alkolden alınan vergiyle yol köprü cami yaptırmak caiz midir hocam? nedir bu zamlar yazık değil midir köprü altı çocuğuna, hasretle yanıp tutuşana, keyfini bilene, siktir edip gidene ? çoluğun çocuğun rızkını yiyorsun garibanın berduşun düş gücüyle oynuyor reenkarnasyon aracını elinden alıyorsun. bunlar hep ayıp şeyler. ortalama insan ömrünü uzatıyorsun ve emekli sayısı artıyor. bu şekilde emekli maaşı alacak kişi sayısı da artıyor. şimdi onlar düşünsün diyorum. aslan sütü varken angus sütü mü içelim bunu mu istersin. angus sütüyle nasıl gevşersin. arkadaşlarıyla bara eğlenmeye gittiğinde bir sade soda içip ben artık kalkayım işim vardı zaten diyen çocuğa hiç mi için sızlamıyor? ya girişemeyen ve sevişemeyen onca genç fikir dölüne neler olacak? nasıl sokulgan olacak bu genç hormonlar hangi yolla taşınacak bunca DNA? belli ki tütünü kalmayıp çay saran gençlere de üzülmüyorsun. tinerci mi olacağız kozmonot mu. sonra beyin göçü oluyo. olur tabi. beyin bunca stresi bir şekilde bünyeden atamazsa göçer de gider de.
yalnız yumurtaya niye o kadar zam geldi onu pek anlamadım bak. space kek yapıp da yemeyelim diye mi ?
26 Eylül 2012 Çarşamba
24 Eylül 2012 Pazartesi
Formel barbarizm
Hepimizi bir ciddiyet aldı gidiyoruz. Çok havalı ünvanlarımız var. Hepimiz farklı konularda uzmanız ya da uzman yardımcısıyız. Emmioğlu nakliyat bile üniversite mezunu 2 dil bilen ve tercihen yüksek lisans yapmış eleman arayışına giriyor. Ünvanlar motivasyonu arttırmak için uydurulan takı tokadır. Ünvanların yıllar içinde nasıl evrildiğini "kapıcı" bildiğimiz canım insanın nasıl "apartman sorumlusu"'na dönüştüğüne ve niye bir nevi terminatör misali robotik bir lakaba büründüğüne bakarak çözümleyebiliriz.
Lakin bu isim değişimlerine çok da karşı olduğum söylenemez. Çünkü aslen isim değişimi kullanılan dilin yaşayan kültüre etkisi açısından önemlidir. Dil yaşayan ve sürekli değişen, toplumdaki değişimlerin de gözlemlenebileceği bir olgudur. Artan işsizlik oranlarından olsa gerek eskiden "işsiz" denen kişiye şimdilerde "geçici işsiz" denmesi veyahut eskiden "serbest meslek" ya da "kaldırım mühendisi" olarak geçen iş kollarının şuan "freelancer bıdı bıdı" olarak geçmesi insanların daha çok hoşuna gidiyor olsa gerek. Beni bu güzel sözlerle kandıramazsın. Freelancer kelimesine fena halde kılım. Ne lan o öyle jip markası gibi. Al "concept" kelimesini vur "freelancer"'a oldu mu sana bir metin yazarı ya da bir web tasarımcısı. Güle güle kullan iyi günlerde eskit moruk.
Ünvanları, isimleri ve şekilleri çok ciddiye alan insana fazla ısınamıyorum. Bir yerde onunla oturup sohbet ederken ayakkabımın yırtık kısmını görüp kınayacak veya dişimde kalmış bir pul biber parçasını görüp teessüf edecek hissine kapılıyorum. Bu tip insanları İsviçre çakısını maksimum verimle kullanan, aletin fonksiyonlarını ilke gibi benimseyen insanlara benzetiyorum. Yersiz bir görev bilinci. Vatansever.
Kurumsal bıdı bıdı safsatası. Kurumsallaşma ile ciddiyetin boyutu doğru orantılıdır. Bir insan veya şirket ne kadar kurumsal ise (teknik olarak insan evladı kurumsal olmaz ama) aynı oranda sıkıcı bir şirket veya bir o kadar cehennem azabı etkisi bırakan insandır. Ben Şeytan size türlü acılar vermek için bekliyorum. Sonsuz zamanımız var bebeğim. Ancak size hiç bir zaman kısıtlı zaman dilimi olan o demovari hayatınızda mecburen katıldığınız faaliyetlerin ızdırabını yaşatamayacak olmama çok ama çok üzülüyorum. Cehennemi de kurumsallaştırmanın vakti geldiğini düşünüyorum. Bazen kimi ne kadar yaktığımı kimi kaç kez kazığa oturttuğumu unutur oldum. Yıllar bünyeyi yoruyor aga. Özgür irademi sonunda yendim ve kurumsallaşmaya karar verdim.
Kurumsallaşmanın evrimde nasıl bir yer tutacağını şuan için ön görmek istemiyorum fakat sistemleştirilmiş endüstriyel spor faaliyetlerinin evrimde nasıl yer alacağı hakkında bir tahminde bulunmak istiyorum. Acaba olimpiyatlarda tuhaf ve yersiz bir çok sporun barınması ve bu alanlarda tonlarca profesyonel bulunup işlerini çok ciddiye almaları devletlerin ortak bir evrim anlayışına sahip olmasından mı kaynaklanıyor? Diğer bir deyişle sporlar sahip olduğumuz insan anatomisini kaybetmeyelim en azından şuan ki evrimi sabitleyip garanti altına alalım evrimde geriye gitmeyelim diye sürekli kondisyonu yukarıda tutma çabası mıdır? Hatta ve hatta spor sayesinde yeni ufak tefek evrimlerin kapısını aralayalım diye mi türlü türlü spor dallarında insan vücudunu sonuna kadar zorlamaktayız? İşte bunlar hep seks. Her kasın ayrı ayrı çalıştığı bin bir türlü tuhaf sporun varlığı beni bu tip bir komple teoriye sürükledi. Mel Gibson gibiyim. Tabi diğer yandan bu yaz biraz da sıcak geçti İstanbul'da. Bu tip sözleri sarf etmemde sıcak geçen bir yazın da etkisi vardır muhakkak. Akşam televizyonda olimpiyatları izlerken çaresiz vantilatörüm yetersiz kalmış olabilir.
Lakin bu isim değişimlerine çok da karşı olduğum söylenemez. Çünkü aslen isim değişimi kullanılan dilin yaşayan kültüre etkisi açısından önemlidir. Dil yaşayan ve sürekli değişen, toplumdaki değişimlerin de gözlemlenebileceği bir olgudur. Artan işsizlik oranlarından olsa gerek eskiden "işsiz" denen kişiye şimdilerde "geçici işsiz" denmesi veyahut eskiden "serbest meslek" ya da "kaldırım mühendisi" olarak geçen iş kollarının şuan "freelancer bıdı bıdı" olarak geçmesi insanların daha çok hoşuna gidiyor olsa gerek. Beni bu güzel sözlerle kandıramazsın. Freelancer kelimesine fena halde kılım. Ne lan o öyle jip markası gibi. Al "concept" kelimesini vur "freelancer"'a oldu mu sana bir metin yazarı ya da bir web tasarımcısı. Güle güle kullan iyi günlerde eskit moruk.
Ünvanları, isimleri ve şekilleri çok ciddiye alan insana fazla ısınamıyorum. Bir yerde onunla oturup sohbet ederken ayakkabımın yırtık kısmını görüp kınayacak veya dişimde kalmış bir pul biber parçasını görüp teessüf edecek hissine kapılıyorum. Bu tip insanları İsviçre çakısını maksimum verimle kullanan, aletin fonksiyonlarını ilke gibi benimseyen insanlara benzetiyorum. Yersiz bir görev bilinci. Vatansever.
Kurumsal bıdı bıdı safsatası. Kurumsallaşma ile ciddiyetin boyutu doğru orantılıdır. Bir insan veya şirket ne kadar kurumsal ise (teknik olarak insan evladı kurumsal olmaz ama) aynı oranda sıkıcı bir şirket veya bir o kadar cehennem azabı etkisi bırakan insandır. Ben Şeytan size türlü acılar vermek için bekliyorum. Sonsuz zamanımız var bebeğim. Ancak size hiç bir zaman kısıtlı zaman dilimi olan o demovari hayatınızda mecburen katıldığınız faaliyetlerin ızdırabını yaşatamayacak olmama çok ama çok üzülüyorum. Cehennemi de kurumsallaştırmanın vakti geldiğini düşünüyorum. Bazen kimi ne kadar yaktığımı kimi kaç kez kazığa oturttuğumu unutur oldum. Yıllar bünyeyi yoruyor aga. Özgür irademi sonunda yendim ve kurumsallaşmaya karar verdim.
Kurumsallaşmanın evrimde nasıl bir yer tutacağını şuan için ön görmek istemiyorum fakat sistemleştirilmiş endüstriyel spor faaliyetlerinin evrimde nasıl yer alacağı hakkında bir tahminde bulunmak istiyorum. Acaba olimpiyatlarda tuhaf ve yersiz bir çok sporun barınması ve bu alanlarda tonlarca profesyonel bulunup işlerini çok ciddiye almaları devletlerin ortak bir evrim anlayışına sahip olmasından mı kaynaklanıyor? Diğer bir deyişle sporlar sahip olduğumuz insan anatomisini kaybetmeyelim en azından şuan ki evrimi sabitleyip garanti altına alalım evrimde geriye gitmeyelim diye sürekli kondisyonu yukarıda tutma çabası mıdır? Hatta ve hatta spor sayesinde yeni ufak tefek evrimlerin kapısını aralayalım diye mi türlü türlü spor dallarında insan vücudunu sonuna kadar zorlamaktayız? İşte bunlar hep seks. Her kasın ayrı ayrı çalıştığı bin bir türlü tuhaf sporun varlığı beni bu tip bir komple teoriye sürükledi. Mel Gibson gibiyim. Tabi diğer yandan bu yaz biraz da sıcak geçti İstanbul'da. Bu tip sözleri sarf etmemde sıcak geçen bir yazın da etkisi vardır muhakkak. Akşam televizyonda olimpiyatları izlerken çaresiz vantilatörüm yetersiz kalmış olabilir.
Etiketler:
kurumsal,
linguistikbombastik,
spor,
şeytan
19 Eylül 2012 Çarşamba
şimdiki moruklar çok asiler ve hiç söz dinlemiyorlar
bu morukluk nereye gidiyor sorarım. hoop amcacım çıkış diğer tarafta yanlış saptın sen. he amcacım he orası. ne diyordum şimdiki morukların gençlere hiç saygısı yok. öncelikle çok ön yargılı ve saygısızlar. iki oturup dinlemeyi bilmez 40 yıldır kafasında olanı değiştirmek için hiç kulak vermezler. hele o televizyonları yok mu bütün gün başındalar. oğlum diyorum çık bir hava al arkadaşlarınla oyna çorapları çıkar toprağa bas elektriği biraz toprağa ver yok hala ben sözcü okuyacağım ülke elden gidiyor 1 torba kömüre ülkeyi Atatürk'ü sattınız bee diye böğürüyor. hiç ayarı yok bunların. gel dedim emmi bir soluklan sana bir bardak su vereyim sonra oturup konuşalım tartışalım dedim. sataştı, yargıladı, yaftaladı. at kafası. koydum götüne tekmeyi. sonra vay efendim bebeklik nereye gidiyor. geçen yıllarda bir projem için 1 ay boyunca her gün aralıksız cumhuriyet okudum. 1 ayın sonunda 67 yaşında bir memur emeklisi idim. artık altınolukta bir yazlığım, her gün gazetemi getiren bir çağdaş bir site bekçim ve etrafımda bahçeme girdiği için küfür edeceğim bir düzine velet vardı. istanbula döndüğümde bir otobüse bindim iki genç bence akepe belediyeleri iyi çalışıyor diyordu. dedim tı tı tı tı tı nereye gidiyor bu gençlik. bu otobüs otogara gider amcacım biz de otogara gidiyoruz dediler. hassiktir dedim yanlış otobüse binmişim. çıkarken hanım ilaçları vermeyi unutmuş ah münire ah. 1 ay boyunca okuduğum gazetenin etkisi bir süre sonra geçti ve kendimi arkadaşla şarap içerken buldum. bir kez daha şimdiki morukluk nereye gidiyor arkadaş dedim ve kalan şarabı fondipledim.
17 Eylül 2012 Pazartesi
Kaypak adam
Herkes şehirleri kötüler ben ise onlara aşığım. Bir kere şehirlerde hiç bir zaman yalnız kalmazsın etrafta hep bir ses vardır ve bu sesler sana yalnız olmadığını hatırlatır. Sonra sonra o güzel bin bir kokuyu içinde barındıran koku deryası çöp konteynırları yok mu her çöp bir başka hikaye anlatır. Sadece öylece uzanıp keşfedilmeyi beklerler. Tası toprağı toplayıp şehre yerleştim neydi o be köydeki yamuk yumuk domatesler, elmalar. Salata yapacağım zamanlar kaç tane domates koyacağımı şaşırıyordum. Hiç bir standart yoktu domateslerde konsantre olamıyordum yaptığım salataya. Seyrek meyve suyu gibiydim. Tüm bu farklı boyutlardaki meyveler ve sebzeler kalori hesabı yapmamı zorlaştırıyordu. Neyse ki artık her sebzem ve meyvem muntazam. Hem köyler sessizdi, tıpkı ölüm gibi. Dağın başında ne yapıyorduk ki biz kuzum öyle ya. Düşündükçe bile insanın içine bir sıkıntı basıyor. Şehirde ise ambulans sesleri hayata olan inancımı tazeliyor bana ölümlü olduğumu hatırlatıyor ve ayaklarımı yere daha bir sağlam basmamı sağlıyor. Ah ah o insanları samimiyetle kucakladığım o toplu taşımalar. Aşığıyım. Belki de hayatımda hiç samimi olamayacağım amcalar ve teyzelerle yani tüm o hayatlarla burun burunayım. İnanmazsın ama o otobüste kimin ne zaman duş yaptığına kadar biliyorum. Bu şekilde hiç iznim olmayan hayatlara müdahil oluyorum. Şimdi ev kiramı yatırdım ve aylık akbilimi yükledim. Düşünebiliyor musun kalan paramın hepsi benim ve bununla belki bir kaç sinema bileti bile alabilirim. Bir kalem ve bir kağıt temin edebildiğim zaman sana bu mektubu yollayacağım. Kuzenim Eleanor H. Porter Jr.'a selamlar.
Sevgiler K.A ;
Sevgiler K.A ;
13 Eylül 2012 Perşembe
Şiirleri de pek sevmem
İlk ve orta okullarda dernek benzeri kollar vardı ya( şuan hala var mı bilmiyorum), ben her sene Yeşilay kolu olurdum çünkü hiçbir faaliyet yapmazlardı. Kafa rahat. Genelde de beni Yeşilay kolu başkanı seçerlerdi. Bu Kazıklı Voyvoda'ya Nobel Barış Ödülü vermek gibi bir şey olsa gerek.
Yeşilay diye bir şey hala varmış. Ben bile yıllarca okulda Yeşilayı temsil ettiğime göre bu dernek pek de başarılı sayılmaz hani.
İnternetten baktım gördüm Yeşilay uğruna marşlar türküler antlar yazılmış. Yeşilay ülkü ocaklarının bir alt kolu aslında. Fakat bir adam var ki Yeşilay'ın bu tütün ve alkole olan karşıt tavrını fazlasıyla ciddiye almış, oturmuş müsamereler için şiir yazmış. Marş yapmış marş. Komedi. Adamın adı Enver Tuncalp (allah rahmet eylesin) nah bu da yazdığı o boktan Yeşilay marşı;
İçki içen insan, en kötü örnek.
Alkol ne ilâçtır ne de bir ferdir.
Yeşilay Derneği, hayırlı dernek,
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
Her türlü zehirden, içkiden kaçın,
Bu sinsi düşmana bir savaş açın.
Yurda neşe saçın, saadet saçın.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
İçki, büyük belâ, büyük tehlike,
İçkiyle bedbaht olur bir ülke.
Sarhoşluk, ayyaşlık yakışmaz bize.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
Dinç olur ruhunuz, kalp ve kolunuz,
Sağlık ve refaha varır yolunuz.
Bu güzel derneğe üye olunuz.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
Enver Tuncalp
Ben de bu marşa cevap niteliğinde bir Yeşilayyaş marşı (uyaklı falan) yazmak istiyorum;
İçki içen insan,naber lan yarrram.
Alkol hem ilâçtır hem de bir dert.
İşemesi zordur sen olunca pert,
Alka seltzer'in varsa gerçi siktir et fert.
Her türlü dırdırcı, kafa sikiciden kaçın,
Bu sinsi dünyaya da bir servis açın.
Ortama neşe saçın, güzel de muhabbet açın.
Ben hiç salak bir şarapçı görmedim ki sen göresin hacım.
İçki, büyük lütuf, büyük armağan,
Zam geldikçe geliyor içen de içmeyen pişman.
Eskiden milli takımın kaptanıydı İbrahim Toraman.
Cin rakı bira rom likör tekila falan fişman.
Dinç olur ruhunuz kalp yolunuz,
İyilik ve güzelliğe varır yolunuz.
Yeşilay derneğine girsin kolumuz.
Paşam zaten hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.
Ugarokk
Yeşilay diye bir şey hala varmış. Ben bile yıllarca okulda Yeşilayı temsil ettiğime göre bu dernek pek de başarılı sayılmaz hani.
İnternetten baktım gördüm Yeşilay uğruna marşlar türküler antlar yazılmış. Yeşilay ülkü ocaklarının bir alt kolu aslında. Fakat bir adam var ki Yeşilay'ın bu tütün ve alkole olan karşıt tavrını fazlasıyla ciddiye almış, oturmuş müsamereler için şiir yazmış. Marş yapmış marş. Komedi. Adamın adı Enver Tuncalp (allah rahmet eylesin) nah bu da yazdığı o boktan Yeşilay marşı;
İçki içen insan, en kötü örnek.
Alkol ne ilâçtır ne de bir ferdir.
Yeşilay Derneği, hayırlı dernek,
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
Her türlü zehirden, içkiden kaçın,
Bu sinsi düşmana bir savaş açın.
Yurda neşe saçın, saadet saçın.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
İçki, büyük belâ, büyük tehlike,
İçkiyle bedbaht olur bir ülke.
Sarhoşluk, ayyaşlık yakışmaz bize.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
Dinç olur ruhunuz, kalp ve kolunuz,
Sağlık ve refaha varır yolunuz.
Bu güzel derneğe üye olunuz.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.
Enver Tuncalp
Ben de bu marşa cevap niteliğinde bir Yeşilayyaş marşı (uyaklı falan) yazmak istiyorum;
İçki içen insan,naber lan yarrram.
Alkol hem ilâçtır hem de bir dert.
İşemesi zordur sen olunca pert,
Alka seltzer'in varsa gerçi siktir et fert.
Her türlü dırdırcı, kafa sikiciden kaçın,
Bu sinsi dünyaya da bir servis açın.
Ortama neşe saçın, güzel de muhabbet açın.
Ben hiç salak bir şarapçı görmedim ki sen göresin hacım.
İçki, büyük lütuf, büyük armağan,
Zam geldikçe geliyor içen de içmeyen pişman.
Eskiden milli takımın kaptanıydı İbrahim Toraman.
Cin rakı bira rom likör tekila falan fişman.
Dinç olur ruhunuz kalp yolunuz,
İyilik ve güzelliğe varır yolunuz.
Yeşilay derneğine girsin kolumuz.
Paşam zaten hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.
Ugarokk
11 Eylül 2012 Salı
Maytların yükselişi
Tekrardan göz görmeyince gönül katlanır deyişini kullanmak istiyorum. Ben çok seviyorum sanırım bu deyişi, her yola geliyor şerefsiz. Mikroskobik canlılarla, gözle görülmeyecek kadar küçük yapılarla ilgili Richard Hammond's Invisible Worlds adında bir belgesel var. Belgeselde gözle görülmeyen ufak canlıların hayatımızın her alanında çokça bulunduklarından ve ayrıntılardaki türlü ilginçliklerden bahsediliyor. Bir de HD kamerayla çekince görüntüleri baya etkileyici bir belgesele dönüşüyor. Bizim çıplak gözle görmediğimiz fakat sürekli içimizde, derimizde ve çevremizde takılan kımıl kımıl mikroskobik canlılar var. Evde tozların içinde, renklerin içinde yaşayan mayt(akar) denilen mikroskobik canlılar var. Bu canlıların geneli filmlerde tasvir edilen korkunç marslı yaratıklara benziyor. Yıllardır Hollywood Marslı diye maytları izletip bizi sikiyomuş da haberimiz yok.
Şarabımı rakımı peynirimi yer içerken tüm bu mikroskobik canlıların sülalesini de mideye indiriyorum. Peyniri peynir yapan tüm o bakteriler, mikroorganizmalar olmasaydı hayat ne kadar da tatsız ve kokusuz olurdu. Yalnız sevimsiz canlılar bunlar evlat olsalar sevilmezler onu söyleyeyim. Sol yanda duran resim onların yükselişini temsil ediyor. Gerçi yükselişteler mi, duraklama devirindeler mi, lale devirindeler mi tarihçi maytlara sormak lazım. Bu kadar kalabalık olduklarına göre illa ki bir tarihçileri vardır muhafazakar ya da liberal. Bu maytların muhafazakar olanları el dokuması halı ve kilimler de yaşarken, liberal olanları IKEA halılarında yaşıyormuş sonra söylemedi demeyin ona göre döşeyin evinizi. Hem IKEA halısı alırsanız liberal maytlar halıya dökülen biranızı veya şarabınızı anında emer bitirir leke bırakmaz. O yüzden komşu değil liberal mayt satın alın. Yalnız bir arkadaşımdan aldığım bir duyuma göre hükümetin bu liberal maytları, muhafazakar liberal mayt yapma yolunda girişimleri varmış.
Velhasılıkelam, to sum up, sonuç olarak, yok sana sonuç monuç. Yiyorsun bakterileri lüp lüp götürüyorsun peynirleri, sucukları ve ayranları hepsinin içinde bir sürü korkunç gibisinden canlı var oğlum! Gözünle onları da görsen onlardan da kaçarsın eminim. Peynirden kaçan bir insan? İlginç olabilir. Bu yazımızda anadan üryan gözle görülmeyen bir takım mikroskopil, minik canlılardan bahsettik. Bir de bu dünyada somut olarak kabul edilen bir madde olarak karşımızda bulunmayan, paranormal olarak nitelendirilen, bizim gördüğümüz parametrede hacmi olmayan canlılar var ki hiç sorma. Belki bir gün anlatırım. Yok lan yok anlatmayacağım sen şu önündeki peyniri bitir de bi hele
Şarabımı rakımı peynirimi yer içerken tüm bu mikroskobik canlıların sülalesini de mideye indiriyorum. Peyniri peynir yapan tüm o bakteriler, mikroorganizmalar olmasaydı hayat ne kadar da tatsız ve kokusuz olurdu. Yalnız sevimsiz canlılar bunlar evlat olsalar sevilmezler onu söyleyeyim. Sol yanda duran resim onların yükselişini temsil ediyor. Gerçi yükselişteler mi, duraklama devirindeler mi, lale devirindeler mi tarihçi maytlara sormak lazım. Bu kadar kalabalık olduklarına göre illa ki bir tarihçileri vardır muhafazakar ya da liberal. Bu maytların muhafazakar olanları el dokuması halı ve kilimler de yaşarken, liberal olanları IKEA halılarında yaşıyormuş sonra söylemedi demeyin ona göre döşeyin evinizi. Hem IKEA halısı alırsanız liberal maytlar halıya dökülen biranızı veya şarabınızı anında emer bitirir leke bırakmaz. O yüzden komşu değil liberal mayt satın alın. Yalnız bir arkadaşımdan aldığım bir duyuma göre hükümetin bu liberal maytları, muhafazakar liberal mayt yapma yolunda girişimleri varmış.
Velhasılıkelam, to sum up, sonuç olarak, yok sana sonuç monuç. Yiyorsun bakterileri lüp lüp götürüyorsun peynirleri, sucukları ve ayranları hepsinin içinde bir sürü korkunç gibisinden canlı var oğlum! Gözünle onları da görsen onlardan da kaçarsın eminim. Peynirden kaçan bir insan? İlginç olabilir. Bu yazımızda anadan üryan gözle görülmeyen bir takım mikroskopil, minik canlılardan bahsettik. Bir de bu dünyada somut olarak kabul edilen bir madde olarak karşımızda bulunmayan, paranormal olarak nitelendirilen, bizim gördüğümüz parametrede hacmi olmayan canlılar var ki hiç sorma. Belki bir gün anlatırım. Yok lan yok anlatmayacağım sen şu önündeki peyniri bitir de bi hele
Etiketler:
Doğa,
Hayvan,
İnsan,
Mayt,
Mikroskobik canlılar
10 Eylül 2012 Pazartesi
belaltı
insan düşünen bir hayvandır, hakkında iyi, güzel çocuktur derler. ya fena bir tip değildir aslında ama düşünen hayvan kısmı üzerine biraz düşündüm. insan evet düşünür, insan evet hayvandır fakat insan genelde seks hakkında düşünür. dikkatinizi çekerim rodin'in düşünen adamı bile cıbıl cıbıl düşünür. insanı hayvandan ayıran özelliği düşünmesidir. insanın seksli düşünmesi bilimin ve teknolojinin ilerlemesine, DNA'ların bir sonraki nesillere aktarılmasına vesile olmuştur. seksli düşünüyorum öyleyse varım. mucit miyim ne. o yüzden bir daha düşündüğünüzde iki kere düşünün. 3 de olur.
9 Eylül 2012 Pazar
Dizi başladı gel
Malum televizyona bağımlı bir milletiz.Fakat bazen bunun da bokunu çıkarıyoruz dizi karakterlerinin gerçekten yaşadıklarına inanan teyzeler,amcalar,çocuklar,gençler var.İşin kötüsü nerde sikko diziler var insanlar o sikko dizilerdeki sikko karakterlerle kendilerini özdeşleştiriyor.
Aramızda adını Feriha koyanlar,Polat Alemdar olanlar hatta Hürrem Sultan veya Kanuni olanlar var.
Sorarlar adama aga bu nedir diye ?
Dizilerin yeni bölümleri öncesinde yayınlanan o meşhur 2 saatlik özetler var ya insanlar onları bile kaçırmayacak derecede motive bu dizilere.Sanki o yeni bölümü kaçırsa Ferihanın başına daha önce hiç gelmemiş bir olay gelecek veya Kanuni,Osmanlı politikasını baştan aşağıya değiştirecekmiş gibi.Bu tarz diziler için sadece fragmanları takip etmeniz yeterli emin olun 3 saat o diziyi izleyenle aynı konuya vakıfsınız hatta 2 saat 58 dakikalık zamanı artı hanenize yazarsınız.Gerçi A yı izlemese B yi o da olmadı C yi izler bizimkiler.
Gerçekçi olmayan karakterler daha cazip geliyor demek ki insanoğluna.Normal ama 10-12 yaşında çocuklara sen batman veya superman kostumunu cazip gösterirsen,bu çocuğun ailesi de bu kostümü alırsa bu çocuk ilk fırsatta balkondan aşağıya atar kendini bende uçabilirim diye. Çocugu yadırgamayacaksın sisteme bak.Hadi çizgi filmleri geçtik dizilerdeki karakterler bile gerçek olamayacak kadar üstün kimi namusuyla kimi delikanlılığıyla kimi bilmemnesiyle.
Bir Behzat Ç. vardı onada sigarayı alkolü bıraktırdılar o da yetmedi evlendirdiler.Diğer tarafta bütün Osmanlı birbirine kayıyor.
7 Eylül 2012 Cuma
Üstat
Ben burada elimden ayağımdan sinapslarımdan kıl köklerimden geldiğince bir takım şeyleri itin götüne sokmaya çalışıyorum. Fakat bu işte hiç bir zaman bir taksi şoförü kadar başarılı olamayacağım. Bir taksi şoförü nedir; potansiyel bir muhalif, keskin bir eleştirmen ve iflah olmaz bir düşünce adamıdır. Gerçi bazıları tam bir orospu çocuğudur da, o ayrı. Şoförü olan biten her şey ama her şey rahatsız edebilir ve arabanın içinde reis odur. Eğer seni sosyal demokrat sınıfında kodladıysa Tayyip'e sövmekle işe başlar ne bu devlet, hükümet, belediye, bıyık, türban, şeriat şeklinde devam eder ben de bu sırada göz temasından kaçınıp yoldaki insanlara göz gezdiririm. Hem bence bıyıklarına bir şey söylememek lazım. Bıyıkları güzel olmasa kızlar asırlardır bu tarzı etek altı tıraşında kullanmazlardı. Yüzyılların modası sonuçta. O da dudak bu da dudak niye ayırıyorsun etle tırnağı. Neyse taksicilerin en sıklıkla şikayet ettikleri bir kaç meseleyi sıralarsak; trafik, devlet-hükümet (Türkiye'de olup biten her dinamiği kapsayan bir başlıktır bu), futbolcuların aldığı ücretler, gençlik nereye gidiyor ve son olarak en keyif alarak yaptıkları muhabbet "İstanbul'da yaşanmaz abisi"...
Evet İstanbul'da trafik rezil bir durum, evet hayat pahalı, evet insanları da biraz samimiyetsiz fakat Alaska'dan getirilen bir bozgeyik de kolaylıkla bu kanılara varabilir. Yalnız trafiğin içine en çok sıçanın trafikten en çok şikayet eden olması enteresan bir durum tabi. Taksiciyle bugün geçen konuşmada abi tası tarağı toplayacaksın dedi, dedim ben tarak kullanmıyorum hem tas mı kaldı artık kase var dedim, neyse dedi işte param olacak şuraya buraya yerleşeceğim dedi, yerleş dedim, sonra da orjinal bir ifade kullandı buzda balık tutucam, kapımın önünde iki tane tavuk beslicem diyerek bu muhteşem monoloğu sonlandırdı. Şimdi buzda balık tutma fikri orjinal beğendim lakin tavukla balığı aynı anda elde edemezsin tavuğun buzlu ortamda büzüğü donar tat vermez. O yüzden seçimini yapmalısın. Tavuk mu balık mı?
6 Eylül 2012 Perşembe
Camekan cim
Trump Tower'da bir spor salonu var ve bu spor salonunun (cimin) dışarıya bakan kocaman camının önünde onlarca koşu bandı var. Bu koşu bantları direkt olarak yola bakıyor ve koşanlar doğrudan Mecidiyeköy'ün asfaltına bir depar atıyormuş gibi görünüyorlar. Biraz hızlı koşsalar banttan fırlayacak ve asfaltla kucaklaşacaklar. Ofiste patronlarına atarlanıp şehirden kaçmak için bandın üzerinde bir hırsla ayaklara bacaklara yükleniyorlar. lömbür lömbür. bıngıl bıngıl. tek umutları koşu bandının pencereden çıkıp havalanması ve uçan bandın onları daha az betonarme bir yere götürmesi. spordan çıkıp rezildanslarına gidecekler muhtemelen. rezildanslar onların için iyi bir ihtimal tabi, Gülbağ'da oturanı da çoktur. sürekli olarak yüksek binalarda yaşama durumu nasıl bir duyguyla yaşatıyor insanı. daha savannaya inmemiş ağaçlarda yaşayan atalarımız gibi ayağımız yere basmıyor çünkü aşağıda dolaşan vahşi hayvanlar var. tepeler iyi, esiyor buralar. binaların tepesinde. karaya ayak bastığı tek an arabasına binmeden önceki o kısa zaman aralığı. en çok bastığı zeminler fren ve gaz pedalı, ofis yüzeyi ve evdeki parkesi oluyor. toprakla ilerisi için yatırım yapacağı araziye bakarken temas ediyor, kuma ise sırf denize girme ritüelini yerine getirmek için basıyor. spor salonunda koşanın kulağında "I'm sexy and you know it" çalarken sallanan kıllı memelerini Adidas climate ile örtüyor ve asfalta karşı yaldır yaldır koşuyor. orada koşanlara Jon Lajoie'nin Everday Normal Guy diye bir şarkısı onu tavsiye ederim. hızını alamadıysan bu şarkının ikincisi de var. gerçi spor, plastik ve çelikle de olsa iyidir. yalnız onu bunu bilmem ama içeride koşanlar dışarıdan çok mal gözüküyor. eminim bir gün asfalttaki o istediğin arabaya ulaşacaksın.mcık. (Ha denetlenmiş organiği çok istiyorsan siktir git Bodrum'a mandalina topla. Mandalina ağaçları seni bekliyorum kuzum.)
3 Eylül 2012 Pazartesi
Skora yönelik çalışmalar
David Fincher'ın tüm filmlerini izlemem lazım. Yarın öbür gün finçer dayı gelip sorarsa ona karşı mahcup olmayayım. Gabriel Garcia Marquez'in iki kitabını daha okumadım. Onları da bitirdim mi ben tamamım, oldum ben. Ondan sonra tut beni tutabilirsen. Dexter'ın son sezonunu izlemedim yaaa! izlemeden olmaz. Eksik kalırım. Daha House var, Breaking Bad var, True Blood var çok güzel diyorlar, hepiciğini izleyip sifonu çekmeliyim.
Tüm bunları izlemek ya da okumak eyleminden ziyade bitirmeyi kendimize bir misyon olarak yükledik. İstediğimiz o şey her ne boksa onu yaşamak değil, bitirip bir kenara koyup yaptım diyebilmek oldu mevzu bahis. Bitire bitire doyamıyoruz zaman da geçiyor o da bitiyor yitiyor. Yüksek lisansı tamamlayıp, salsa-çaça kursunu bitirdiğinde ve Portekizceyi de sular seller gibi konuştuğunda tatmin olacak mısın? Nedir bu görev bilinci? Gilles Deleuze'un bir argümanı vardı; artık filmler hayattan kesitler değil, hayat kötü bir film tadında olmaya başladı gibisinden... Yaşam koşullarımızı izlediğimiz filmle ya da okuduğumuz kitapla mukayese eder olduk. Harbiden de hep "ideal" yaşama yaldır yaldır koşuyoruz. Tavşan atlet takmış götüne motoru biz de onun takibindeyiz.
Hayatı oyunlardaki "level" (seviye) atlama mantığında yaşıyoruz. Bir kitabı, diziyi veya çalışmayı bitirdiğimizde karşımıza yeni silahlar, yeni özellikler çıkacak hissiyatındayız. Bir şeyi tüketmek mantığına zaten karşıyım. Gerçi bir çok şeye karşı gibi görünebilirim. Kitap tüketmek, film tüketmek ve sonrasında da bununla övünmek caka satmak... Kitapları, filmleri biriktirip üst üste koyup uzaktan keyifle izlemek orgazm olmanın bir yolu olarak sunuluyor da haberimiz yok. Bilmiyorum belki de var. Dolu kütüphane görüntüsüne aşık olup, benim tatlı dvd koleksiyonum deyip metaların büyüsüne kapılıp onları sevip okşamak ah ne hoştur gözüm ne hoş.
Tüm bunları tüketip bitirince yeni bir çakra açılmayacak, açılabilir de bilemem, ama zannımca gerçekleştirdiğin eylemi özümseyerek yaptığında belki de bir çakra çukra açılabilir. Sıçarım çakrana. Bilgi, birikim ya da her ne boksa istediğin keşke o D&R'ı emerek olsaydı da D&R'ı emseydik bütün bir gün ve birer tapınak rahibi olsaydık. Çünkü tapınak rahipleri her şeyi bilir, tuvalette gördüğü sineği elinde tuttuğu gazetesini dürüp kovalamaz. Sabırla sineğin saadete gelmesini bekler. Her şeyi metanetle karşılayıp, merhametli olsaydık, derin sessizliğimizle karşımızdakini utandırıp onlara "metin ol yavrum" mesajını verseydik bir yandan da hiç akbil sırasına girmeseydik hayat ne kadar da guru olurdu. Yan tarafa Ben Kingsley'in fotoğrafını koydum ama hiç sevmem sıfatını hep böyle sinsi gibidir. Kıl herif. Hayat aşama aşama yaşanan bir sınama değil komple paketiyle göte giren bir şeydir. Ben sana guruluk yapma demiyorum gene yap sen guruluğunu, ama hobi olarak.
Cici bicili kitap ayıracı olmadan havaya giremiyorum, market fişiyle, iddaa kuponunu kitap arası yapınca yürümüyor bu bilgelik işi . Her şeyin bir raconu var. Okuduğum kitabın kahve kupasıyla fotoğrafı yoksa okuduğumu anlamıyorum hocam. İşte bunlar hep seks...
31 Ağustos 2012 Cuma
Paket program
Beni izlediğim filmden, okuduğum kitaptan, giydiğim pabuçtan tanı ki seninle hiç iletişim kurma zahmetine girmeyeyim. Fark etmeden eskortlara benziyoruz. İnternet sayfalarına en beğendiğimiz özelliklerimizi yazıp müşteriyi bekliyoruz. Temizlik şirketi, mikrodalga, çamaşırhane, yemeksepeti ve hazır yemekler gibi "hazır ahbap" ol benim için. Hmm bu kadınla bu adamla zevklerimiz uyuşuyor o zaman bir arkadaşlık tecrübe edebiliriz. Vaktim yok, zamanım kısıtlı devrinde aceleyle yerine getirilmesi gereken sosyalleşme için mükemmel bir fikir. Yarın öbür gün geriye dönüp bakınca otobüsün kayışını kaç kere kavradığını, oturduğun araba koltuğunun dokusunu ezbere bildiğini fark edecek fakat hali hazırda kazığa oturmuş olacaksın. Trafikte geçen bir ömürde cobragüleryüz otobüslerini insanlardan daha iyi tanıdığını anlayacaksın. Oysa dakikaları, saatleri bir kenara bırakıp cin-tonik yudumlasak zamanın nasıl geçtiğini havanın kararmasından veya güneşin doğmasından anlasak fena mı olurdu... Aslında zamanı hiç hissetmesek daha da iyi. Zaman bir siktir olup gider misin? İşte bunlar hep seks...
29 Ağustos 2012 Çarşamba
Elma değil ispirto
yarın öbür gün elma yemeyi yasaklasalar ya da elma yiyenleri hor görseler ayıplasalar o elmayı yemeyeceksiniz hatta o elmayı kötüleyeceksin. ya da o elmayı "gerekli" ortamda dozunda yiyeceksin, elmayı en güzel ben yerim diyeceksin, elmayı ayarında yemelisin moruk şeklinde öğütler verip elma şişede durduğu gibi durmuyor diyeceksin. bırak adam istediği elmayı, naneyi, mojitoyu yesin içsin baksın dalgasına. onun her yudumla keyiften sinirleri gevşerken sen Çamlıca gazoz içip boyuna geğir emi?
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Bir çift meme; Femen
Bir çoğunuz feminist bir örgüt olan Femen'i biliyorsunuzdur. Euro 2012'in açılış gününde de eylem yapmışlardı. Hürriyet internet gazetesi gibi pop-up cenneti mecralarda "Femen gene yaptı yapacağını bakınız meme!" benzeri başlıklarla bu aktivistleri hatırlarsınız. Yandaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi memeleri açmak suretiyle dünyada olup biten olayları protesto etmektedirler. Yalnız benim anlamadığım şu, dikkat çekmek istediği nokta kadınların seks objesi olarak kullanılması olan feminist bir örgüt neden gidip memeleri açar. Benim kafamda Femen feminist bir örgütten ziyade AXE reklamlarının devamıdır. Gerçi tepki tepkidir devinimsizlikten daha etkili olabilir. Haberlerde Femen'in eylemleriyle ile karşılaştığınızda ellerinde taşıdıkları pankartları hiç okudunuz mu? Evet memelere baktınız biliyorum. Evet ben de memelere baktım. Sana diyorum yandaki memelere bakmayı biraz kes de beni dinle az bir biraz. Merak ettim kurucusu kimdir bu Femen'in diye 1984 doğumlu bir hatunmuş. Kim niye destekler ki böyle bir grubu çözemedim. Ukraynada'ki kadınların seks işçisi olarak algılanmasını kim memeyle protesto eder ki? Bu Femen'in arkasında kim var merak ederim. Kim öder bu memelerin ekmeğini suyunu. Femen'in amacı seks köleliğini eleştirmekten ziyade seks turizmi reklamı oluyor. Memeleri açıp Hristiyanlık karşıtı eylemler falan yapıyorlar sanki İsa meme sevmezmiş gibi. Valla ben memeye bakar yoluma devam ederim arkadaş.
23 Ağustos 2012 Perşembe
Jölenin toplumsal etkisi
Bir ara hiç bir popçu jölesiz kamera karşısına çıkmıyordu dolayısıyla velet de bakkala jölesiz gitmiyordu. 90'lı yıllarda jöle satışları birden bire patlamıştı, nineler dedeler bile "oğlum! kızım! bana bakkaldan o cöle midir nedir ondan al gel" demeye başlamıştı. Neyse ki bir hevesti geçti. Milletin kafada saç kalmayınca biraz akıllar başa geldi. Moda işte böyle bir şeydir. Ünlü simalar, modacılar, popüler figürlerin yaptığı, giydiği, söyledikleri moda olur ve yeni bir akım (trend) ortaya çıkar. Bu akım/moda gittikçe yayılır ve halka iner. İlk önce ekonomik durumu iyi olanlar bu modalara ulaşabilir. İlk etapta o modaya ulaşabilmek bir ayrıcalık olarak görülür. Bir süre sonra bu modanın korsanı, ucuzu, kopyası çıkar ve tüm halka yayılır. Şapka devrimi gibi ya la. İki gün önce sende fes giyiyodun şimdi taktın kasketi, şapkayı hemen götün kalktı Gürbüzhan oğullarından Oğuz bey. En nihayetinde, popüler figürler herkesin bu moda akımını takip etmesinden rahatsız olup tekrar "farklı" bir moda ile çıkagelir. Bu döngü böyle sürer gider. Ünlü olan giyer moda olur, ekonomik geliri iyi olan benzerini alır, daha sonra kopyaları çıkar fiyatlar düşer herkes alır, sonra hoop moda değişir kalan moda demode olur, tekrar yeni bir akım ortaya çıkar. Demode kalan "eski" moda artık modern olmaktan çok uzaktır. Bütün halka yayılan moda tabi ki tüm bu süreçlerden geçerken değişime uğrar ve ortaya "apaçi" veya "kro" benzeri olarak etiketlenen modayı pazardan takip etmeye çalışan insan tipleri ortaya çıkar.
Daha önce de sövmüştüm, gene söveceğim "modern" kelimesinin leblebi gibi kullanılması durumuna... Bence modernizm kamyon yazılarının yasaklanıp standartlaştırılması, arabesk müziğin devlet televizyonunca yayından kaldırılıp yer altına inmesidir. Eskileri yad edenin yasaklanması, alaturka diye değerlendirilen kültürün modernden dışlanması idealize edilen düzenektir.
Gelenekselin karşıtı modernmiş gibi algılanmaktadır. Gerçekte ise "modern" kelimesi gelenekselin tam karşıtı bir kavram değildir. "Modern" kelimesi hakkındaki düşüncelerimi aşağılarda bir yerde yer alan "Bir Gün Mutlaka" yazısında yazmıştım sanırsam. Bakayım... evet yazmışım bir şeyler.
Ne demiştim "Modern" kelimesi çok sık ve gereksiz kullanılıyor. Bu şekilde de modern kavramının içi fazlasıyla boşaltılıyor. "Kapitalizm" kelimesinin de "modern" kelimesine benzer bir sıklıkta ve genellemede kullanılmakta olduğunu görüyorum. Abi İddaa'da tek maçtan yattım. Hep o kapitalizm yüzünden. Dayı çay çok koyu olmuş rica etsem biraz açar mısın. Kapitalizmin oyunları. Usta enselerden biraz al, biraz da favorileri düzelt. Uu beybi kappi kappi. Kapitalizmden neden yeni ortaya çıkmış bir kavram gibi bahsediliyor, yoksa milletin kolayına mı geliyor bu şekilde gündelik pratiklere atfetmek. Tıpkı trafikte,gündelik yaşamda gerçekleşen her olumsuzlukta akepeye sövmek gibisinden. Kapitalizm kelimesi çok genel kullanılıyor, tüm kavramların bir bütünü gibi cümle içinde hem özne, hem yüklem, hem de bir fiil olabiliyor. Kapitalizm kapitali kapti. Dünya gezegeni çok kalabalık bir nüfusa sahip olduğu için her saniye olaylar olaylar gerçekleşiyor. Ve biz tüm bu olayları allem edip kallem edip bir şekilde kapitalizme bağlıyoruz. Dünyadaki her türlü olayı kapitalizme bağlama potansiyeline sahibiz. Bir ara Penguen dergiside Emrah Ablak'ın "bence .... insanın kendine yakışanı giymesidir" diye bir bölümü vardı, ona benziyor bu muhabbet. Bence kapitalizm insanın kendine yakışanı giymesidir. Gerçi aslında, bence kapitalizm insan kendisine yakışıp, yakışmadığına bakmadan giyinmesidir o da ayrı.
Neyse ne diyorduk. Kapitalizmin sanata, kültüre, siyasete, spora, ekonomiye ve topluma başka başka yansımaları mevcuttur. Belki de tüm bu alanların ortak yönü sadece hızlı tüketim mantığınca süre gelmeleridir. Gerçi, tüketim konusunu kapitalizmden ziyade postmodernizme bağlamak daha doğru bir davranış olur. Çünkü tüm bu tüketim agresyonunu içeren akım postmodernizmdir. Bilmiyorum belki de değildir hemen bir yargıya varmayalım :) Bakıyorum da hemen gaza geldiniz.
Kapitalizm dünyada yaptıklarımızın temel sebeplerinden ziyade sonuçlarındandır. Dünyada olup bitenin asıl sebebi insan soyudur. Bizim yaptıklarımız doğal bir süreç sonucunda kapitalizmi doğurur. Gerçi sebep sonuç ilişkisi diye de bir şey var. Erotik bir ilişki, yapış yapış, vıcık vıcık, emmeli gömmeli.
Güçlü olma arzusu canlıların özünde var. Alfa erkeği olmak herkesin arzusudur! Kapitalizmin bir getirisi değil! Fakat çağımızda Alfa Erkeği olmanın bir yolu da sağlam nakit paraya sahip olmaktan geçiyor. Para medeniyettir, medeniyettir para. Kahrolsun kapitalizm yaşasın U2! Bono o kolormatik gözlükleri Sümerbank'tan mı alıyor sanıyorsunuz? Dünya barışından ekmek yiyor işte adam. Yazının arasında sosyolojik, demografik ve kentsel ibarelerini sıkıştırsam daha mı uzman gözükürdüm? Yoksa ben de yazının sonunu Michael Sikkofield gibi masona, illuminatiye mi bağlasaydım acaba. Böyle çok ilgi çekici olmadı gibi. Hail Lord Cthulhu!
Daha önce de sövmüştüm, gene söveceğim "modern" kelimesinin leblebi gibi kullanılması durumuna... Bence modernizm kamyon yazılarının yasaklanıp standartlaştırılması, arabesk müziğin devlet televizyonunca yayından kaldırılıp yer altına inmesidir. Eskileri yad edenin yasaklanması, alaturka diye değerlendirilen kültürün modernden dışlanması idealize edilen düzenektir.
Gelenekselin karşıtı modernmiş gibi algılanmaktadır. Gerçekte ise "modern" kelimesi gelenekselin tam karşıtı bir kavram değildir. "Modern" kelimesi hakkındaki düşüncelerimi aşağılarda bir yerde yer alan "Bir Gün Mutlaka" yazısında yazmıştım sanırsam. Bakayım... evet yazmışım bir şeyler.
Ne demiştim "Modern" kelimesi çok sık ve gereksiz kullanılıyor. Bu şekilde de modern kavramının içi fazlasıyla boşaltılıyor. "Kapitalizm" kelimesinin de "modern" kelimesine benzer bir sıklıkta ve genellemede kullanılmakta olduğunu görüyorum. Abi İddaa'da tek maçtan yattım. Hep o kapitalizm yüzünden. Dayı çay çok koyu olmuş rica etsem biraz açar mısın. Kapitalizmin oyunları. Usta enselerden biraz al, biraz da favorileri düzelt. Uu beybi kappi kappi. Kapitalizmden neden yeni ortaya çıkmış bir kavram gibi bahsediliyor, yoksa milletin kolayına mı geliyor bu şekilde gündelik pratiklere atfetmek. Tıpkı trafikte,gündelik yaşamda gerçekleşen her olumsuzlukta akepeye sövmek gibisinden. Kapitalizm kelimesi çok genel kullanılıyor, tüm kavramların bir bütünü gibi cümle içinde hem özne, hem yüklem, hem de bir fiil olabiliyor. Kapitalizm kapitali kapti. Dünya gezegeni çok kalabalık bir nüfusa sahip olduğu için her saniye olaylar olaylar gerçekleşiyor. Ve biz tüm bu olayları allem edip kallem edip bir şekilde kapitalizme bağlıyoruz. Dünyadaki her türlü olayı kapitalizme bağlama potansiyeline sahibiz. Bir ara Penguen dergiside Emrah Ablak'ın "bence .... insanın kendine yakışanı giymesidir" diye bir bölümü vardı, ona benziyor bu muhabbet. Bence kapitalizm insanın kendine yakışanı giymesidir. Gerçi aslında, bence kapitalizm insan kendisine yakışıp, yakışmadığına bakmadan giyinmesidir o da ayrı.
Neyse ne diyorduk. Kapitalizmin sanata, kültüre, siyasete, spora, ekonomiye ve topluma başka başka yansımaları mevcuttur. Belki de tüm bu alanların ortak yönü sadece hızlı tüketim mantığınca süre gelmeleridir. Gerçi, tüketim konusunu kapitalizmden ziyade postmodernizme bağlamak daha doğru bir davranış olur. Çünkü tüm bu tüketim agresyonunu içeren akım postmodernizmdir. Bilmiyorum belki de değildir hemen bir yargıya varmayalım :) Bakıyorum da hemen gaza geldiniz.
Kapitalizm dünyada yaptıklarımızın temel sebeplerinden ziyade sonuçlarındandır. Dünyada olup bitenin asıl sebebi insan soyudur. Bizim yaptıklarımız doğal bir süreç sonucunda kapitalizmi doğurur. Gerçi sebep sonuç ilişkisi diye de bir şey var. Erotik bir ilişki, yapış yapış, vıcık vıcık, emmeli gömmeli.
Güçlü olma arzusu canlıların özünde var. Alfa erkeği olmak herkesin arzusudur! Kapitalizmin bir getirisi değil! Fakat çağımızda Alfa Erkeği olmanın bir yolu da sağlam nakit paraya sahip olmaktan geçiyor. Para medeniyettir, medeniyettir para. Kahrolsun kapitalizm yaşasın U2! Bono o kolormatik gözlükleri Sümerbank'tan mı alıyor sanıyorsunuz? Dünya barışından ekmek yiyor işte adam. Yazının arasında sosyolojik, demografik ve kentsel ibarelerini sıkıştırsam daha mı uzman gözükürdüm? Yoksa ben de yazının sonunu Michael Sikkofield gibi masona, illuminatiye mi bağlasaydım acaba. Böyle çok ilgi çekici olmadı gibi. Hail Lord Cthulhu!
Etiketler:
akp,
Alaturka,
Kamyon yazıları,
Kapitalizm,
Moda
21 Ağustos 2012 Salı
Kurumsal Balıkçı
Deniz diye başlıyorum yazıya dikkat et hacı burda kendimizi de itin gtune sokuyoruz.Yaz bitiyor sor tatil yaptın mı diye?Hayır.Amacım burda beyaz yakalılar gibi çok yoğun çalışıyoruz tatile gitmeye fırsat yok gibi bıdıbıdı yapmak değil.İstemeden yapmak zorunda olduğumuz çok şey var şimdi saymayı denesen aklına 4-5 madde gelir fakat kendini bir gün şartlandırıp bugun yapmak istemediğim her şeyi not alacağım desen belki 60-70 madde yazarsın.Sabah erken kalkmak ile başlayıp gece yine çok içtim lan diye biten günler yaşıyorum ben.An itibariyle tarih 21 Ağustos saat 20.32 İstanbuldayım bu sıcakta ne işim var lan benim burda bu saatlerde benim deniz kenarında rakı-bira-cin içiyor olmam lazım hatta sabaha kadar o deniz kenarında oturup yarın öğlen 2-3 gibi uyanmam lazım yapmak istediklerim bunlar ama yarın olacaklar şu şekilde 07.00 uyan işe git çalış 23.00 eve geri dön kayıp bir gün daha.Şartlar bunu gerektiriyor ama şimdiden yoğun tempoda çalışmaya alıştırıyoruz bünyeyi ileride 'işler yoğun fırsat bulamadık tatile gitmeye'demek için devamı zaten bıdıbıdı.Beklentiyi düşürmek lazım hacı özeniyorum lan balıkçılara ne güzel hayat lan dedim bunların ki.Şimdi karşıma 2 balıkçı getirsen onlar da bıdıbıdı yaparsa bu sefer bunlarında hayatı hayat değil ha diyebilirim orası ayrı,o yüzden onların hayatı en iyisiymiş gibi düşünmeye devam ediyorum ben.Bir de ido gerçeği var hayattan soğuttunuz be amk zaten canım sıkkındı üç buçuk saatte geldik iki saatlik yolu.Gerçi arta kalan birbuçuk saatte düşünmeye başladım balıkçıları adamın yanından 400 kişi geçiyoruz boktan bir feribotla dayının umrunda değil olaya anlam katmak için söylemiyorum ama balıkçı dayı çok sağlam içiyordu rakıyı.Siz hepiniz gidin işinize gücünüze benim işim zaten bu der gibi .
14 Ağustos 2012 Salı
Yangın merdiveninden kaçıyorum izimi sürmeyin!
Aylardan Ramazan ayı. Allah'a şükür ve şuku sunmak için mükemmel bir zaman. Elindekilerle yetin, Allah'a şükret ve önünden ye. Az izin, çok iş, maksimum verimlilik. Tüm bu beklentiler motor yağı performansından değil, insan evladından.
Çalışmak yaşamın arasında yapılması gereken bir yan faaliyetken, yaşamak çalışmaktan geriye kalan kısıtlı zamanın arasına sokuşturuverilen "boş" vakittir. Zaten en başından bir kere, çalışmadığın zaman dilimine boş vakitler sözcük öbeğini uygun görmek sıkıntılı bir mantıktır. Herhangi bir iş verenin işim olmadığı vakitler sıkılacağımı düşünmesini istemem. Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.
İzin isteme sıkıntısı. İşe geç gelirsin ayıplanırsın, akşam çalışır ve işten geç çıkarsın yorumsuz, isimsiz, duyarsız geceler. Ya ben 3 gün izin alacaktım da, Allah belamı versin benim, evet, öyle demek istemezdim ama biraz iş dışında bir şeyler yapsam, etsem dedim ben, yani ne haddime biliyorum da. Şüpheli gözler, ee nereye gidiyorsun.
Tatilde ola ki metrobüs etkisini özlersem, diskoya gideceğim. Kalabalık ve sıkışık ortamda elimi,kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Disko değil gece kulübü!!! Gece kulübü nedir ya, Playboy veri veri private blue night ovv yee beybi kuşağı gibi. Duyan da Heff Hugner'ın VIP konuğu sanacak bizi. Oysa öyle değil bangır bangır Soner Sarıbıdıbıdı çalıyor içerde, duyuyorsun işte. Bağrı açık gömlekliler Redbull-Votka içiyor. Snıff snıfff...Burası güneş kremi kokuyor. Kimi kandırıyorsun...
Çalışmak yaşamın arasında yapılması gereken bir yan faaliyetken, yaşamak çalışmaktan geriye kalan kısıtlı zamanın arasına sokuşturuverilen "boş" vakittir. Zaten en başından bir kere, çalışmadığın zaman dilimine boş vakitler sözcük öbeğini uygun görmek sıkıntılı bir mantıktır. Herhangi bir iş verenin işim olmadığı vakitler sıkılacağımı düşünmesini istemem. Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.
İzin isteme sıkıntısı. İşe geç gelirsin ayıplanırsın, akşam çalışır ve işten geç çıkarsın yorumsuz, isimsiz, duyarsız geceler. Ya ben 3 gün izin alacaktım da, Allah belamı versin benim, evet, öyle demek istemezdim ama biraz iş dışında bir şeyler yapsam, etsem dedim ben, yani ne haddime biliyorum da. Şüpheli gözler, ee nereye gidiyorsun.
Tatilde ola ki metrobüs etkisini özlersem, diskoya gideceğim. Kalabalık ve sıkışık ortamda elimi,kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Disko değil gece kulübü!!! Gece kulübü nedir ya, Playboy veri veri private blue night ovv yee beybi kuşağı gibi. Duyan da Heff Hugner'ın VIP konuğu sanacak bizi. Oysa öyle değil bangır bangır Soner Sarıbıdıbıdı çalıyor içerde, duyuyorsun işte. Bağrı açık gömlekliler Redbull-Votka içiyor. Snıff snıfff...Burası güneş kremi kokuyor. Kimi kandırıyorsun...
10 Ağustos 2012 Cuma
Balkonsuz Ev Saçsız Cüneyt Arkın'a Benzer
Dün Dikilitaş'ın sarp yokuşundan aşağı iniyorum. Halı sahadan çıkmışım yorgunum, akşam 11 buçuk olmuş. Yürürken sağ tarafımda balkonda yerde oturan,uzanan kızlar gördüm, muhabbet ediyorlardı. Onları görünce aklıma gündüz okuduğum Umut Sarıkaya karikatürü geldi. Bu karikatürde Godzilla şehire saldırıyordu herkes balkonda çömelmiş umarsız bir şekilde karpuz yiyor ya da çay içiyordu. İnsanlar balkonda yerde oturur mu lan demiştim kendi kendime. İşte akşam gördüm ki oturuyorlarmış. 2 dakika sonra yokuştan biraz daha indim beyaz atletle oturan işçi çayını demlemiş sandalyesini taburesini çıkarmış inşaatın girişinde arkadaşıyla sohbet ediyor. Biraz daha yürüdüm sol tarafımda tıkış tıkış, bayık, karma karışık kokular yayan sıcak nargile kafeye tıkılan insanlar, sağımda sokakta yere yorganı sermiş uyuyan bir teyze ve yanında kaldırımda çekirdek çitleyip muhabbet eden iki kadın. Hava da güzel esiyor. Tekrar bir sağıma soluma baktım. Solda nargile kafedekiler sıkışık masaların verdiği gerginlikle dumandan terliyorlar, diğer tarafta kaldırımdakiler serin serin sohbet edip şen kahkahalar atıyorlardı.
Hava almak için balkona çıkarsın. Balkon akşamları eser. Olayı budur. Fakat Türkiye'de çoğu balkon kiler gibi kullanılmaktadır. Balkon kapattırılır, turşu ve salça burada depolanır. Balkonlar kapalı, pimapenleri yaptırdık, kafalar rahat. Kışın artık oradan soğuk da fazla üfürmeyecek. Pencereleri kapat, balkonu izole et, geç içeri klimayı kökleyip televizyonu aç. Dışarısı efil efil esiyor ama sen evin içerisinde vantilatörün karşısında Bodrum'da hangi ünlü hangi ünlüyle çakışıyor onu izle.
Piknik yapan, balkonda yerde oturan, akşam sahilde çekirdek çitleyen veya parkta oturup bira içen kimse ve kimseler neden bayağı, basit veya berduş insanlar olarak görülür. Nargile kafede esmeyen köşede 2 kişilik koltuğa 3 kişi sıkışmak daha mı güzel? Balkonda oturan, çimlerde yayılan kişiyi salkım saçak ve banal gör. Sen daha hauğus (house) kafede masa kovala. Sıcak nargile buharı ve sıkışık masalar mı, püfür sokak masası mı? Delgeç koyuluğundaki en az iki liralık çayı sipariş vermek adına garsonun görüş alanına girme çabalarında türlü hokkabazlıklar yapmak...Almayayım.
Kabul ediyorum iş çıkış saatlerinde metrobüs tatsız oluyor. Özellikle Zincirlikuyu zombilerin şafağına benziyor. Yürümek için düz adımlar değil, penguen misali yanlara salınarak yürümek gerekiyor. Bu hafta başları sanırım, Zincirlikuyu'da metrobüs kapıları açtı ve bizi saldı. İsyan ederek çıkan bir abla "öff zaten leş gibi de kokuyorsunuz" dedi. Artık kime dedi, niye dedi bilmiyorum ama hatun orada Danny Granger kafası( basketbol şampiyonası için Türkiye'ye geldiğinde Türkler eşek ölüsü gibi kokuyor demişti) yaşadı. İçindeki Sözcü gazetesi okurluğunu kustu. Aylar önce metrobüse binmekte geç kalmış, götünü bir koltuğa oturtamadığı için bu insanların eğitilmesi şart canım böyle olmaz seminerleri veren 2 moruk da insanları benzer bir aşağılama gayreti içine girmişti. Sizin dışınızda herkes kokuyor, herkes cahil ve eğitilmesi gerekiyor, herkes göt ibne orospu çocuğu. Dünya göt olmuş haberimiz yok. Eğit beni babam.
Moda olayına hiç bir zaman sempatiyle yaklaşamadım. Şu uzun şort mayo olayına da hiç ısınamadım. Çok değil şundan 10 sene öncesinde, diz altı şort giyip denize yaldır yaldır koşanlara, donla denize girenle aynı muameleyi yapıyorduk, o kişileri "yobaz" olarak kategorize ediyorduk. Billabong "yobaz" mayosu yapınca ama bayıla bayıla aldın. Hayırdır? Beyaz atlet mi? Ay Berksin çok krosun. Tank top giyince öyle demiyorsun ama? Neden Tank Top dediğin şey de en nihayetinde pahalı bir atlet. Bir atlete 20 liradan fazla verince, aaa ama Berksin bu atlet seni çok yapılı, hoş göstermiş. Çok tatlısın beni arabanla gezdir.
Pencereden bakan insan basit, meraklı ve bayağı insandır? Pencere başında eski usul takip mekanizmaları ayıplanırken, yeni usul sosyal medya takipçiliği "modern" insanın içinde bulunması öngörülen mecralar olarak görülüyor. Geçen bir haber okudum şey diyo "Facebook'u olmayan insandan korkun psikopat olabilir". Bizim ofisin yarısının Facebook hesabı yok ben boku yedim o zaman. Kendini "modern hayatın sesi" olarak tanımlayan İstinye Park insanı balkonunu pimapenleyip, perdesini kapatıp, kendini dışardan izole ederek laptop başında kendini birey yaparken, giriş merdiveninde balkonda oturan anlamaz&bilmez&algılayamaz insan günün keyfini dışarıdakilerle paylaşıyor. Burada kim muhafazakar ve kapalı kapılar ardında yaşıyor?
Türkiye vatandaşları teknolojiyi, özellikle mobil teknolojiyi çok yakında takip ediyor. Fakat iş teknolojiyi eleştirmeye geldiğinde onlar bizi mecbur etti, teknoloji hayatımızı yapay bir hale bürüdü deniyor. Teknoloji geldi, ilerledi ve bizi mahkum etti. Ağam paşam isyanda. Tüm bu lafları söylerken gözlerini telefonunun ekranından ayırmıyor. Çünkü çok acil, önemli, şuan halledilmesi gereken, dünyaya yaklaşan bir cisim var ve o telefonla bu devasa gök taşını etkisiz hale getirmeye çalışıyor.Teknolojinin yan etkilerinden dem vurup nefret kusarken, yeni çıkan her ürüne tampon takibi yapmak biraz ikiyüzlülük oluyor.
İstanbul'un havası artık kirli burada yaşanmaz. Trafik ömrü bitiriyor. Fısss. Abi benim sprey deodorant bitmiş seninkinden alıyorum. Terli vücuda soğuk sprey teması. Ben çıkıyorum, senin arabayı alıyorum bu arada, şimdi benim jiple park yeri bulamam. Sen de benim jipi al bugün istersen, anahtar odamda klimanın altındaki çekmecede. Görüşürüz.
Hava almak için balkona çıkarsın. Balkon akşamları eser. Olayı budur. Fakat Türkiye'de çoğu balkon kiler gibi kullanılmaktadır. Balkon kapattırılır, turşu ve salça burada depolanır. Balkonlar kapalı, pimapenleri yaptırdık, kafalar rahat. Kışın artık oradan soğuk da fazla üfürmeyecek. Pencereleri kapat, balkonu izole et, geç içeri klimayı kökleyip televizyonu aç. Dışarısı efil efil esiyor ama sen evin içerisinde vantilatörün karşısında Bodrum'da hangi ünlü hangi ünlüyle çakışıyor onu izle.
Piknik yapan, balkonda yerde oturan, akşam sahilde çekirdek çitleyen veya parkta oturup bira içen kimse ve kimseler neden bayağı, basit veya berduş insanlar olarak görülür. Nargile kafede esmeyen köşede 2 kişilik koltuğa 3 kişi sıkışmak daha mı güzel? Balkonda oturan, çimlerde yayılan kişiyi salkım saçak ve banal gör. Sen daha hauğus (house) kafede masa kovala. Sıcak nargile buharı ve sıkışık masalar mı, püfür sokak masası mı? Delgeç koyuluğundaki en az iki liralık çayı sipariş vermek adına garsonun görüş alanına girme çabalarında türlü hokkabazlıklar yapmak...Almayayım.
Kabul ediyorum iş çıkış saatlerinde metrobüs tatsız oluyor. Özellikle Zincirlikuyu zombilerin şafağına benziyor. Yürümek için düz adımlar değil, penguen misali yanlara salınarak yürümek gerekiyor. Bu hafta başları sanırım, Zincirlikuyu'da metrobüs kapıları açtı ve bizi saldı. İsyan ederek çıkan bir abla "öff zaten leş gibi de kokuyorsunuz" dedi. Artık kime dedi, niye dedi bilmiyorum ama hatun orada Danny Granger kafası( basketbol şampiyonası için Türkiye'ye geldiğinde Türkler eşek ölüsü gibi kokuyor demişti) yaşadı. İçindeki Sözcü gazetesi okurluğunu kustu. Aylar önce metrobüse binmekte geç kalmış, götünü bir koltuğa oturtamadığı için bu insanların eğitilmesi şart canım böyle olmaz seminerleri veren 2 moruk da insanları benzer bir aşağılama gayreti içine girmişti. Sizin dışınızda herkes kokuyor, herkes cahil ve eğitilmesi gerekiyor, herkes göt ibne orospu çocuğu. Dünya göt olmuş haberimiz yok. Eğit beni babam.
Moda olayına hiç bir zaman sempatiyle yaklaşamadım. Şu uzun şort mayo olayına da hiç ısınamadım. Çok değil şundan 10 sene öncesinde, diz altı şort giyip denize yaldır yaldır koşanlara, donla denize girenle aynı muameleyi yapıyorduk, o kişileri "yobaz" olarak kategorize ediyorduk. Billabong "yobaz" mayosu yapınca ama bayıla bayıla aldın. Hayırdır? Beyaz atlet mi? Ay Berksin çok krosun. Tank top giyince öyle demiyorsun ama? Neden Tank Top dediğin şey de en nihayetinde pahalı bir atlet. Bir atlete 20 liradan fazla verince, aaa ama Berksin bu atlet seni çok yapılı, hoş göstermiş. Çok tatlısın beni arabanla gezdir.
Pencereden bakan insan basit, meraklı ve bayağı insandır? Pencere başında eski usul takip mekanizmaları ayıplanırken, yeni usul sosyal medya takipçiliği "modern" insanın içinde bulunması öngörülen mecralar olarak görülüyor. Geçen bir haber okudum şey diyo "Facebook'u olmayan insandan korkun psikopat olabilir". Bizim ofisin yarısının Facebook hesabı yok ben boku yedim o zaman. Kendini "modern hayatın sesi" olarak tanımlayan İstinye Park insanı balkonunu pimapenleyip, perdesini kapatıp, kendini dışardan izole ederek laptop başında kendini birey yaparken, giriş merdiveninde balkonda oturan anlamaz&bilmez&algılayamaz insan günün keyfini dışarıdakilerle paylaşıyor. Burada kim muhafazakar ve kapalı kapılar ardında yaşıyor?
Türkiye vatandaşları teknolojiyi, özellikle mobil teknolojiyi çok yakında takip ediyor. Fakat iş teknolojiyi eleştirmeye geldiğinde onlar bizi mecbur etti, teknoloji hayatımızı yapay bir hale bürüdü deniyor. Teknoloji geldi, ilerledi ve bizi mahkum etti. Ağam paşam isyanda. Tüm bu lafları söylerken gözlerini telefonunun ekranından ayırmıyor. Çünkü çok acil, önemli, şuan halledilmesi gereken, dünyaya yaklaşan bir cisim var ve o telefonla bu devasa gök taşını etkisiz hale getirmeye çalışıyor.Teknolojinin yan etkilerinden dem vurup nefret kusarken, yeni çıkan her ürüne tampon takibi yapmak biraz ikiyüzlülük oluyor.
İstanbul'un havası artık kirli burada yaşanmaz. Trafik ömrü bitiriyor. Fısss. Abi benim sprey deodorant bitmiş seninkinden alıyorum. Terli vücuda soğuk sprey teması. Ben çıkıyorum, senin arabayı alıyorum bu arada, şimdi benim jiple park yeri bulamam. Sen de benim jipi al bugün istersen, anahtar odamda klimanın altındaki çekmecede. Görüşürüz.
6 Ağustos 2012 Pazartesi
Kent Komandoları
Tarihte isimleri geçen kahramanların bir çoğu sakallı-bıyıklı adamlardır. "Gerçek" kahramanın tıraşla, losyonla işi olmaz. Tıraş olmaya vakti bile olmaz. Spor salonlarında badi yapıp, göğüs kıllarını tıraş etmez. Malkoçoğlu, Battal Gaziye göğüste kaç kilo basıyorsun abi diye sormaz.(gerçi aynı yıllarda yaşamadıkları için soramaz da)Balta ve kılıç sallayarak, düşman peşinde atlayıp, zıplayarak, herhangi bir antrenörle çalışmadan "gerekli" kaslarını geliştirirler.
Tüm bu düşünceleri yeni nesil askerleri heveslendirmek için piyasaya sürülen "Rambo" altüst etmiştir. Kastan gömleklere sığamayan, en zorlu çamurlu arazide bile tıraşını ihmal etmeyen kahramanlar ortaya çıkmıştır...
Conan, Rambo,Batman, Superman, Spiderman yüzyılın kurtarıcıları oldu. Çizgi romanların sinek-kaydı tıraşlı, kare çeneli süper kahramanları Leonidas'ın, Che'nin sakallarını yoldu.
Süper kahramanlarda Antik Yunan uygarlığına bir dönüş olduğunu sezinliyorum. Açıp bakarsanız Perseus da tıraşlı Wall Street'den çıkma bir kolejli gibidir. Gerçi bir diğer antik kahraman Herkül genelde sakallı tasvir edilmiştir. Herkül abimiz sadece çekilen dizilerde, filmlerde damat tıraşıyla boy gösterir, yoksa molla sakallı, işinde gücünde bir delikanlıdır. Herkül 3 başlı cehennem köpeği "Cerberus"'u boğazlarken yarın giyeceği süper kahraman taytının ütüsünü düşünmemiştir. Şimdilerde ise vücutları terbiye edilmiş, yolunmuş tavuk misali tüysüz, pazılı spor salonu müdavimleri filmlerde maceradan maceraya koşmaktadır.
Bacaklarına taş bağlayıp zıp zıp zıplayan, kayalara yumruk sallayarak antrenman yapan Cüneyt Arkın nerede, protein tozu içip, yağ-kas oranından dolayı gözüne uyku girmeyen Vin Diesel nerede. Sorarım.
Tüm bu düşünceleri yeni nesil askerleri heveslendirmek için piyasaya sürülen "Rambo" altüst etmiştir. Kastan gömleklere sığamayan, en zorlu çamurlu arazide bile tıraşını ihmal etmeyen kahramanlar ortaya çıkmıştır...
Conan, Rambo,Batman, Superman, Spiderman yüzyılın kurtarıcıları oldu. Çizgi romanların sinek-kaydı tıraşlı, kare çeneli süper kahramanları Leonidas'ın, Che'nin sakallarını yoldu.
Süper kahramanlarda Antik Yunan uygarlığına bir dönüş olduğunu sezinliyorum. Açıp bakarsanız Perseus da tıraşlı Wall Street'den çıkma bir kolejli gibidir. Gerçi bir diğer antik kahraman Herkül genelde sakallı tasvir edilmiştir. Herkül abimiz sadece çekilen dizilerde, filmlerde damat tıraşıyla boy gösterir, yoksa molla sakallı, işinde gücünde bir delikanlıdır. Herkül 3 başlı cehennem köpeği "Cerberus"'u boğazlarken yarın giyeceği süper kahraman taytının ütüsünü düşünmemiştir. Şimdilerde ise vücutları terbiye edilmiş, yolunmuş tavuk misali tüysüz, pazılı spor salonu müdavimleri filmlerde maceradan maceraya koşmaktadır.
Bacaklarına taş bağlayıp zıp zıp zıplayan, kayalara yumruk sallayarak antrenman yapan Cüneyt Arkın nerede, protein tozu içip, yağ-kas oranından dolayı gözüne uyku girmeyen Vin Diesel nerede. Sorarım.
2 Ağustos 2012 Perşembe
Rakı vs Yeşil çay
Geçen cumartesi Ugarokk ile içiyoruz,ayıptır söylemesi rakı içiyoruz.Balkona kurduk sofrayı aldık mezeleri aldık köfteyi Ugarokk on numara pişirmiş köfteleri tam akşamcı modundayız muhabbet on numara şarkılar güzel,buraya kadar size ne tabi amk orası ayrı.
Neden içiyorsun sorusuna maruz kalan var mı lan aranızda ? İnsana neden içiyorsun diye sormak,neden kitap okuyorsun,neden müzik dinliyorsun,neden film izliyorsun gibi soruları sormakla aynı hacı.Hadi diyelim arkadaş çok iyi niyetli alkol zararlı vs vs o yüzden soruyor sigara içerken neden sigara içiyorsun diye soranla karşılaştınız mı lan ?
Neden bir niyet arıyorsunuz lan içenlerde mutlu olur içer,üzülür içer,maç izler içer,belgesel izler içer,yorgundur içer,uyumak için içer,düşünmek için içer,yolculukta içer,kafa dağıtmak için içer.Karaciğer böbrek ayağına zararlı demeyin,ne yediğinizi bilmiyorsunuz lan,hamburgeri ye cola yı iç,iş beyaz peynirle rakıya geldiğinde zararlı.Nah zararlı.Daha iyi besleniyoruz lan biz senden sen takıl yeşil çayınla,corn flakesinle biz sana soruyormuyuz lan neden yeşil çay içiyorsun diye sorsak emin ol vereceğin cevaplar mide bulandırır.Hazmı kolaylaştırıyor,zinde uyanıyorum(zinde uyanıp ne yapacaksa amk biz zinde uyanmıyoruz ama yine mecburen zinde uyanmış gibi takılıyoruz şirkette),kilo veriyorum aranıza yeşil çayın tadını seven varsa onu rakı içmeye davet ediyorum emin ol birader rakının tadı çok daha acı ama çok daha güzel.
Bir de ayarında içenler var 1 dubleden ayar mayar olmaz amk kandırmayın lan kendinizi hem içerim hem sağlıklı yaşarım modundakilere sesleniyorum adam gibi muhabbete katılamıyorsan içme lan hiç içme veya oturma rakı masasına burda amacım rakı masası ve klişe raconları yazmak değil hacı.Rakının kokusunu sevmiyorum ama tadı güzel diyenler bu nasıl bir ikilem lan içmeden otur köşende ama içenlere 'nasıl içiyorsunuz bunu yeaa' diye sorup can sıkma masaya yancılık yapma.
Biz sizin kuşburnunuzu,ıhlamurunuzu,yeşil çayınızı,domates suyunuzu yadırgayıp sormuyorsak neden bunları içiyorsunuz diye siz de bizi yadırgayıp sormayın,sen sağlıklı,organik beslen biz sağlıksız beslenelim,sen bizden 10 sene daha fazla yaşa artık ne bok yiyeceksen o 10 senede.Bir de rakı masasında .mcık .amcık konuşanlar var onlar bir dahaki yazıda yerlerini alacaklar.Selametle
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















