izi dediğimiz "Kemalizm" akımını temel kaynak noktası görmenin, Kuran-ı Kerim'i temel kaynak olarak gören kökten dinci diktasının dogmatizminden farkı kalmaz. Bu sebepten insanları modern, post-modern, pro-modern, pis modern, yok modern diye etiketleme çabasına girmeden farklı kaynaklara başvurarak öznel bir düşünce biçimi oluşturmak gerekir. Herhangi bir ideolojinin takipçisi olmayan insanları "liboş" diyerek yaftalamak da kimsenin yararına olmayacaktır. Herhangi bir düşünce kalıbına takılı kalmayıp daha geniş kapsamlı bir görüşle bakılmaya çalışılırsa ortaya daha kullanışlı bir düşünce akımı ortaya çıkabilir. Her çağ kendine özgü dinamiklere sahip bu yüzden bulunan zamanı hem önceki zamanın dinamikleri hem de günün dinamiklerine göre değerlendirmek gerekir. Meydanları dolduran bayrak taşıyan 19 mayısçılar, keşke alternatif bir öneriyi meclise iletmeye çalışsalardı daha günümüze uygun, faşist uygulamalardan uzak kutlamalara sahip olabilirdik. Gençlik bayramında gençlerin pişik olmasına sebep olacak saatlerce dikilmekten ziyade gençleri içine katacak müzik festivalleri, spor müsabakaları, fikir-sanat yarışmaları gençliğin daha aktif ve yaratıcı olmasını sağlar. Bunların yanı sıra sen yine yap törenini saygı duruşunu, koy çelengini. Bunlarda ulus-devlette liderlere yapılması uygun olan saygı duruşlarıdır. Fakat bu törenler saygı ile anmanın tek çeşidi değildir. İktidarda ve muhalefetteki hiç bir partiyi beğenmeyen bizler, mutlak doğru, saf doğru, salt bilgi arayışında Atatürk büstlerine sarılmamalıyız. 2.Meşrutiyet hatta bunun 1. si de varmış diyorlar, İttihat ve Terakki, Jön Türkler gibi oluşumları da yok saymamak gerekir. Tüm bunlar Cumhuriyeti kurarken Atatürk ve kurmaylarına (teknik direktör ve danışmanları)bir temel niteliğindedir. Yapılan tüm devrimler ve reformlar daha önce ya yapılmaya çalışılmıştır ya da uygulanmış meşrutiyet yıkılınca tekrar tarih sayfalarına gömülmüştür. Unutmayın ki Mustafa Kemal de bir ara İttihat ve Terakki oluşumunun içindeydi. Atatürk'ü saygıyla ansak da kayalarda dağlarda Atatürk silüeti aramamalıyız.
Çünkü bu yapılan hareketin allah diyen karga, allah yazan yaprak arayışlarından farkı olmaz. En büyük korkulardan olan "Atatürk'ün yolundan sapma" endişesi öyle güzel kullanılıyor ki biraz silkinip farkına varmak lazım. Ya artık bir ara bulun işte, her fikrinizi Karacaoğlan der ki gibi referans verip, Atatürk imzasıyla savunmayın. Her konuda, her eylemde M.Kemal'in imzasıyla kendinize destek aramaktan vazgeçin. Bazı konuları Yılmaz Özdil yazdı, Bekir Çoşkun söyledi, Haşmet Babaoğlu belirtti gibi kısa kısa anekdotlarla öğrenmeyin. Madem merak ettiniz girin internete o konuyu etraflıca araştırın. Sonra gençlik nereye gidiyor, tüm gün bilgisayar başında. Gençlik siksin sizi.

30 Mart 2012 Cuma

Eser miktarda asilik içerebilir!

Bariz bir şekilde şiddete maruz kalan zindandaki bir mahkum, gardiyanı için muhtemelen kin besliyordur. Dahası, gardiyana zarar vermek istiyordur ve kendisine uygulanan bu şiddet olayına bir son vermek istiyordur. Eğer tabi şiddet görmekten zevk almıyor ise.

Bugünlerden birkaç on yıl önce fiziksel şiddet dışında bir şiddet çeşidi aklımızı fazla meşgul etmiyordu. Soğuk savaşın bize tanıttığı psikolojik şiddet şuan bir çoğumuz tarafından bilinmektedir. En azından fiziksel şiddetin dışında başka şiddet çeşitlerinin de varolabileceğini bilmekteyiz.

Sıkı bir disiplin, katı kurallar, sürekli baskılar ve süregelen haksızlıklar (tüm bu psikolojik şiddet çeşitleri) insanı isyana, hainliğe, tepki vermeye itebilir. Sürekli olarak büyük çocuklardan dayak yiyen bir çocuk, bir gün ya abisine söyler ya da taş/sopa ile büyük çocuklara dalar. Diğer yandan, büyük çocuklar bu küçük çocuğu arada bir tokatlarsa fakat aynı zamanda da küçük çocuğu arada bir pohpohlarsa çocuk büyük bir tepki vermez ve bu dayak durumuna uyum sağlar. Bir araba lastiği ya da lastik top da aynı tepkiyi verir. Topu çok şişirirsen iyi zıplar fakat aynı zamanda taş ve çivi benzeri şeylere karşı dayanıklılığı azalır, patlama ihtimali artar.

O yüzden şişirilen bir lastikte siboptan biraz hava kaçırılır ve patlama ihtimali azaltılır. Bu sayede topumuz veya lastiğimiz daha dayanıklı hale gelir. Bizim için, yönetilen insanlar için de bu durum geçerlidir. Bize verilen ufak tefek ayrıcalıklar bizi mutlu eder, bizim gururumuzu okşar.Bu durum yelkenleri hemen suya indirmemize sebep olur.Bize verilen bu imtiyazlar itiraz etme şiddetimizi azaltır.
Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa ülkelerine verdiği kapitülasyonlar da anlattığım olaya benzer dış politikadaki gerilimi azaltmak içindi. Yani amaç sibobu biraz gevşetip bütünlüğü korumaktı. Keza, Tanzimat Fermanı da Osmanlı'daki isyanların şiddetini azaltmak amacıyla "sibop yöntemi" (hemen isim uydurdum bilimsel oldu)uygulanmıştır.


Ayrıca,yukarda bahsettiğim olayı yaratılan anti-figürler, anti-kahramanlar aracılığıyla da desteklediklerini düşünüyorum. Şöyle ki, yaratılan bir Che figürü haksızlığa uğradığını düşünen, isyanlara koşmak isteyen insanı 'he böyle insanlar var ne güzel' diyerek pasifize edebilir eyleme geçme konusunda duraksatabilir. Şöyle ki,kişi popüler kültürdeki anti-kahramanları izleyerek kendi davasını savununan başkaları da olduğunu düşünür. Bu dünyada yalnız olmadığını, kendi gibi "güzel" insanlar olduğunu var sayar. Kendini yalnız hissetmez, boşluğa düşmez, kendi kendine biriyle ideolojisini dost eder. Yaratılan bir Superman karakteri de iyilerin her zaman kazandığı imajını bize yükler. Bu da bizi mutlu eder. İyinin kazanacağına inanırız güzel bir ahlak ediniriz ve bu şekilde yaşamayı yeğleriz. İsyankar karakterler de aynı endüstri içindedir. Asi bir karakter de ara sıra resmedilir ki, aksi düşüncelere sahip insanlar da kendi kahramanları izleyip rahatlar, refaha erer. Onları bir tüketim malzemesi haline getirirler. O insan gittikçe bir ikona dönüşür ya da bir meta haline getirilip tüketilir.Che örneğinde de olduğu gibi sonradan kişiler Che'nin tişorta basılan bir sakallı adam kafası olduğunu düşünmeye başlayabilir. Bir pazarlama ürünü olarak kullanılan Che'nin sakallı vesikalık resmi bugün baskılı tişort satanların favori resimlerindendir. Meta haline getirdiğimiz karşıt-fikir adamlarının/kadınlarının tüketim malzemesi haline getirilmesi toplumun "karşıt fikirler de yaygınmış o zaman o kadar da bok bir durumda yaşamıyoruz" şeklinde düşünmesine sebep olabilir. İsyan ihtimaline karşı alınan önlemler başarılı olmuşa benziyor.

Dükkanda hiç bir mal satamayan bir esnafın akşam eve gittiğine "Muhteşem Yüzyıl" izleyip vay be ne büyük imparatorluğun torunlarıyız diyerek böbürlenmesi tam da üst tarafta bahsettiğim durumu anlatıyor olabilir. Bizi uyuşturmak, pohpohlamak için her eve dağıtılan medya araçları bizi güçlü, farklı ve mutlu etmek için "muhteşem" bir araçtır. Yaygın ideoloji televizyon aracılığıyla çok kolay yaygınlaştırabileceği gibi aynı zamanda olaylar olduğundan farklı mutlu edici bir şekilde de yansıtılabilir. Neyse şimdi bu konuya girersem çıkması zor.Zaten çok satan atarlı kitaplarının çoğu bu bahsettiğim medyanın yönlendiriciliği konusuna parmak basıyor.

Ya aslında ben bu konu hakkında yazmayacaktım. Geçen Fox Tv'de bir diziye denk geldim ve bana karşılaştığım diğer dizileri anımsattı. Her zaman sakallı, kısık gözle bakan ve siyah pardesü adamların neden her dizide olduğunu merak etmiştim.

Fabrikasyon bir şekilde ceketin üstünde gür,kısa,yeşil tonlarda sakalı ile dikilen kafaların neden her dizide ortaya çıktığı üzerine bir kaç düşünce geliştirmiştim. (Bir de bu adamların bir burundan soluma tribi var ki sorma ağzının ortasına vurasım geliyor görünce bunları) En son aklıma şey geldi. Bu adamlar genelde yasal olmayan işleri onurlu bir şekilde yürüten karakterler oluyorlar. Sanırım devlet çaktırmadan illegal iş yapan adamlara bir övgüde bulunuyor. Sanki bu tip adamların iç pazar ve dış pazarı dengede tutmasını, ekonomiye daha çok katkıda bulunmasını sağlanmaya çalışılıyor gibi bir yayın planı var ortada. Tamam bu tip adamlara özenen kişiler de çok, fakat bu nasıl bir sıfattır ki her dizide namussuz kadına okkalı bir tokat atar. Sonuçta büyük bir cari açığa sahip bir ülkeyiz. Bu tip yasadışı işler cari açıklarımızı mı kapatıyor acep. Hani bizde bu ülkede yaşıyoruz sokakta bu tip adamlar görüyoruz ama pek hoşlanmıyoruz. Neden bu adamları gidip de her dizide izliyoruz onu anlamış değilim. Ülkü ocaklarında bu adamlardan düzinelerce bulabilirsiniz ama gidip de karşısına geçip izlemek istemezsiniz muhtemelen onları. Ama gidip de bu adamları dizide bayıla bayıla izliyorsunuz. Sevdiğim bir kız vardı orospu olmuş kahpe kader diye diye dizilerde dolaşan bu adamların azalarak bitmesini öneriyorum.Yoksa seviyonuz mu lan bu adamları...

6 Mart 2012 Salı

Distopya ve alışma süreçleri

Son zamanlarda okuduğum distopik romanların, izlediğim film noir(black film)lerin ve yine okuduğum bloglardaki komplo teorilerin de etkisiyle ben de distopik bir bugünde neler yaşadığımızı tahmin etmek istedim.
Zaten her asırda insanların bir çoğu distopik bir hayat çizgisinde yaşıyorlar. Demek istediğim, günün en az 8-9 saati çalışıp geri kalan kısımda işe hazırlık yapılıyor. (Yıkanmak,uyumak,beslenmek,stres atmak).Kişi kendi zamanını dolduracak hiç bir uğraş bulamıyor mu ki başkalarını zengin etmekle didinip duruyor. Bir kere stres atmak diye bir tabir var. Neden kendimizi bu denli büyük streslere sokuyoruz ki. Gün içinde iş dışında bir faaliyet düşünememize sebep olan, bizleri bu aciz duruma sokan gene kendi davranışlarımız değil mi. Sustalı maymun gibi eve gelince tv başına oturmak mı isteğin onu bilemem fakat benim değil.

Çok büyük işler başarmana gerek yok, bir rockstar ya da aktris olmana da lüzum yok. Bizim pasif, aylak,kendi kararımızla yapılan eylemlerinden ziyade verilen görevi yerine getirmeye odaklı oluşumuz, sorgulamaz halde yaşamamız insan doğasına uygun bir hal midir? Demiyorum ki çita gibi antilop peşinde koşalım fakat neden tüm gün Microsoft Office, bilimum Windows,mynet oyunları ve ofis fıkralarına maruz kalalım ki. Bu kadar yaratmayan bir insan dünyası birbirine bir şey satmak dışında ne üretebilir ki? Kim kime nasıl ne pazarlasın nasıl kar etsin (tırnak içinde kar üstüne kar katsın) nasıl işleri büyütsün, nasıl kalife bir profesyonel olayım derdi içindeyiz. Ön görülen kariyer aslında kolayca ulaşılan ve adilce uygulanan bir sistem sayılır. Lise eğitimini tamamladıktan sonra isteğin (çoğunlukla ailenin isteği ve para getirecek işler) doğrultusunda üniversite tercihi.(Tabi tüm bunlar eğitim alacak imkanlara sahipsen) O da bitti arada seminer, eğitim zart zurt. O da kesmedi yüksek lisans, doktora(tercihen yurtdışı) .Şimdi yapma arkadaş bunları diyebilirsin.Dersin de. Yapmadığında ortada kalma riski yüksek, girişimci olmadığın takdirde Beşiktaş Yapı Kredi şubesi kapı önünde boş bir yer var battaniyeni alır oraya kıvrılırsın.
Bazen kafamız atıyor abi ben adaya yerleşicem ben bodrumda ufak, bahçeli bir eve yerleşeceğim gibi çok 'anarşist' davranışlar içinde bulunuyoruz. Bu davranış biçiminde bence özlemi çekilen duygu aylak hayatını kendi elinde tutma isteği. Diğer bir ifadeyle, kişinin kendi zamanlamasını kendi yapma isteğidir. Şimdi adaya gidiyorsun iyi güzel. Fakat gene gidip orada Bim'den alışveriş yapıyorsun. 'Yapma git ağaçtan topla!' dersiniz. O seçenek zaten ucube olarak kenara itilmiş durumda. Bu tip kendi aylaklığını kontrol etmek isteyen insanlara çok pis kıl oluyoruz ve içten içe de kıskanıyoruz onları. Adam illa ki Robinson Cruise gibi yaşamak zorundaymış gibi bir hava yaratıyoruz. Adam/kadın en güzelini yapıyor işte kaçabildiği zorunlulukların hepsinden kaçıyor, daha ne yapsın.

Tüm bunlar insanın yaşadığı ortamda tatmin olmadığı, istediği gıdaya ya da istediği konaklama alanına ulaşamadığı distopik bir düzen içinde yaşadığını gösteren ufak örneklerdendir.
Son zamanlarda özellikle internet ortamında tekrar alevlenen ve konuşulan Mason-İlluminati-Şeytani semboller konuları var. Bunların hepsini okuyup ürküyoruz(Tüyler diken diken). Tüm bu semboller bütününe çok şaşırıyoruz ve hatta halimize üzülüyoruz. Anam hemen farkında olayım da Lady Gaga şeytani sembolleriyle beni etkilemesin diye hazırlıklarda bulunuyoruz, bilinç bilinç oluyoruz. Hepsini geçtim de neden 10 saat mesai + fazladan mesai+belki hafta sonu da çalışan insan, plastik kokan suya, elektrik faturasıdan pay alan Trt'ye ya da ne biliyim zemin kat dairede 1000 lira vererek yaşamaya neden bu denli öfkelenmiyorsun ya da üzülmüyorsun? Asıl ürkütücü şeyler bunlar gibi. Çünkü varlığından, bugününden gayet emin olunan, yaşanan zamanlar bunlar. Gerçi blog yazmak falan güzel lan.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Nba'deki Türk Oyuncular

Türk oyuncuların Nba'e gitmesi ilk olarak Mirsad Türkcan'la başladı. Mirsad gençliğinde Avrupa'nın en iyi forvetlerindendi. Euroleague'de ribaund kralı olmuştu hatta Euroleague tarihinde en çok ribaund alan oyuncu da olabilir. Sonrasında İbrahim Kutluay, M.Okur ve Hidayet Nba'e gitti. Mirsad ve İbrahim çok süre alamadı ve Nba'de çok başarılı olamadılar. Ama M. Okur ve Hidayet başarılı oldular ve hala oynamaya devam ediyorlar. Hidayet de, Okur da Nba'de fiziğin ne kadar önemli olduğunu bildikleri için fiziklerini güçlendirdiler. Fakat her ikisi de çok atletik basketçiler olamadılar. Muhteşem şut kabileyetleri ve oyun görüşleri onları Nba'de başarılı kıldı. Atletik olarak çok patlayıcı oyuncular olmadılar. Şöyle uçmalı kaçmalı pek smaç basmadılar.

Türkiyedeki yeni dönem oyuncuları fiziklerini daha ön planda tuttular. Semih gibi, Ömer gibi oyuncular kazma olmalarına rağmen, boylarıyla, defanslarıyla ve sertlikleriyle Nba'de rotasyon oyuncuları olmayı becerdiler. Ömer de Semih de hiç bir zaman bir Mokur ya da Hido gibi yıldız olamayacak. Diğer yandan Ersan da çok istikrarsız bir oyuncu. Hidayet gibi olabilme şansına sahip ama Hidayet gibi akıllı bir şekilde oyunu okuyamıyor ve öz güven eksikliği var. Şutlarında bir türlü istikrar yakalayamadı Ersan ve bu saatten sonra da büyük bir oyuncu olacak umudunu vermiyor. Benim düşünceme göre Milwaukee Ersan'a yeterince şans verdi fakat Ersan bu şansı verimli kullanamadı. Gerçi bakarsın Ersan'da Burak Yılmaz gibi kendi takımını bulunca patlar. Ama bana düşük bir ihtimal gibi görünüyor.


Şuan için Hidayet ve Memo 31-32 yaşında ve fizik olarak zayıflamış görünüyorlar. Bu saatten sonra Hidayet, oynarsa Howard sayesinde final oynar,ortalama 10-15 sayısını atar başarılı Nba kariyerini gene iyi bir çizgide sürdürmüş olur. Fakat diğer yandan Memo Nba'in şuan için en ruhsuz kadrosuna dahil oldu. Deron Williams'tan mucize bekleyen New Jersey sezona çok kötü başladı. Tıpkı geçen sezonun sonunda olduğu gibi gene kötü sonuçlar alıyorlar.



Şuan için en heyecan verici Türk Nba oyuncusu Enes Kanter benim için. Diğer Türk uzunlarında olmayan bir yeteneğe sahip kuvvetli, kendi şutunu yaratabiliyor ve eli düzgün. Ayrıca iyi de bir ribaundçı daha ilk Nba maçında Lakers'a karşı 11 ribaund aldı. Ayrıca diğer Türk oyunculara kıyasla çok sert ve güçlü. Hidayet ve Memo'dan sonra Nba'de iyi bir kariyer yapacak oyuncu muhtemelen kendisi. Sırtı dönük güzel post-up oyunları var. 9 Ocağa kadar maçları Nba.com'dan beleş izleyebiliyorsunuz Nba League Pass'la haberiniz olsun.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Ulus-Devlet

Dün Haber Türk spikeri Van'daki deprem hakkında "Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldü"' demesi herkeslerden tepki aldı. Bize vatandaşlık,tarih,çoğrafya ve edebiyat derslerinde ülkemizin bir bütün olduğu, taşının toprağının her damla kana değer olduğu öğretildi. Biz bu yalanlarla büyüdük, bir sürü genç insanın ülkenin bütünlüğü için savaşlarda öldüğünü göz ardı ettik, doğar doğmaz bir devlete, bir ideolojiye ait olduk. Ulus-devlet kavramı, çoğumuzun bildiği gibi devletler için büyük toprak sahibi olmanın öneminin azaldığı, ticaretin seyrinin değişmeye başladığı, milliyetçilik fikirlerinin yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkmaya başladı. Bayraklar, marşlar,milli müsabakalar ulus-devleti için birleştirici unsurlar oldu, eğitim ve askerlik ise bu düşünceleri aktarma araçları/ ideal vatandaş yaratma gereçleri olarak görev üstlendiler. Bizlere hayatımız boyunca ulus bilinci konusunda düşüncelerimizi tazeleyecek bilgiler aktarıldı. Ülkeni sev, devletini say, Eurovision'u izle gibi düşünceler beynimize işlendi durdu. Şimdi en başta yazdığım cümleye dönersek, bizim kuşak ulus-devletin kuruluşunu kitaplardan okudu. Bu sebeple Van neredeymiş nasıl bir yer miş ya da Diyarbakır'daki insanlar nasıl yaşarmış ne yaparmış haliyle televizyondan öğreniyoruz. Ülkemizi farklılıkların anlayışla yaşandığı bir bütün olarak tanımlıyoruz. Mermer bu mermer lan diyoruz! Hayır yani gitmediğin, gezmeye bile yeltenmediğin Van senin için olsa ne olur olmazsa ne olur. Herkes bir arada yaşamak zorunda değildir. Tut kafasından dolaşmaya çalışsın, ama aynı eksende dönsün dursun. Oyuncak senin olsun ama hiç oynama köşede dursun. Bilgi sahibi olmadığımız şeyler hakkında fikir sahibi oluyoruz. Sırf devlet kötü adam dedi diye, birinin beynini dağıtabiliyoruz. Kahvelerde, meyhanelerde ülkemizi deliler gibi savunuyoruz ya da eleştiriyoruz. Aslını bilmediğimiz şeyler hakkında ömür boyu konuşuyoruz ve kendimizi yıpratıyoruz. Askere gidiyoruz, gerekirse adam öldürüyoruz, ama suçlu bulunmuyoruz. Demek istediğim, ülkenin her koşulundan, her köşesinden haberimiz olmasa bile herkesi bir görüyoruz. Teoride iyiyiz ama pratikte sıçıyoruz. Tıpkı spikerinde gaf yaptığı gibi, bazen insanlar olarak azınlıklara karşı; iyiler hoşlar ama bana uzak olsun gibi imalarda bulunuyoruz. Ayrıca şöyle de bir şey var 20 Milyon insanı azınlık gibi tanımlamak da komik oluyor kanımca. Bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim nokta insanların ulus-devlet kavramını fazla sorgulamaması, terör olaylarını analiz etmeden siyah kurdelaları takması, ülkenin yerel problemlerine kulak asmadan, devletin ideolojisini sorgulamadan desteklemesidir. İnsan yaşadığı alan dışındaki yerleri pek sallamaz. O yüzden günlük hayatımda vatanın bir bütün olması ya da olmamasının bana ucu dokunmadıkça, beni pek de alakadar etmez. Etmemelidir. Sen devlet misin, bırak devlet düşünsün, sen ayık ol yeter. Bu arada sakın beni de anlamadan saldırmayın, darılırım. Spiker kadın için Van şehri sadece bir kelimeden ibaretti sanki, ki bu olağan bir şey insanın zihni aslında küçük bir ortamı benimseyebiliyor. Spikerin bu gafı yapmasında ülkenin özellikle doğusunun medya tarafından sürekli olarak ötekileştirilmesinin de çok büyük etkisi var. Türkiye'nin Doğu bölgeleri gittikçe Marmara bölgesinden uzaklaştı ve tamamına yakınına isyan eden edepsiz çocuk rolü uygun görüldü. Orası bizimdir, orada oturanlar yaşamayı, önündekilerle yetinmeye bilmiyor dendi. Tüm bunları söyledikten sonra bile gene bir bütünüz değil mi? Biraz sakin olun, nefes alın. Bu gafı yapmak sadece spikerin değil, tüm medyanın ve medyayı yönlendirenlerin problemi olmalı. Beraber yaşanacaksa insanca yaşanmalı.

Ha bu arada Kandilli Rasathanesi yıllardır 7-8 yıl aralıkla büyük depremler gerçekleşmesi yüksek olasılıkta diye bas bas bağırıyor ama hala yeterli önlemleri alınmadı. Şimdi de 19 yaşında bir çocuğu enkaz altından kurtarmışlar onu izletip duruyorlar halkın moralini yükseltmek için ama diğer insanlar da ölmeyeydi iyiydi. Neyse bu sefer arama kurtarma ekipleri etkili çalışıyor gözüküyor.

17 Ekim 2011 Pazartesi

Helal Lan

1.Uluslararası Helal Kongresi 14-15 Ekim 2011 tarihlerinde Ankara Limak Ambassadore Hotel'de gerçekleşti. Kongre temel olarak helal markaları yaygınlaştırmak,kurumsallaştırmak ve belirlemek amacıyla düzenlenmişti. Kongrede kozmetik ve gıda gibi sektörlerde Helal Sertifikası diye bir şey oluşturması üzerine konuşulmuş.

Şampuanlarda kullanılan jelatin bıdı bıdısı genelde domuzdan yapılıyormuş da o konuda herkes uyarılmalıymış. İyice dozuttu millet. E o zaman domuz yiyen adamla da iş yapma, domuz kelimesi geçen satırları okuma, domuzluk yapanlarla konuşma,yaban domuzlarının kökünü kurut. Allahın hayvanını düşman bellediler. Ulan domuz be,bildiğin domuz, kuyruklu, burunlu,pembe,siyah filan.(gerçi çok tanışmıyoruz kendisiyle) Sevimli domuzcuklar yerine şekeri, jelibonu, püsküvütleri düşman belleseler daha yerinde bir davranış olur. Yalnız anti-parantez kongrede GDO'lu ürünlere karşı tavır almaları da güzel bir şey. O değil de hilafet kaldırdı fakat Helal biraderler, diyanet işleri gibi kurumlar modern fetvayla ayarı veriyorlar gene inceden. İslamiyetin çağı yakalamaya çalışması güzel bir şey. Fakat domuz da ne hayvanmış yüzyıllardır milleti korkuttu öcü gibi.

İslam dünyasında domuz yememek isabetli karar (çiftlik domuzu biraz yağlı oluyor ama pastırması ve hamburger köftesi güzel oluyor (: ) fakat kuzuyla danaya çok yükleniyoruz onlara da yazık. Bir domuz müslüman toplumlarda cillop gibi yaşar dokunan yok eden yok (yaban hariç). Ama istiyorum ki domuzları da sevelim onlar da şeker yiyebilsinler.