31 Ağustos 2012 Cuma
Paket program
Beni izlediğim filmden, okuduğum kitaptan, giydiğim pabuçtan tanı ki seninle hiç iletişim kurma zahmetine girmeyeyim. Fark etmeden eskortlara benziyoruz. İnternet sayfalarına en beğendiğimiz özelliklerimizi yazıp müşteriyi bekliyoruz. Temizlik şirketi, mikrodalga, çamaşırhane, yemeksepeti ve hazır yemekler gibi "hazır ahbap" ol benim için. Hmm bu kadınla bu adamla zevklerimiz uyuşuyor o zaman bir arkadaşlık tecrübe edebiliriz. Vaktim yok, zamanım kısıtlı devrinde aceleyle yerine getirilmesi gereken sosyalleşme için mükemmel bir fikir. Yarın öbür gün geriye dönüp bakınca otobüsün kayışını kaç kere kavradığını, oturduğun araba koltuğunun dokusunu ezbere bildiğini fark edecek fakat hali hazırda kazığa oturmuş olacaksın. Trafikte geçen bir ömürde cobragüleryüz otobüslerini insanlardan daha iyi tanıdığını anlayacaksın. Oysa dakikaları, saatleri bir kenara bırakıp cin-tonik yudumlasak zamanın nasıl geçtiğini havanın kararmasından veya güneşin doğmasından anlasak fena mı olurdu... Aslında zamanı hiç hissetmesek daha da iyi. Zaman bir siktir olup gider misin? İşte bunlar hep seks...
29 Ağustos 2012 Çarşamba
Elma değil ispirto
yarın öbür gün elma yemeyi yasaklasalar ya da elma yiyenleri hor görseler ayıplasalar o elmayı yemeyeceksiniz hatta o elmayı kötüleyeceksin. ya da o elmayı "gerekli" ortamda dozunda yiyeceksin, elmayı en güzel ben yerim diyeceksin, elmayı ayarında yemelisin moruk şeklinde öğütler verip elma şişede durduğu gibi durmuyor diyeceksin. bırak adam istediği elmayı, naneyi, mojitoyu yesin içsin baksın dalgasına. onun her yudumla keyiften sinirleri gevşerken sen Çamlıca gazoz içip boyuna geğir emi?
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Bir çift meme; Femen
Bir çoğunuz feminist bir örgüt olan Femen'i biliyorsunuzdur. Euro 2012'in açılış gününde de eylem yapmışlardı. Hürriyet internet gazetesi gibi pop-up cenneti mecralarda "Femen gene yaptı yapacağını bakınız meme!" benzeri başlıklarla bu aktivistleri hatırlarsınız. Yandaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi memeleri açmak suretiyle dünyada olup biten olayları protesto etmektedirler. Yalnız benim anlamadığım şu, dikkat çekmek istediği nokta kadınların seks objesi olarak kullanılması olan feminist bir örgüt neden gidip memeleri açar. Benim kafamda Femen feminist bir örgütten ziyade AXE reklamlarının devamıdır. Gerçi tepki tepkidir devinimsizlikten daha etkili olabilir. Haberlerde Femen'in eylemleriyle ile karşılaştığınızda ellerinde taşıdıkları pankartları hiç okudunuz mu? Evet memelere baktınız biliyorum. Evet ben de memelere baktım. Sana diyorum yandaki memelere bakmayı biraz kes de beni dinle az bir biraz. Merak ettim kurucusu kimdir bu Femen'in diye 1984 doğumlu bir hatunmuş. Kim niye destekler ki böyle bir grubu çözemedim. Ukraynada'ki kadınların seks işçisi olarak algılanmasını kim memeyle protesto eder ki? Bu Femen'in arkasında kim var merak ederim. Kim öder bu memelerin ekmeğini suyunu. Femen'in amacı seks köleliğini eleştirmekten ziyade seks turizmi reklamı oluyor. Memeleri açıp Hristiyanlık karşıtı eylemler falan yapıyorlar sanki İsa meme sevmezmiş gibi. Valla ben memeye bakar yoluma devam ederim arkadaş.
23 Ağustos 2012 Perşembe
Jölenin toplumsal etkisi
Bir ara hiç bir popçu jölesiz kamera karşısına çıkmıyordu dolayısıyla velet de bakkala jölesiz gitmiyordu. 90'lı yıllarda jöle satışları birden bire patlamıştı, nineler dedeler bile "oğlum! kızım! bana bakkaldan o cöle midir nedir ondan al gel" demeye başlamıştı. Neyse ki bir hevesti geçti. Milletin kafada saç kalmayınca biraz akıllar başa geldi. Moda işte böyle bir şeydir. Ünlü simalar, modacılar, popüler figürlerin yaptığı, giydiği, söyledikleri moda olur ve yeni bir akım (trend) ortaya çıkar. Bu akım/moda gittikçe yayılır ve halka iner. İlk önce ekonomik durumu iyi olanlar bu modalara ulaşabilir. İlk etapta o modaya ulaşabilmek bir ayrıcalık olarak görülür. Bir süre sonra bu modanın korsanı, ucuzu, kopyası çıkar ve tüm halka yayılır. Şapka devrimi gibi ya la. İki gün önce sende fes giyiyodun şimdi taktın kasketi, şapkayı hemen götün kalktı Gürbüzhan oğullarından Oğuz bey. En nihayetinde, popüler figürler herkesin bu moda akımını takip etmesinden rahatsız olup tekrar "farklı" bir moda ile çıkagelir. Bu döngü böyle sürer gider. Ünlü olan giyer moda olur, ekonomik geliri iyi olan benzerini alır, daha sonra kopyaları çıkar fiyatlar düşer herkes alır, sonra hoop moda değişir kalan moda demode olur, tekrar yeni bir akım ortaya çıkar. Demode kalan "eski" moda artık modern olmaktan çok uzaktır. Bütün halka yayılan moda tabi ki tüm bu süreçlerden geçerken değişime uğrar ve ortaya "apaçi" veya "kro" benzeri olarak etiketlenen modayı pazardan takip etmeye çalışan insan tipleri ortaya çıkar.
Daha önce de sövmüştüm, gene söveceğim "modern" kelimesinin leblebi gibi kullanılması durumuna... Bence modernizm kamyon yazılarının yasaklanıp standartlaştırılması, arabesk müziğin devlet televizyonunca yayından kaldırılıp yer altına inmesidir. Eskileri yad edenin yasaklanması, alaturka diye değerlendirilen kültürün modernden dışlanması idealize edilen düzenektir.
Gelenekselin karşıtı modernmiş gibi algılanmaktadır. Gerçekte ise "modern" kelimesi gelenekselin tam karşıtı bir kavram değildir. "Modern" kelimesi hakkındaki düşüncelerimi aşağılarda bir yerde yer alan "Bir Gün Mutlaka" yazısında yazmıştım sanırsam. Bakayım... evet yazmışım bir şeyler.
Ne demiştim "Modern" kelimesi çok sık ve gereksiz kullanılıyor. Bu şekilde de modern kavramının içi fazlasıyla boşaltılıyor. "Kapitalizm" kelimesinin de "modern" kelimesine benzer bir sıklıkta ve genellemede kullanılmakta olduğunu görüyorum. Abi İddaa'da tek maçtan yattım. Hep o kapitalizm yüzünden. Dayı çay çok koyu olmuş rica etsem biraz açar mısın. Kapitalizmin oyunları. Usta enselerden biraz al, biraz da favorileri düzelt. Uu beybi kappi kappi. Kapitalizmden neden yeni ortaya çıkmış bir kavram gibi bahsediliyor, yoksa milletin kolayına mı geliyor bu şekilde gündelik pratiklere atfetmek. Tıpkı trafikte,gündelik yaşamda gerçekleşen her olumsuzlukta akepeye sövmek gibisinden. Kapitalizm kelimesi çok genel kullanılıyor, tüm kavramların bir bütünü gibi cümle içinde hem özne, hem yüklem, hem de bir fiil olabiliyor. Kapitalizm kapitali kapti. Dünya gezegeni çok kalabalık bir nüfusa sahip olduğu için her saniye olaylar olaylar gerçekleşiyor. Ve biz tüm bu olayları allem edip kallem edip bir şekilde kapitalizme bağlıyoruz. Dünyadaki her türlü olayı kapitalizme bağlama potansiyeline sahibiz. Bir ara Penguen dergiside Emrah Ablak'ın "bence .... insanın kendine yakışanı giymesidir" diye bir bölümü vardı, ona benziyor bu muhabbet. Bence kapitalizm insanın kendine yakışanı giymesidir. Gerçi aslında, bence kapitalizm insan kendisine yakışıp, yakışmadığına bakmadan giyinmesidir o da ayrı.
Neyse ne diyorduk. Kapitalizmin sanata, kültüre, siyasete, spora, ekonomiye ve topluma başka başka yansımaları mevcuttur. Belki de tüm bu alanların ortak yönü sadece hızlı tüketim mantığınca süre gelmeleridir. Gerçi, tüketim konusunu kapitalizmden ziyade postmodernizme bağlamak daha doğru bir davranış olur. Çünkü tüm bu tüketim agresyonunu içeren akım postmodernizmdir. Bilmiyorum belki de değildir hemen bir yargıya varmayalım :) Bakıyorum da hemen gaza geldiniz.
Kapitalizm dünyada yaptıklarımızın temel sebeplerinden ziyade sonuçlarındandır. Dünyada olup bitenin asıl sebebi insan soyudur. Bizim yaptıklarımız doğal bir süreç sonucunda kapitalizmi doğurur. Gerçi sebep sonuç ilişkisi diye de bir şey var. Erotik bir ilişki, yapış yapış, vıcık vıcık, emmeli gömmeli.
Güçlü olma arzusu canlıların özünde var. Alfa erkeği olmak herkesin arzusudur! Kapitalizmin bir getirisi değil! Fakat çağımızda Alfa Erkeği olmanın bir yolu da sağlam nakit paraya sahip olmaktan geçiyor. Para medeniyettir, medeniyettir para. Kahrolsun kapitalizm yaşasın U2! Bono o kolormatik gözlükleri Sümerbank'tan mı alıyor sanıyorsunuz? Dünya barışından ekmek yiyor işte adam. Yazının arasında sosyolojik, demografik ve kentsel ibarelerini sıkıştırsam daha mı uzman gözükürdüm? Yoksa ben de yazının sonunu Michael Sikkofield gibi masona, illuminatiye mi bağlasaydım acaba. Böyle çok ilgi çekici olmadı gibi. Hail Lord Cthulhu!
Daha önce de sövmüştüm, gene söveceğim "modern" kelimesinin leblebi gibi kullanılması durumuna... Bence modernizm kamyon yazılarının yasaklanıp standartlaştırılması, arabesk müziğin devlet televizyonunca yayından kaldırılıp yer altına inmesidir. Eskileri yad edenin yasaklanması, alaturka diye değerlendirilen kültürün modernden dışlanması idealize edilen düzenektir.
Gelenekselin karşıtı modernmiş gibi algılanmaktadır. Gerçekte ise "modern" kelimesi gelenekselin tam karşıtı bir kavram değildir. "Modern" kelimesi hakkındaki düşüncelerimi aşağılarda bir yerde yer alan "Bir Gün Mutlaka" yazısında yazmıştım sanırsam. Bakayım... evet yazmışım bir şeyler.
Ne demiştim "Modern" kelimesi çok sık ve gereksiz kullanılıyor. Bu şekilde de modern kavramının içi fazlasıyla boşaltılıyor. "Kapitalizm" kelimesinin de "modern" kelimesine benzer bir sıklıkta ve genellemede kullanılmakta olduğunu görüyorum. Abi İddaa'da tek maçtan yattım. Hep o kapitalizm yüzünden. Dayı çay çok koyu olmuş rica etsem biraz açar mısın. Kapitalizmin oyunları. Usta enselerden biraz al, biraz da favorileri düzelt. Uu beybi kappi kappi. Kapitalizmden neden yeni ortaya çıkmış bir kavram gibi bahsediliyor, yoksa milletin kolayına mı geliyor bu şekilde gündelik pratiklere atfetmek. Tıpkı trafikte,gündelik yaşamda gerçekleşen her olumsuzlukta akepeye sövmek gibisinden. Kapitalizm kelimesi çok genel kullanılıyor, tüm kavramların bir bütünü gibi cümle içinde hem özne, hem yüklem, hem de bir fiil olabiliyor. Kapitalizm kapitali kapti. Dünya gezegeni çok kalabalık bir nüfusa sahip olduğu için her saniye olaylar olaylar gerçekleşiyor. Ve biz tüm bu olayları allem edip kallem edip bir şekilde kapitalizme bağlıyoruz. Dünyadaki her türlü olayı kapitalizme bağlama potansiyeline sahibiz. Bir ara Penguen dergiside Emrah Ablak'ın "bence .... insanın kendine yakışanı giymesidir" diye bir bölümü vardı, ona benziyor bu muhabbet. Bence kapitalizm insanın kendine yakışanı giymesidir. Gerçi aslında, bence kapitalizm insan kendisine yakışıp, yakışmadığına bakmadan giyinmesidir o da ayrı.
Neyse ne diyorduk. Kapitalizmin sanata, kültüre, siyasete, spora, ekonomiye ve topluma başka başka yansımaları mevcuttur. Belki de tüm bu alanların ortak yönü sadece hızlı tüketim mantığınca süre gelmeleridir. Gerçi, tüketim konusunu kapitalizmden ziyade postmodernizme bağlamak daha doğru bir davranış olur. Çünkü tüm bu tüketim agresyonunu içeren akım postmodernizmdir. Bilmiyorum belki de değildir hemen bir yargıya varmayalım :) Bakıyorum da hemen gaza geldiniz.
Kapitalizm dünyada yaptıklarımızın temel sebeplerinden ziyade sonuçlarındandır. Dünyada olup bitenin asıl sebebi insan soyudur. Bizim yaptıklarımız doğal bir süreç sonucunda kapitalizmi doğurur. Gerçi sebep sonuç ilişkisi diye de bir şey var. Erotik bir ilişki, yapış yapış, vıcık vıcık, emmeli gömmeli.
Güçlü olma arzusu canlıların özünde var. Alfa erkeği olmak herkesin arzusudur! Kapitalizmin bir getirisi değil! Fakat çağımızda Alfa Erkeği olmanın bir yolu da sağlam nakit paraya sahip olmaktan geçiyor. Para medeniyettir, medeniyettir para. Kahrolsun kapitalizm yaşasın U2! Bono o kolormatik gözlükleri Sümerbank'tan mı alıyor sanıyorsunuz? Dünya barışından ekmek yiyor işte adam. Yazının arasında sosyolojik, demografik ve kentsel ibarelerini sıkıştırsam daha mı uzman gözükürdüm? Yoksa ben de yazının sonunu Michael Sikkofield gibi masona, illuminatiye mi bağlasaydım acaba. Böyle çok ilgi çekici olmadı gibi. Hail Lord Cthulhu!
Etiketler:
akp,
Alaturka,
Kamyon yazıları,
Kapitalizm,
Moda
21 Ağustos 2012 Salı
Kurumsal Balıkçı
Deniz diye başlıyorum yazıya dikkat et hacı burda kendimizi de itin gtune sokuyoruz.Yaz bitiyor sor tatil yaptın mı diye?Hayır.Amacım burda beyaz yakalılar gibi çok yoğun çalışıyoruz tatile gitmeye fırsat yok gibi bıdıbıdı yapmak değil.İstemeden yapmak zorunda olduğumuz çok şey var şimdi saymayı denesen aklına 4-5 madde gelir fakat kendini bir gün şartlandırıp bugun yapmak istemediğim her şeyi not alacağım desen belki 60-70 madde yazarsın.Sabah erken kalkmak ile başlayıp gece yine çok içtim lan diye biten günler yaşıyorum ben.An itibariyle tarih 21 Ağustos saat 20.32 İstanbuldayım bu sıcakta ne işim var lan benim burda bu saatlerde benim deniz kenarında rakı-bira-cin içiyor olmam lazım hatta sabaha kadar o deniz kenarında oturup yarın öğlen 2-3 gibi uyanmam lazım yapmak istediklerim bunlar ama yarın olacaklar şu şekilde 07.00 uyan işe git çalış 23.00 eve geri dön kayıp bir gün daha.Şartlar bunu gerektiriyor ama şimdiden yoğun tempoda çalışmaya alıştırıyoruz bünyeyi ileride 'işler yoğun fırsat bulamadık tatile gitmeye'demek için devamı zaten bıdıbıdı.Beklentiyi düşürmek lazım hacı özeniyorum lan balıkçılara ne güzel hayat lan dedim bunların ki.Şimdi karşıma 2 balıkçı getirsen onlar da bıdıbıdı yaparsa bu sefer bunlarında hayatı hayat değil ha diyebilirim orası ayrı,o yüzden onların hayatı en iyisiymiş gibi düşünmeye devam ediyorum ben.Bir de ido gerçeği var hayattan soğuttunuz be amk zaten canım sıkkındı üç buçuk saatte geldik iki saatlik yolu.Gerçi arta kalan birbuçuk saatte düşünmeye başladım balıkçıları adamın yanından 400 kişi geçiyoruz boktan bir feribotla dayının umrunda değil olaya anlam katmak için söylemiyorum ama balıkçı dayı çok sağlam içiyordu rakıyı.Siz hepiniz gidin işinize gücünüze benim işim zaten bu der gibi .
14 Ağustos 2012 Salı
Yangın merdiveninden kaçıyorum izimi sürmeyin!
Aylardan Ramazan ayı. Allah'a şükür ve şuku sunmak için mükemmel bir zaman. Elindekilerle yetin, Allah'a şükret ve önünden ye. Az izin, çok iş, maksimum verimlilik. Tüm bu beklentiler motor yağı performansından değil, insan evladından.
Çalışmak yaşamın arasında yapılması gereken bir yan faaliyetken, yaşamak çalışmaktan geriye kalan kısıtlı zamanın arasına sokuşturuverilen "boş" vakittir. Zaten en başından bir kere, çalışmadığın zaman dilimine boş vakitler sözcük öbeğini uygun görmek sıkıntılı bir mantıktır. Herhangi bir iş verenin işim olmadığı vakitler sıkılacağımı düşünmesini istemem. Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.
İzin isteme sıkıntısı. İşe geç gelirsin ayıplanırsın, akşam çalışır ve işten geç çıkarsın yorumsuz, isimsiz, duyarsız geceler. Ya ben 3 gün izin alacaktım da, Allah belamı versin benim, evet, öyle demek istemezdim ama biraz iş dışında bir şeyler yapsam, etsem dedim ben, yani ne haddime biliyorum da. Şüpheli gözler, ee nereye gidiyorsun.
Tatilde ola ki metrobüs etkisini özlersem, diskoya gideceğim. Kalabalık ve sıkışık ortamda elimi,kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Disko değil gece kulübü!!! Gece kulübü nedir ya, Playboy veri veri private blue night ovv yee beybi kuşağı gibi. Duyan da Heff Hugner'ın VIP konuğu sanacak bizi. Oysa öyle değil bangır bangır Soner Sarıbıdıbıdı çalıyor içerde, duyuyorsun işte. Bağrı açık gömlekliler Redbull-Votka içiyor. Snıff snıfff...Burası güneş kremi kokuyor. Kimi kandırıyorsun...
Çalışmak yaşamın arasında yapılması gereken bir yan faaliyetken, yaşamak çalışmaktan geriye kalan kısıtlı zamanın arasına sokuşturuverilen "boş" vakittir. Zaten en başından bir kere, çalışmadığın zaman dilimine boş vakitler sözcük öbeğini uygun görmek sıkıntılı bir mantıktır. Herhangi bir iş verenin işim olmadığı vakitler sıkılacağımı düşünmesini istemem. Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.
İzin isteme sıkıntısı. İşe geç gelirsin ayıplanırsın, akşam çalışır ve işten geç çıkarsın yorumsuz, isimsiz, duyarsız geceler. Ya ben 3 gün izin alacaktım da, Allah belamı versin benim, evet, öyle demek istemezdim ama biraz iş dışında bir şeyler yapsam, etsem dedim ben, yani ne haddime biliyorum da. Şüpheli gözler, ee nereye gidiyorsun.
Tatilde ola ki metrobüs etkisini özlersem, diskoya gideceğim. Kalabalık ve sıkışık ortamda elimi,kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Disko değil gece kulübü!!! Gece kulübü nedir ya, Playboy veri veri private blue night ovv yee beybi kuşağı gibi. Duyan da Heff Hugner'ın VIP konuğu sanacak bizi. Oysa öyle değil bangır bangır Soner Sarıbıdıbıdı çalıyor içerde, duyuyorsun işte. Bağrı açık gömlekliler Redbull-Votka içiyor. Snıff snıfff...Burası güneş kremi kokuyor. Kimi kandırıyorsun...
10 Ağustos 2012 Cuma
Balkonsuz Ev Saçsız Cüneyt Arkın'a Benzer
Dün Dikilitaş'ın sarp yokuşundan aşağı iniyorum. Halı sahadan çıkmışım yorgunum, akşam 11 buçuk olmuş. Yürürken sağ tarafımda balkonda yerde oturan,uzanan kızlar gördüm, muhabbet ediyorlardı. Onları görünce aklıma gündüz okuduğum Umut Sarıkaya karikatürü geldi. Bu karikatürde Godzilla şehire saldırıyordu herkes balkonda çömelmiş umarsız bir şekilde karpuz yiyor ya da çay içiyordu. İnsanlar balkonda yerde oturur mu lan demiştim kendi kendime. İşte akşam gördüm ki oturuyorlarmış. 2 dakika sonra yokuştan biraz daha indim beyaz atletle oturan işçi çayını demlemiş sandalyesini taburesini çıkarmış inşaatın girişinde arkadaşıyla sohbet ediyor. Biraz daha yürüdüm sol tarafımda tıkış tıkış, bayık, karma karışık kokular yayan sıcak nargile kafeye tıkılan insanlar, sağımda sokakta yere yorganı sermiş uyuyan bir teyze ve yanında kaldırımda çekirdek çitleyip muhabbet eden iki kadın. Hava da güzel esiyor. Tekrar bir sağıma soluma baktım. Solda nargile kafedekiler sıkışık masaların verdiği gerginlikle dumandan terliyorlar, diğer tarafta kaldırımdakiler serin serin sohbet edip şen kahkahalar atıyorlardı.
Hava almak için balkona çıkarsın. Balkon akşamları eser. Olayı budur. Fakat Türkiye'de çoğu balkon kiler gibi kullanılmaktadır. Balkon kapattırılır, turşu ve salça burada depolanır. Balkonlar kapalı, pimapenleri yaptırdık, kafalar rahat. Kışın artık oradan soğuk da fazla üfürmeyecek. Pencereleri kapat, balkonu izole et, geç içeri klimayı kökleyip televizyonu aç. Dışarısı efil efil esiyor ama sen evin içerisinde vantilatörün karşısında Bodrum'da hangi ünlü hangi ünlüyle çakışıyor onu izle.
Piknik yapan, balkonda yerde oturan, akşam sahilde çekirdek çitleyen veya parkta oturup bira içen kimse ve kimseler neden bayağı, basit veya berduş insanlar olarak görülür. Nargile kafede esmeyen köşede 2 kişilik koltuğa 3 kişi sıkışmak daha mı güzel? Balkonda oturan, çimlerde yayılan kişiyi salkım saçak ve banal gör. Sen daha hauğus (house) kafede masa kovala. Sıcak nargile buharı ve sıkışık masalar mı, püfür sokak masası mı? Delgeç koyuluğundaki en az iki liralık çayı sipariş vermek adına garsonun görüş alanına girme çabalarında türlü hokkabazlıklar yapmak...Almayayım.
Kabul ediyorum iş çıkış saatlerinde metrobüs tatsız oluyor. Özellikle Zincirlikuyu zombilerin şafağına benziyor. Yürümek için düz adımlar değil, penguen misali yanlara salınarak yürümek gerekiyor. Bu hafta başları sanırım, Zincirlikuyu'da metrobüs kapıları açtı ve bizi saldı. İsyan ederek çıkan bir abla "öff zaten leş gibi de kokuyorsunuz" dedi. Artık kime dedi, niye dedi bilmiyorum ama hatun orada Danny Granger kafası( basketbol şampiyonası için Türkiye'ye geldiğinde Türkler eşek ölüsü gibi kokuyor demişti) yaşadı. İçindeki Sözcü gazetesi okurluğunu kustu. Aylar önce metrobüse binmekte geç kalmış, götünü bir koltuğa oturtamadığı için bu insanların eğitilmesi şart canım böyle olmaz seminerleri veren 2 moruk da insanları benzer bir aşağılama gayreti içine girmişti. Sizin dışınızda herkes kokuyor, herkes cahil ve eğitilmesi gerekiyor, herkes göt ibne orospu çocuğu. Dünya göt olmuş haberimiz yok. Eğit beni babam.
Moda olayına hiç bir zaman sempatiyle yaklaşamadım. Şu uzun şort mayo olayına da hiç ısınamadım. Çok değil şundan 10 sene öncesinde, diz altı şort giyip denize yaldır yaldır koşanlara, donla denize girenle aynı muameleyi yapıyorduk, o kişileri "yobaz" olarak kategorize ediyorduk. Billabong "yobaz" mayosu yapınca ama bayıla bayıla aldın. Hayırdır? Beyaz atlet mi? Ay Berksin çok krosun. Tank top giyince öyle demiyorsun ama? Neden Tank Top dediğin şey de en nihayetinde pahalı bir atlet. Bir atlete 20 liradan fazla verince, aaa ama Berksin bu atlet seni çok yapılı, hoş göstermiş. Çok tatlısın beni arabanla gezdir.
Pencereden bakan insan basit, meraklı ve bayağı insandır? Pencere başında eski usul takip mekanizmaları ayıplanırken, yeni usul sosyal medya takipçiliği "modern" insanın içinde bulunması öngörülen mecralar olarak görülüyor. Geçen bir haber okudum şey diyo "Facebook'u olmayan insandan korkun psikopat olabilir". Bizim ofisin yarısının Facebook hesabı yok ben boku yedim o zaman. Kendini "modern hayatın sesi" olarak tanımlayan İstinye Park insanı balkonunu pimapenleyip, perdesini kapatıp, kendini dışardan izole ederek laptop başında kendini birey yaparken, giriş merdiveninde balkonda oturan anlamaz&bilmez&algılayamaz insan günün keyfini dışarıdakilerle paylaşıyor. Burada kim muhafazakar ve kapalı kapılar ardında yaşıyor?
Türkiye vatandaşları teknolojiyi, özellikle mobil teknolojiyi çok yakında takip ediyor. Fakat iş teknolojiyi eleştirmeye geldiğinde onlar bizi mecbur etti, teknoloji hayatımızı yapay bir hale bürüdü deniyor. Teknoloji geldi, ilerledi ve bizi mahkum etti. Ağam paşam isyanda. Tüm bu lafları söylerken gözlerini telefonunun ekranından ayırmıyor. Çünkü çok acil, önemli, şuan halledilmesi gereken, dünyaya yaklaşan bir cisim var ve o telefonla bu devasa gök taşını etkisiz hale getirmeye çalışıyor.Teknolojinin yan etkilerinden dem vurup nefret kusarken, yeni çıkan her ürüne tampon takibi yapmak biraz ikiyüzlülük oluyor.
İstanbul'un havası artık kirli burada yaşanmaz. Trafik ömrü bitiriyor. Fısss. Abi benim sprey deodorant bitmiş seninkinden alıyorum. Terli vücuda soğuk sprey teması. Ben çıkıyorum, senin arabayı alıyorum bu arada, şimdi benim jiple park yeri bulamam. Sen de benim jipi al bugün istersen, anahtar odamda klimanın altındaki çekmecede. Görüşürüz.
Hava almak için balkona çıkarsın. Balkon akşamları eser. Olayı budur. Fakat Türkiye'de çoğu balkon kiler gibi kullanılmaktadır. Balkon kapattırılır, turşu ve salça burada depolanır. Balkonlar kapalı, pimapenleri yaptırdık, kafalar rahat. Kışın artık oradan soğuk da fazla üfürmeyecek. Pencereleri kapat, balkonu izole et, geç içeri klimayı kökleyip televizyonu aç. Dışarısı efil efil esiyor ama sen evin içerisinde vantilatörün karşısında Bodrum'da hangi ünlü hangi ünlüyle çakışıyor onu izle.
Piknik yapan, balkonda yerde oturan, akşam sahilde çekirdek çitleyen veya parkta oturup bira içen kimse ve kimseler neden bayağı, basit veya berduş insanlar olarak görülür. Nargile kafede esmeyen köşede 2 kişilik koltuğa 3 kişi sıkışmak daha mı güzel? Balkonda oturan, çimlerde yayılan kişiyi salkım saçak ve banal gör. Sen daha hauğus (house) kafede masa kovala. Sıcak nargile buharı ve sıkışık masalar mı, püfür sokak masası mı? Delgeç koyuluğundaki en az iki liralık çayı sipariş vermek adına garsonun görüş alanına girme çabalarında türlü hokkabazlıklar yapmak...Almayayım.
Kabul ediyorum iş çıkış saatlerinde metrobüs tatsız oluyor. Özellikle Zincirlikuyu zombilerin şafağına benziyor. Yürümek için düz adımlar değil, penguen misali yanlara salınarak yürümek gerekiyor. Bu hafta başları sanırım, Zincirlikuyu'da metrobüs kapıları açtı ve bizi saldı. İsyan ederek çıkan bir abla "öff zaten leş gibi de kokuyorsunuz" dedi. Artık kime dedi, niye dedi bilmiyorum ama hatun orada Danny Granger kafası( basketbol şampiyonası için Türkiye'ye geldiğinde Türkler eşek ölüsü gibi kokuyor demişti) yaşadı. İçindeki Sözcü gazetesi okurluğunu kustu. Aylar önce metrobüse binmekte geç kalmış, götünü bir koltuğa oturtamadığı için bu insanların eğitilmesi şart canım böyle olmaz seminerleri veren 2 moruk da insanları benzer bir aşağılama gayreti içine girmişti. Sizin dışınızda herkes kokuyor, herkes cahil ve eğitilmesi gerekiyor, herkes göt ibne orospu çocuğu. Dünya göt olmuş haberimiz yok. Eğit beni babam.
Moda olayına hiç bir zaman sempatiyle yaklaşamadım. Şu uzun şort mayo olayına da hiç ısınamadım. Çok değil şundan 10 sene öncesinde, diz altı şort giyip denize yaldır yaldır koşanlara, donla denize girenle aynı muameleyi yapıyorduk, o kişileri "yobaz" olarak kategorize ediyorduk. Billabong "yobaz" mayosu yapınca ama bayıla bayıla aldın. Hayırdır? Beyaz atlet mi? Ay Berksin çok krosun. Tank top giyince öyle demiyorsun ama? Neden Tank Top dediğin şey de en nihayetinde pahalı bir atlet. Bir atlete 20 liradan fazla verince, aaa ama Berksin bu atlet seni çok yapılı, hoş göstermiş. Çok tatlısın beni arabanla gezdir.
Pencereden bakan insan basit, meraklı ve bayağı insandır? Pencere başında eski usul takip mekanizmaları ayıplanırken, yeni usul sosyal medya takipçiliği "modern" insanın içinde bulunması öngörülen mecralar olarak görülüyor. Geçen bir haber okudum şey diyo "Facebook'u olmayan insandan korkun psikopat olabilir". Bizim ofisin yarısının Facebook hesabı yok ben boku yedim o zaman. Kendini "modern hayatın sesi" olarak tanımlayan İstinye Park insanı balkonunu pimapenleyip, perdesini kapatıp, kendini dışardan izole ederek laptop başında kendini birey yaparken, giriş merdiveninde balkonda oturan anlamaz&bilmez&algılayamaz insan günün keyfini dışarıdakilerle paylaşıyor. Burada kim muhafazakar ve kapalı kapılar ardında yaşıyor?
Türkiye vatandaşları teknolojiyi, özellikle mobil teknolojiyi çok yakında takip ediyor. Fakat iş teknolojiyi eleştirmeye geldiğinde onlar bizi mecbur etti, teknoloji hayatımızı yapay bir hale bürüdü deniyor. Teknoloji geldi, ilerledi ve bizi mahkum etti. Ağam paşam isyanda. Tüm bu lafları söylerken gözlerini telefonunun ekranından ayırmıyor. Çünkü çok acil, önemli, şuan halledilmesi gereken, dünyaya yaklaşan bir cisim var ve o telefonla bu devasa gök taşını etkisiz hale getirmeye çalışıyor.Teknolojinin yan etkilerinden dem vurup nefret kusarken, yeni çıkan her ürüne tampon takibi yapmak biraz ikiyüzlülük oluyor.
İstanbul'un havası artık kirli burada yaşanmaz. Trafik ömrü bitiriyor. Fısss. Abi benim sprey deodorant bitmiş seninkinden alıyorum. Terli vücuda soğuk sprey teması. Ben çıkıyorum, senin arabayı alıyorum bu arada, şimdi benim jiple park yeri bulamam. Sen de benim jipi al bugün istersen, anahtar odamda klimanın altındaki çekmecede. Görüşürüz.
6 Ağustos 2012 Pazartesi
Kent Komandoları
Tarihte isimleri geçen kahramanların bir çoğu sakallı-bıyıklı adamlardır. "Gerçek" kahramanın tıraşla, losyonla işi olmaz. Tıraş olmaya vakti bile olmaz. Spor salonlarında badi yapıp, göğüs kıllarını tıraş etmez. Malkoçoğlu, Battal Gaziye göğüste kaç kilo basıyorsun abi diye sormaz.(gerçi aynı yıllarda yaşamadıkları için soramaz da)Balta ve kılıç sallayarak, düşman peşinde atlayıp, zıplayarak, herhangi bir antrenörle çalışmadan "gerekli" kaslarını geliştirirler.
Tüm bu düşünceleri yeni nesil askerleri heveslendirmek için piyasaya sürülen "Rambo" altüst etmiştir. Kastan gömleklere sığamayan, en zorlu çamurlu arazide bile tıraşını ihmal etmeyen kahramanlar ortaya çıkmıştır...
Conan, Rambo,Batman, Superman, Spiderman yüzyılın kurtarıcıları oldu. Çizgi romanların sinek-kaydı tıraşlı, kare çeneli süper kahramanları Leonidas'ın, Che'nin sakallarını yoldu.
Süper kahramanlarda Antik Yunan uygarlığına bir dönüş olduğunu sezinliyorum. Açıp bakarsanız Perseus da tıraşlı Wall Street'den çıkma bir kolejli gibidir. Gerçi bir diğer antik kahraman Herkül genelde sakallı tasvir edilmiştir. Herkül abimiz sadece çekilen dizilerde, filmlerde damat tıraşıyla boy gösterir, yoksa molla sakallı, işinde gücünde bir delikanlıdır. Herkül 3 başlı cehennem köpeği "Cerberus"'u boğazlarken yarın giyeceği süper kahraman taytının ütüsünü düşünmemiştir. Şimdilerde ise vücutları terbiye edilmiş, yolunmuş tavuk misali tüysüz, pazılı spor salonu müdavimleri filmlerde maceradan maceraya koşmaktadır.
Bacaklarına taş bağlayıp zıp zıp zıplayan, kayalara yumruk sallayarak antrenman yapan Cüneyt Arkın nerede, protein tozu içip, yağ-kas oranından dolayı gözüne uyku girmeyen Vin Diesel nerede. Sorarım.
Tüm bu düşünceleri yeni nesil askerleri heveslendirmek için piyasaya sürülen "Rambo" altüst etmiştir. Kastan gömleklere sığamayan, en zorlu çamurlu arazide bile tıraşını ihmal etmeyen kahramanlar ortaya çıkmıştır...
Conan, Rambo,Batman, Superman, Spiderman yüzyılın kurtarıcıları oldu. Çizgi romanların sinek-kaydı tıraşlı, kare çeneli süper kahramanları Leonidas'ın, Che'nin sakallarını yoldu.
Süper kahramanlarda Antik Yunan uygarlığına bir dönüş olduğunu sezinliyorum. Açıp bakarsanız Perseus da tıraşlı Wall Street'den çıkma bir kolejli gibidir. Gerçi bir diğer antik kahraman Herkül genelde sakallı tasvir edilmiştir. Herkül abimiz sadece çekilen dizilerde, filmlerde damat tıraşıyla boy gösterir, yoksa molla sakallı, işinde gücünde bir delikanlıdır. Herkül 3 başlı cehennem köpeği "Cerberus"'u boğazlarken yarın giyeceği süper kahraman taytının ütüsünü düşünmemiştir. Şimdilerde ise vücutları terbiye edilmiş, yolunmuş tavuk misali tüysüz, pazılı spor salonu müdavimleri filmlerde maceradan maceraya koşmaktadır.
Bacaklarına taş bağlayıp zıp zıp zıplayan, kayalara yumruk sallayarak antrenman yapan Cüneyt Arkın nerede, protein tozu içip, yağ-kas oranından dolayı gözüne uyku girmeyen Vin Diesel nerede. Sorarım.
2 Ağustos 2012 Perşembe
Rakı vs Yeşil çay
Geçen cumartesi Ugarokk ile içiyoruz,ayıptır söylemesi rakı içiyoruz.Balkona kurduk sofrayı aldık mezeleri aldık köfteyi Ugarokk on numara pişirmiş köfteleri tam akşamcı modundayız muhabbet on numara şarkılar güzel,buraya kadar size ne tabi amk orası ayrı.
Neden içiyorsun sorusuna maruz kalan var mı lan aranızda ? İnsana neden içiyorsun diye sormak,neden kitap okuyorsun,neden müzik dinliyorsun,neden film izliyorsun gibi soruları sormakla aynı hacı.Hadi diyelim arkadaş çok iyi niyetli alkol zararlı vs vs o yüzden soruyor sigara içerken neden sigara içiyorsun diye soranla karşılaştınız mı lan ?
Neden bir niyet arıyorsunuz lan içenlerde mutlu olur içer,üzülür içer,maç izler içer,belgesel izler içer,yorgundur içer,uyumak için içer,düşünmek için içer,yolculukta içer,kafa dağıtmak için içer.Karaciğer böbrek ayağına zararlı demeyin,ne yediğinizi bilmiyorsunuz lan,hamburgeri ye cola yı iç,iş beyaz peynirle rakıya geldiğinde zararlı.Nah zararlı.Daha iyi besleniyoruz lan biz senden sen takıl yeşil çayınla,corn flakesinle biz sana soruyormuyuz lan neden yeşil çay içiyorsun diye sorsak emin ol vereceğin cevaplar mide bulandırır.Hazmı kolaylaştırıyor,zinde uyanıyorum(zinde uyanıp ne yapacaksa amk biz zinde uyanmıyoruz ama yine mecburen zinde uyanmış gibi takılıyoruz şirkette),kilo veriyorum aranıza yeşil çayın tadını seven varsa onu rakı içmeye davet ediyorum emin ol birader rakının tadı çok daha acı ama çok daha güzel.
Bir de ayarında içenler var 1 dubleden ayar mayar olmaz amk kandırmayın lan kendinizi hem içerim hem sağlıklı yaşarım modundakilere sesleniyorum adam gibi muhabbete katılamıyorsan içme lan hiç içme veya oturma rakı masasına burda amacım rakı masası ve klişe raconları yazmak değil hacı.Rakının kokusunu sevmiyorum ama tadı güzel diyenler bu nasıl bir ikilem lan içmeden otur köşende ama içenlere 'nasıl içiyorsunuz bunu yeaa' diye sorup can sıkma masaya yancılık yapma.
Biz sizin kuşburnunuzu,ıhlamurunuzu,yeşil çayınızı,domates suyunuzu yadırgayıp sormuyorsak neden bunları içiyorsunuz diye siz de bizi yadırgayıp sormayın,sen sağlıklı,organik beslen biz sağlıksız beslenelim,sen bizden 10 sene daha fazla yaşa artık ne bok yiyeceksen o 10 senede.Bir de rakı masasında .mcık .amcık konuşanlar var onlar bir dahaki yazıda yerlerini alacaklar.Selametle
30 Temmuz 2012 Pazartesi
Motivasyon pompası
Jordan mı Kobe mi? Bence ikisi de kendi içinde güzel insanlar. Biri ötekisinden daha iyidir diyemiyorum. İkisi de başarılı topçular. Top cambazları, Nba şampiyonları, yüzük tayfları. Birinin diğerinden daha iyi olması, ötekisinin başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Zaten bu adamları örnek olarak vermiş olmamın ne manası var onu da bilemedim birden geriye dönüp bakınca. Dahası, çok yetenekli basketbolcular halihazırda zaten var diye düşünüp, sokakta basketbol oynayan bir çocuğun "piyasadakiler kadar iyi olamayacağım zaten... koy g.tüne internet kafeye gidiyorum ben!" demesi de bir o kadar manasız. Zaten başarının anlamının bir başkası tarafından takdir edilmek olarak kabul edildiğinden bahsetmek dahi istemiyorum. (Artık çok geç) Başarı bir kenara, senin bu işten ne kadar keyif aldığındır bence asıl olan. Bir işte en iyi olma tutkusu güçlü bir motivasyon kaynağıdır. Doğrudur. İlgili olduğun aksiyonu en iyi şekilde yapma isteği, daha iyi işler ortaya çıkarmana yardımcı olabilir. Lakin, bir işe başlamak için en iyilerin arasına girme şartı yoktur. Gözlemlerime göre(çok uzmanım), bir insan bir işe girerken en iyilerden olmadığını düşünüp olaya girerse, kaybedeceğini, gülünç duruma düşeceğini öngörmektedir. Oysa bütün meslekler ve profesyonel iş alanları, amatör bir şekilde de uygulanmaya devam edilmez ise yeni bir şeyler ortaya çıkması daha uzun süre alır, profesyoneller dışında piyasada hiç bir alternatif ses duyulmaz olur. Bir işi yaparken en iyi şekilde yapmaya çalışabilirsin ama her işe girişirken "ya en iyisini yapayım ya da hiç yapmayayım" mantığı kendinizi manda gibi su kenarında yatarken bulmanız ile sonuçlanabilir. Denemek lazım. Ya tabi aşçı olacağım diye de, bütün bir aileyi yemek pratiği yaparken zehirlemez isen isabetli olur, orası da ayrı.
Gerçek hayatın akışı, bilgisayar oyunu gibi "game over" ve "play again?" tadında olmadığı için, herhangi bir isteğin o an hayata geçirilmesi, sonradan oluşacak pişmanlıkları önleyebilir. Kolpa diem hesabı. "Eğer alnına şirin baba dövmesi yaptırmak istiyorsan, yaptır! içinden geleni o an yap!" değil demek istediğim, fakat senden daha iyisini yapanlar olduğunu düşünüp herhangi bir işi yarıda bırakma bence.Gerçi gene de sen bilirsin hacı. Biz biliyoruz da mı oynuyoruz? O değil de şu Diablo 3'ü Ramazan ayında alıp oynayayım diyordum, hem Ramazan'da ofiste işler hafifler, hem de oyun biraz ucuzlar düşüncesiyle, ama yok arkadaş işler hafiflemediği gibi, gün içinde sera mahsülü gibi cam binalar içinde yaşayan ben-kişisinin ofiste işleri Ramazan ayında daha da yoğun ve can sıkıcı bir hale geldi. Hazır Diablo 3'e özel Ramazan fiyatı yapılmışken başlasaydık iyiydi. Neyse. Kısmet değilmiş. Hiç bir şey için geç değil! İşten erken çıkabilirsem bir D&R'a bakayım. Hemen oyunu alayım, yükleyeyim, sabahlar olmasın!!! Gerçi ben çıkana kadar ohooo, dükkanlar kapanır. Zaten yoruldum da, ben direk eve gidiyim. Güzel bir yemek yapayım. Ya da iki yumurta mı kırsam. Yok, yok direk dışarıdan sipariş veririm. Ya kim gidecek şimdi eve. O taaaaaa 29 dakikalık uzunluktaki yolu... laptop da bozuk ki zaten...yoksa ben tuttuğumu koparır, kafama koyduğumu yaparım...en azından işe girerken insan kaynaklarına öyle demiştim...yalan yok :)
Etiketler:
Başarı,
Diablo 3,
Kolpa Diem,
Motivasyon,
Ramazan
29 Temmuz 2012 Pazar
Kimin Nerede Olduğunu Bilmek ve Faydaları
Bak arkadaş bu yazıya başlarken öncelikle benim de bir yer bildirici olduğumu belirtmek isterim.Teknolojinin çok geliştiği bu dönemde diye yazıma devam etmek isterdim fakat onun yeri bu blog değil.Gelelim sadede insanoğlu kendini göstermekten, hatta kendini olduğundan daha büyük, daha şaşalı göstermekten zevk alıyor, fakat bu işin de bir dozu var. Bize ne amk kimin nerede yatıp kalktığından, nerede balık yediğinden, nerede içtiğinden. Eskiden bunun raconu 'birader yeni bir mekan keşfettim balığı güzel, ortam güzel, salata on numara' gel beraber gidelim sana da gösteriyim sende başkasına tavsiye et gibiydi.Şimdi bu bahsettiğimiz olay ise şöyle gelişiyor; Arkadaş her öğlen yemeğini elit kalburüstü mekanlarda yiyor istisnasız, ama her gün sıkılırsın be amk 15 gün aynı yerde yemek mi yenir ? Sonra akşam faslına geçiyoruz bu yer bildirme aleminde arkadaş oldugum 50 insanın 40 ı her akşam yemeğini dışarıda yiyor. Tamam yesin kardeşim ama bunlar hep 5 er 5 er mi yemek yiyor, birbirleriyle buluşup mu gidiyorlar lan bu mekanlara, hep aynı yerlerde hep birliktemi lan bunlar.Gelelim bana. Ben herkesin kullandığı tabirle genelde sanayi bölgelerinde 'check in' oluyorum işim gereği böyle org.san.sit,2.matbaacılar sit. gibi, ve benden başka kimse org.san.sit de check in olmuyor.Bazen herkesin büyükdere caddesinde çalıştığından kıllanıyorum lan, hayır oralarda çalışmayan adamlar da sanki her öğlen yemeğine üşenmeden oraya gidiyormuş gibi hissediyorum.Herkes mi haftasonu beach de lan kimse evinde bira içmiyor mu arkadaş. Bir de sürekli içtiğini iddia eden arkadaşlar var sabah akşam aynı mekandalar. Kovarlar oğlum adamı siktir ederler orda çalışanların bile evi var ama senin yok amk böyle lanse etmeye çalışıyorsun, çünkü yemiyoruz ama bilesiniz.Biliyorum aranızda otobuse binip otobusun geçtiği butun guzargahtaki her elit mekanda 'sizin tabirinizle elit' (bana kalırsa bütün elitlerin amk neyse) check in olanlar var farkındayım bilesiniz.Evim Fulyada ama bu yazıyı Paris civarlarından yazıyorum elimden gelse Caen.org.san.bölgesinde check in yapmak isterim.Selametle...
25 Temmuz 2012 Çarşamba
aslansın kaplansın jaguarsın timsahsın
hı hı anladım.evet gayet mantıklı. tabi tabi çok haklısın. dur daha bir şey demedim ya! tavsiyeler boş işler. vakit öldürüyoruz. gelsin, gidelim, kendimizi paketleyip sunalım hazırlayalım ki mahcup olmayalım. mahcup. konu komşuya, çoluk çombalağa, ele aleme, yaradana rabba mahcup olmayalım. edebinle otur. makyajını yap, traşını ol, organını kapat, kusurunu sakla. aa bak orda kir kalmış silsene onu. at koltuğun altına. ev biraz dağınık kusura bakmayın. çok işim vardı vakit ayıramadım. ne iş? ya aslında ben böyle biri değilim. bugün böyle oldu bir dahaki sefere. gene bekleriz.
bunu saymam. şunu sayarım. ya öyle demek istemediğini biliyorum. ha tabi sen de haklısın. bence bu işin sonunu kovalamalısın. bu konu da sen haklısın, iyi demişsin. hak etmiş. bunu kendi istemiş. söyleseydi o zaman! ya zaten su testisi su yolunda kırılır. böyle olacağı başından beri belliydi. zaten ne bekliyordun ki. sen elinden geleni yapmışsın. daha ne yapabilirdin ki? kırmadan söylemişsin işte. biliyorum, biliyorum benim de başıma geldi. abi hep öyle olur,hep böyle olur. seni biliyoruz zaten, sen yapmazsın öyle şey. sen ayrısın ya, sözüm meclisten dışarı. onlar hep öyle, bunlar hep böyle. sırça köşk, kaliteli zaman, kaliteli yaşam, modern hayat, efendi insan, oturaklı kız, görmüş&geçirmiş, görgülü, prezentabıl, nays, uu, beybi, kamon!
BI NKA BI
Paralel evrende kurt adamlar ve vampirler gene amansız bir savaş içindeydi. Ortalık kan gövdeyi götürüyordu. Tabi Beşiktaş halkının bundan hiç mi hiç haberi yoktu. Gece saat 2'yi geçmişti ve aralarındaki savaş gittikçe şiddetleniyordu...
Beşiktaş'ta balık pazarının yanındaki kilisenin çanları gecenin saat 3'ü gibi çalmaya başlamıştı. İşin ilginç tarafı kimseler de bu sese uyanıp tepki vermemişti . Galiba bu sesleri kimseler işitmiyordu. O uyanıp bu sesi duymuştu. Çan seslerini duyuyordu. O sesler bir tılsım gibi onu kendine çekiyordu. Hava biraz serindi. Eşofman altı ve tişörtün üstüne bir de ceket giyip, kapıyı çekti ve sokağa çıktı. Havada tuhaf duygular uçuşuyormuş hissine kapıldı. Kafası karıncalanıyor gibiydi, tanımsız duygular yükselmişti içinde. Mide bulantısı, öfke ve hazzı aynı anda hissediyor gibiydi. Sokakta yürürken sıcak hava ve soğuk havayı beraber yaşıyordu.
Sokakların sadık dostu köpekler dışında kimseler etrafta gözükmüyordu. Sanki sinsi bir hırsız herkesin evine girmiş ve eterle semt sakinlerini bayıltmıştı. Balık pazarına yaklaştığında tok bir yumurta topuk sesiyle irkildi. Arkası dönük, siyah elbiseli bir adam ağır ağır kiliseye doğru yürüyordu. Adama gözükmemek için yolunu değiştirdi. Telefonla arkadaşını aramak istedi. Telefonu cebinden çıkardı fakat, hat çekmiyordu.
Bir an kendine geliyormuş gibi oldu. Eve dönmek istedi. Evin yoluna doğru yürümek için arkasını döndü. Yolunu kaybetmiş hissine kapıldı. Gözü tanıdık binaları tarıyordu fakat etrafta bir tane bina dahi yoktu. Etraf sürrealist bir ressamın tablosuna benziyordu. Omzuna birinin dokunduğunu hissetti...
Paralel evrende kurt adamlar ve vampirler gene amansız bir savaş içindeydi. Ortalık kan gövdeyi götürüyordu. Tabi Beşiktaş halkının bundan hiç haberi yoktu. Gece saat 2'yi geçmişti ve aralarındaki savaş gittikçe şiddetleniyordu...
14 Temmuz 2012 Cumartesi
Kokusuz ve steril duyular
paketi yırtılmış, o çerezi alma abi. bu peynirin de etiketi sıyrılmış, şu arkadakilerden bir tane alsana. o daha steril, hijyenik, sağlıklı ve bombastik uzanıver bir zahmet. göz görmeyince gönül katlanır. bu lafın da desteğiyle yeni medya çağı bizi sürekli sikiyor. haberlerde gördüm öyleymiş. televizyonda gördüm 10 metreymiş. reklamını gördüm temizler, yalar ve yutarmış. peki ya diğer duyularımıza biraz ayıp olmuyor mu? görme duyusu her zaman en çok tercih edilen, güvenilen, tüm bilimlerin (lojilerin) en yakın dostudur. görmediğimiz şey olmamıştır, gerçekleşmiş olsa bile olayı görmediğimiz için bizim için o kavram varolmamıştır. en yakından bilmeye yaklaştığımız, çoğu zaman görmezden geldiğimiz hayvanlar. beylükdüzünden ümraniyedeki göt kokusunu bile alabilen kediler, köpekler. ya onlar? reklamlar, görseller onların umurunda mı? kokladığına mı güvenir, gördüğüne mi? bilinen tarihte insan hep bilinmeyenden korkmuştur. bizler de bu geleneği aynen devam ettirmekteyiz. olayları kavramaya, kafamızda beynimizin bir köşesine yerleştirmeye çalıştırmaktayız. buna ek olarak doğduğumuzda etrafımızdaki olayları kayrabilmemiz için küçük şemalar, doktrinler, bilimler, kanunlar koymuşuzdur ki her şeyi yeniden keşfetmekle hayatımızı harcamayalım. lakin her şeyi öncesinde anlaşıldığı gibi yaşamak, tüm öncesinde yazılanların, çizilenlerin dışına çıkmamak varolan bir çok farklı duyumuzu yok saymak olur.hayvanlar diyorduk. yok manyetik alan yaratıp avlanan köpek balıkları, yok vücut ısısını algılayıp, takip edip avlanan yılanlar veyahut kızılötesiyle böcek kovalayan yarasalar. bir yılan vücut ısısıyla bir diğer canlının yerini tespit edebilirken, ben vücut ısımdan vantilatörü açma zamanı geldiğini tespit edebiliyorum.
bu sebepten kendimi doğanın tepesindeki en iyi evrilmiş canlı olarak görmeyi ve piramitin zirvesine oturmayı red ediyorum.(sivri) semavi dinler doğadan her zaman için çekinmiştir. doğanın kapasitesini, yapabileceklerini kontrol altına almak için yüzyıllarca alttan alttan bilimi desteklemişlerdir. çünkü semavi dinlerin bir kısmı doğada insanları ve onla bağlantılı canlıları anlamak dışında bir uğraşta bulunmamıştır. semavi dinlerde insan dışındaki tüm diğer dünyevi canlılar insanlığa hizmet etmek için yaratılmış birer figüranlardır. hristiyanlıkta hala doğa şeytandır, keşfedilemeyen, kontrol altına alınamayan, kestirilemeyendir. bu sebeptendir ki şeytan genelde dağda bayırda dolaşan masum keçinin silüetindedir. şeytanın çıkış noktası da aslında yunan mitolojisinde ve diğer mitolojilerde de benzerlerine rastlayacağınız doğa tanrısı PAN'dır. bu bizim PAN da keçi görünümlüdür. etrafında hep karılar kızlar vardır. tuttuğunu siker. işte bu yüzdendir ki görsel medyada hala bizim şeytanımızdır, çekindiğimizdir.
neyse, diğer bir konu ise: kent bebelerinin organik bokları her yerde arayıp, onlara dünya paralar harcarken, bir yandan da doğayı steril bir biçimde, naylon poşette sevmeleridir. naylon poşet dediğin şey, petrol atıklarından yapılmış bir plastik türüdür ki normalde doğada maydonozla çok fazla yüz göz olmamaktadır. kulvarlar biraz farklı. organik patates yiyerek kimyasal kola içmenin keyfini sürüyorlar. bu organiğin de az reklamı yapılmıyor ha. insan zaten organik bir canlı, siz organik olmayan besinle niye yüz göz ediyorsunuz bizi. tekrar medyaya dönelim. ve insanoğlu/kızı/kayınçosu organik medyayı yarattı. doğala özdeş pampa. şuan yaşadığımız 'yeni' medya çağında imaj bombardımanlarına uğruyoruz. bu bombardımanların çoğu da görsel duyularımıza hitaben yapılmaktadır. organik görsellikler. görme duyularımıza, tüm lojilerimize öyle bir inanıyoruz ki tüm diğer duyularımızı yedek kulübesinde oturtuyoruz. maydonoz abimiz şuan çok elit ve nezih bıdı bıdı bistrolarda tabak kenarında uzanıyor. halinden o bile memnun gözüküyor. tabi ona da bir sormak lazım.
şeytan da şuan Mcdonald's'ın orda köşede bankta oturuyor ve diyor ki "vay amına koyayım bak bu organik siki benim bile aklıma gelmezdi". ayrıca şeytan da artık çocuklarını sezeryanla doğuracakmış . sezeryanın daha güvenilir bir yöntem olduğunu söylüyor.
6 Temmuz 2012 Cuma
yatak ters yüz oldu
orospuyu tespit ettim. beni takip ediyor. her bir adımımı taklit ediyor, aklımdan geçeni yansıtıyor. pis ucuz bir taklitçi o.git diyorum gitmiyor, bir siktir git diyorum keyfi sonlanıyor,tadı kaçıyor, tuzu kalıyor. katır kutur. hiç bir şeye de hayır demiyor. en rezil hallerini gösteriyor ve bunu yaparken hiç de utanmıyor. önümde giyinip, soyunuyor, sevişiyor. şip şak. tüm özel hayatını gözler önüne seriyor. her yere benle geliyor, içkimden yudumlayınca uyukluyor biraz ama sabahına geri dönüyor. utanmadan bana benzediğini söylüyor. işin kötüsü her gören de beni onla karıştırıyor. çok benziyor muşuz öyle diyorlar. doğuştan kardeşiz, kardeşten de öteyiz. benziyoruz mecburen, söküp atmak olmuyor ki siyam ikizi gibiyiz. ben uyuyor gibi yapıyorum, o uyuyor.rahat. sıcakta terliyor, soğukta üşüyor. ben üşümüyorum. esen rüzgarı duymuyorum o bana rüzgarın estiğini söylüyor. beni köşeye sıkıştırıyor,benzerlerinin sosyal ortamlarına sokuyor, işe getirip,götürüyor, yemek yediriyor.bakmak istemiyorum, gözlerimi açıyor. kim kimin hanesine tecavüz ediyor. ikimiz de geçiciyiz sanırım, ama bazıları beni kalıcı olduğum konusunda ikna etmeye çalışıyorlar. beni arafa, cennete veya cehenneme yollayacaklarını söylüyorlar. o da gelecekmiş. ama genç yüzüyle gelecekmiş.yoğun tatta bir duman var etrafta sen neredesin. hah oradaymışsın! bir an için heyecanlanmıştım sen olmadan ben olamıyorum. eminim ki benim canımı sıkmak istemezdi . ama her Allahın günü karşımda, her sabah uyanıp öylece dikiliyor. yüzünü yıkıyor, çişini yapıyor. bunları yapmasını ben ona söylüyorum yoksa yapacağı yok. kendi başına bir şey yapmaktan aciz. bıraksam altına yapacak. onla kucaklaşmayalı çok oldu. içtiğim zaman onla kaçamak buluşmalar yapıyoruz ama o da bunların kısa süreli olduğunun farkında oluyor ve üzülüyor. inadına ağrılar, sızılar, yorgunluklar üretiyor. benle neden ilgilenmiyorsun diyor. ilgileniyorum tatlım, ilgileniyorum güzelim, her gün seni giydirip gezdiriyorum ya. hani ufak tefek bir şey de değilsin diyorum. gülmüyor. nereye götüreyim seni? eve! ne evi ya zaten tüm gün kapalı alanda oturduk göt üstü! eve lan yorgunum! iyi lan seni eve bırakayım ben biraz dolaşırım. bıktım şu suratsızdan. bir türlü de düşemedi yakamdan. doğduğumdan beri peşimde. amacı nedir niye beni takip ediyor bilemiyorum. beraber büyüdük tamam ama onun büyüyeceği bir büyüklük kalmadı, ama ben hastalıktan mıdır bereketten midir büyümeye devam ediyorum.
4 Temmuz 2012 Çarşamba
Patine yüzgecine kurban
File tapmak, kediye tapmak ya da ne bileyim ineğe tapmak. Özellikle batı kültürü, bir hayvana tapmayı gülünç bulmaktadır. Peki insana taparken neden yüce bir duyguya hizmet ediyormuş gibi böbürleniyoruz.(idol, fenomen, kahraman, ünlü...) "İnsan eğer isterse her şeyi başarabilir" ve "insan olmak ne güzel şey lan bir daha dünyaya gelsem gene insan olurdum" duygusu Will Smith, Tom Hanks gibi de aktörlerce filmlerde işlenmektedir. Hayvan sevmeyen kişi insan da sevmez derler. İnsana olan inancımız, kendi benliğimize olan inancımızla sıkı sıkıya bağlı olsa da, tek canlıya (homosapien) olan sevgimiz insanı da tam anlamıyla sevemediğimiz anlamına mı gelmektedir? O değil de, şu konuşan hayvan filmleri de artık pek çekilmiyor neyse ki, o neydi ya öyle. Bırak hayvanı özgürce havlasın, miyavlasın! Sen niye gidip de hayvanata İngiliz aksanı ile İngilizce dublaj yapıyorsun. Hayvanlar için, ya da aslında tüm insan dışı varlıklar için; evde tahmin edilen süreden fazla kalan uzaktan akraba gibiyiz. Dağdan geliyoruz bağdakini yiyoruz.
Kimseye saygımız yok, eyvallahımız yok, 5 lira borç verip 1 hafta lafını yapıyoruz.
İnsanın kendi aklına hayran kalıp bir başka canlının beynini yok sayması kocaman bir bencillik. Her canlıya zarar verebilecek kadar yetkinliğe sahip olman diğer canlılardan üstün olduğunu kanıtlamaz. Delinin biri 50 kişiyi tarayıp öldürdüğünde o cesetlerden daha üstün olmuyor. Bu katliamı gerçekleştiren kişi tam olarak da bu üstünlüğü hissetmek için öldürüyor. İnsan olarak bizde üstünlüğümüzü kedi tekmeleyerek, yunusları hoplatarak, ayı oynatarak tasdikliyoruz. İnsan olmanın egosunu hayvanları kontrol ederek tatmin ediyoruz. Doğu olarak adlandırılan dünya ülkelerini batının değerlerine göre yargılamak ne kadar amacından şaşmış ise, karınca yiyenin "zekasını" insanlaştığı kadar değerlendirmek de aynı şaşkınlığı barındırıyor. İki ayak üzerinde duran insanı sürünen canlıdan üstün tutmak çok yaygındır. Yalnız söyleyeyim ayakta durmak yorucu, beli,sırtı ve ayakları ağrıtıyor. Bir başka canlıyı anlamaya çalışmak, bizi içinde bulunduğumuz dünyaya bir adım daha yaklaştırıyor. Fakat biz ne yapmışız? Her bayrama, önemli güne, kutsal güne insanoğlu olarak bir hayvan sokuşturuvermişiz . Paskalyaya tavşan, Yılbaşına hindiyi, kurban bayramına koyun, deve, inek. Kesiyoruz yiyoruz, bazısını kurban veriyoruz, kanlarını akıtıyoruz. (paskalya tavşanının başına bir şey gelmiyordu ama galiba, peki o paskalya yumurtası tavşandan mı çıkıyordu, off hayat çok zor) Yanlış tanrılara dualar ediyoruz. Niye kestiniz oğlum hayvanı deyince de insan mı kesseydim koyun kuzu varken cevabını alıyoruz. Sosyal canlıları öldürmek her zaman zordur.(bknz:insan) Bu sebepten sosyal bir canlı olarak görmediğimiz tavuğu, danayı afiyetle ekmek arası yapabiliyoruz. Akşam oluyor, karnım acıkıyor, hayvanlardan yana olan tavrımı kaybetmek üzereyim...
28 Haziran 2012 Perşembe
Taş Kayış Makat
Oğlum bir şey biliyonuz da bana mı söylemiyonuz? Yok lan yok kendinize saklayın merak da etmiyorum. Kim kimle dedin? Hadi ya. O kimdi ki lan? Anlıyorum, anlıyorum beklemen doğru tabi. Pardon neyi bekliyordun bu arada? Aynen dediğin gibi çok haklısın. Hangi konudan bahsediyorduk? Telaşa mahal yok. İnsanlık misyonlarımı yerine getiriyorum. Görevlerimi yerine getiriyorum getirmesine ama, bu neden Afyon Cumhuriyet Meydan'ın ortasında, (anarşi meydanı olcak değil ya yarrram) güneşin alnında dal daşak oturduğumu açıklamıyordu. Birazdan Afyon halkı beni linç edecekti fakat ben umursamıyordum. Arada bir enseme konan sineği bile kovalamıyordum. Böyle bir umursamazlıktı benimkisi. Tuhaf bir şekilde de huzurluydum. Gelen geçen şaşırıyordu beni ilk gördüğünde, sonrasında da gözleriyle taşaklarımı tartıyordu. Beğeniliyordu sanırım toplarım. Bana doğrultulan silaha karanfil koymamıştım, ya da kendimi vinçlerin önüne zincirlememiştim. Sosyal mesaj kaygısı olmayan, fevri bir karşı koyuştu benimkisi, ya da ben öyle düşünüyordum. Giyinik bir şekilde, 5 metre arkamda kalan banka oturuyor olsaydım muhtemelen kimselerin bakışlarına maruz kalmayacaktım. Bu banka oturma mevzusunu uzun süre uygulamıştım. Meydanın yakınındaki simitçiden simit ve kayısılı kutu meyvesuyu alıp kemirirdim ara sıra. Benim anadan üryan halimi görenler endişeleniyordu. Benim için gerçekten endişelendiklerini düşünmüyordum. O ufak dünyaları raydan çıkacak diye korkuyorlardı. Ben ahlaklarını bozacaktım, ya da onların isteklerini tetikleyecektim. İstek derken cinsel arzudan bahsetmiyorum. Ayıplanabilecek bir davranışı rahat bir edayla yapma isteğiydi bahsettiğim. Bağırışmalar duymaya başlamıştım. Sesinin tonundan hoşlanmamıştım. Ne dediğini algılamaya hiç mi hiç yeltenmedim. Kızıyordu, beni tartaklamak istiyordu belli ki. Bir süre sonra da beni ittirmeye,oturduğum yerden kaldırmaya çalıştı. Ben kalktım, ama kendi isteğimle kalktım! Koşmaya başladım çünkü evde banyonun musluğu açık kaldı diye hatırlıyordum. Beni linç ederlerse su faturasını kim öderdi?
19 Haziran 2012 Salı
Doğalın dayı oğlunun kayınpapazı
İnsanın bir doğası vardır denir. İnsan doğasına göre doğar, yer, uyur, sıçar, çiftleşir ve ölür. Tüm bunları "doğamıza" uygun olarak yaparız. Peki bu doğala özdeş aromalar nereden çıktı? Gazetelerin, dergilerin sağlık köşesi sürekli bize en doğal(?), en sağlıklı(?) gıdaları, diyetleri önerirken doğa bunun neresinde. Acıkınca yiyeceksin yemesine,mantık basit aslında. Lakin yediğin besin steroidli olunca camış gibi şişiyorsun. Doğala özdeş, organik, gıda boyası, katkısız, doğal katkı maddeleri... İnekleri mısırla ya da öğütülmüş tavuk ölüsüyle besleyip elektronik testereyle kesip bir güzel biftek(ya da kuru köfte yap sen nasıl istersen) yapıyoruz, ve bu bifteği tamamen kimyasal, patlayıp çatlayan gazlı içecekle mideye yolluyoruz. Oğlum bu işte yanlış bir şey var ya la galiba . En nihayetinde bizde doğanın çocuğuyuz android değiliz niye gidip de doğalını yiyemiyoruz da doğala özdeş kardeş pampişini yiyoruz. Big big mac yerken dökülen soğan parçalarıyla köyler, kasabalar doyar bazı bölgelerde, sen hala daha "gelişmiş" yöntemlerle açlığı yeneceğiz yalanına inan. Sizi bizi sikleyen yok arkadaş gözümüzü hırs bürümüş kaşar peyniri diye plastik sandalye bacağı ısırıyoruz. Afrika'daki, Orta Asya'daki adam aç diyorsun. Aç lan tabi, adam üretiyor biz paketliyip 100 misli fiyatına geri satıyoruz. Bırak adam antilop mu avlayacak, bizon mu kesecek, kiev soslu tavuk mu yapacak, deniz börülcesi mi pişirecek rahat bırak da kendi karar versin. İnsan beslenmenin bir yolunu bulur, sen yeter ki ülkende ürettiğin silahları satmak için kaynakları sömürülmüş ve sömürülen ülkede iki dakika savaş çıkması için düşmanlık duygusunu körükleme. Şu veganlara da kılım. Vegan mı artık vejetaryan mı ne sikimse. Mala bağlamış bir şekilde hayvanlar ölmesin onlar da koşabilsin,oynayabilsin derlerken( sözüm meclisten dışarı)(yok lan yok iç-dış), deli gibi zararlı tarım uygulamaları hakkında kayıtsız kalıyorsunuz.
Her yıl toprağa bilmem kaç ton ilaç dökülüyor, suni gübre serpiliyor ha bir de üstüne o topraklar kayıp gidiyor. Politikayı falan bir kenara bıraksak günde 3 öğün yemek yiyoruz biz bunun için ne yapacağiz yetkili abi kim dediğinizi duyar gibiyim. Yetkili ağabey sensin yemek yiyen insan.(yemek yediğini biliyorum benden kaçmaz!) Sizi göz göre göre zehirleyen gıdayı almayın abisi. Fakat ne yazık ki sike sike gene yiyeceğiz zehirli gıda=ucuz gıda. Bizi bu tip gıdalar yemeye mahkum eden kişi, kişiler, toplumlar erekte olmuş şeytanın kucağına otursun ve bir sürede kalkmasın. Amin.
Her yıl toprağa bilmem kaç ton ilaç dökülüyor, suni gübre serpiliyor ha bir de üstüne o topraklar kayıp gidiyor. Politikayı falan bir kenara bıraksak günde 3 öğün yemek yiyoruz biz bunun için ne yapacağiz yetkili abi kim dediğinizi duyar gibiyim. Yetkili ağabey sensin yemek yiyen insan.(yemek yediğini biliyorum benden kaçmaz!) Sizi göz göre göre zehirleyen gıdayı almayın abisi. Fakat ne yazık ki sike sike gene yiyeceğiz zehirli gıda=ucuz gıda. Bizi bu tip gıdalar yemeye mahkum eden kişi, kişiler, toplumlar erekte olmuş şeytanın kucağına otursun ve bir sürede kalkmasın. Amin.
13 Haziran 2012 Çarşamba
Başıboşa tasma tak
Evliya Çelebiyi severim fakat arama motoru olarak kullanmak istemem. Ulaştırma bakanı Binali Y. google benzeri e-çelebi isimli bir milli arama motoru projesi başlatmak istiyormuş. Ben E-çelebi'de Charlize Theron aratınca bıyık çizilmiş versiyonuyla karşılaşacağım hissine kapılıyorum ve huzursuz oluyorum. Ya aslında, diğer bir yandan google batının bakış açısına sahip bir arama motoru. Doğunun bakış açısına sahip bir arama motoru hiç fena da olmayabilir. Gerçi Türkiye'nin yapacağı bir arama motoru bana güven vermez gene doğu bakış açısından ziyade yavşak bir arada kalmışlık zihniyeti(doğu-batı, kuzey-güney, edi-büdü) barındırırız gibi geliyor. Eğer biri doğu (doğu ne lan)bakış açısına sahip arama motoru yapacaksa Çin yapsın, Hindistan yapsın ya da Müslüman bir ülke olan Mısır yapsın. Arama motoru, arama motoru diyorum bu arada af buyurun. Arama motorunun ismi de değiştirilip daha efendi bir tanım da bulunur mutlaka. Ne olabilir alternatif ismim. E- mutasıp arama gereci olabilir mesela. Motor ismi kalkar ama bence kesin. Bu arama motoru olayı beni korkuttu açıkçası.
Evliya Çelebi asidir gerçi. 4. Murat'a rağmen atlamış zıplamış gezmiş tozmuştur. Oradan oraya sürülmüş, bir çok toprağa ayak basmıştır. Fakat bu başka bir konu.
Türkiye'de hayatın her alanında kısıtlandığımı hisseden ben en özgür platform olarak interneti görüyordum. En azından google'ım var. Anarşist, komünist, siyonist, satanist, nihilist, hedonist, faşist, terörist, hümanist tüm kişiler/akımlar hakkında fikir sahibi olabilme ihtimaline bayılıyorum. Beni temsil eden hiç bir politikacı, futbolcu, düşünce adamı olmasa dahi en azından karman çorman bir internetim vardı. Geçen sene internete kota gelecek, sınırlandırma yapılacak olaylarından çok gerilmiştim ve bir hayli (hayli kelimesini de hep samimiyetsiz bulmuşumdur) endişelenmiştim. Gerçi bu endişeler yerini rahatlamaya bırakmış da değil. Yaklaşık 1 sene boyunca Youtube sitesi yasaklanmış bir memlekette yaşamaktan utanç duyuyorum. Youtube'dan sana ne zarar gelecek. Atatürk'ün kaşını gözünü boyayıp hakaret içeren videolar koyduklarını öne sürerek Youtube'u yasaklama yoluna gittiler. Böyle milyonlarca video olsa bile mevcut hükümetin bunu çok umursayacağını sanmam. Bu tip videoları bahane edip Youtube'u kapatmak tamamen bir nabız ölçme seansıydı. Bakalım olcak mı. İçine Atatürk kattık ve tabu oldu. Bu sayede Kemalistler de Youtube olayını fazla kurcalamazlar. Youtube'u kapatma periyotu çok başarılı olmadı sanıyorum çünkü tekrardan erişime açtılar. Tüm bu erişime açma ve erişime kapatma prosedüründe halkın hiç bir katılımının bulunamaması korkunç bir şey. Yarın öbür gün kullandığınız herhangi bir site uydurma bir yasayla engellenebilir. Yasaklamanın sonu yok. Çoluğunun çocuğun girdiği siteleri kontrol etmek isteyen, sınırlamak isteyen anne baba buyursun yasaklasın kendi veletlerine fikir çokluğunu. Fakat bizler milletkefillerin çocuğu değiliz çapsız adamların benim yerime karar vermesine hiç mi hiç ihtiyaç duymuyorum. İnternette bile öyle bir korku psikolojisi yarattılar ki sığır diyeceğim yerde çapsız yazmak zorunda hissediyorum kendimi. Ya da ne biliyim hırt da yazabilirdim çapsız yerine. Bizim manyak bir komşumuz var osuruk sesine bile kapıya geliyor. Hükümet de bir o kadar sabırsız. Farklı düşünceler bastırılmak isteniyor, ucuz, magazinsel medya araçları da lejyonerlik görevlerini yerlerine getiriyorlar. Günlük hayatımızda tüm alanlarımız, saatlerimiz zaten birim birim olarak bölünmüş durumda. En özgür hissettiğimiz alan olan uyduruk evlerimiz de artık şeffaf oda tarzında. Harita şu şekilde, 3 çocuğu yap gocuğu giydir. Kadının kafasını kaşıyacak vakti kalmasın çocuğun kakasıyla, ağlamasıyla eriyip gitsin hayatı.
O değil de hükümet prezervatif mı çıkaracak beline kuvvet markalı? Yoksa kime ne kürtaj mevzusundan. Bu işten de biraz mangır kazanıp sonra da ertesi gün hapı üretimine geçebilirler. Tüm bu kürtaj mevzusunun altında bu sebep mi yatıyor acaba. Ya onu bunu bırak da hafız, kadınları ne zaman sünnet etmeye başlıyoruz?
Evliya Çelebi asidir gerçi. 4. Murat'a rağmen atlamış zıplamış gezmiş tozmuştur. Oradan oraya sürülmüş, bir çok toprağa ayak basmıştır. Fakat bu başka bir konu.
Türkiye'de hayatın her alanında kısıtlandığımı hisseden ben en özgür platform olarak interneti görüyordum. En azından google'ım var. Anarşist, komünist, siyonist, satanist, nihilist, hedonist, faşist, terörist, hümanist tüm kişiler/akımlar hakkında fikir sahibi olabilme ihtimaline bayılıyorum. Beni temsil eden hiç bir politikacı, futbolcu, düşünce adamı olmasa dahi en azından karman çorman bir internetim vardı. Geçen sene internete kota gelecek, sınırlandırma yapılacak olaylarından çok gerilmiştim ve bir hayli (hayli kelimesini de hep samimiyetsiz bulmuşumdur) endişelenmiştim. Gerçi bu endişeler yerini rahatlamaya bırakmış da değil. Yaklaşık 1 sene boyunca Youtube sitesi yasaklanmış bir memlekette yaşamaktan utanç duyuyorum. Youtube'dan sana ne zarar gelecek. Atatürk'ün kaşını gözünü boyayıp hakaret içeren videolar koyduklarını öne sürerek Youtube'u yasaklama yoluna gittiler. Böyle milyonlarca video olsa bile mevcut hükümetin bunu çok umursayacağını sanmam. Bu tip videoları bahane edip Youtube'u kapatmak tamamen bir nabız ölçme seansıydı. Bakalım olcak mı. İçine Atatürk kattık ve tabu oldu. Bu sayede Kemalistler de Youtube olayını fazla kurcalamazlar. Youtube'u kapatma periyotu çok başarılı olmadı sanıyorum çünkü tekrardan erişime açtılar. Tüm bu erişime açma ve erişime kapatma prosedüründe halkın hiç bir katılımının bulunamaması korkunç bir şey. Yarın öbür gün kullandığınız herhangi bir site uydurma bir yasayla engellenebilir. Yasaklamanın sonu yok. Çoluğunun çocuğun girdiği siteleri kontrol etmek isteyen, sınırlamak isteyen anne baba buyursun yasaklasın kendi veletlerine fikir çokluğunu. Fakat bizler milletkefillerin çocuğu değiliz çapsız adamların benim yerime karar vermesine hiç mi hiç ihtiyaç duymuyorum. İnternette bile öyle bir korku psikolojisi yarattılar ki sığır diyeceğim yerde çapsız yazmak zorunda hissediyorum kendimi. Ya da ne biliyim hırt da yazabilirdim çapsız yerine. Bizim manyak bir komşumuz var osuruk sesine bile kapıya geliyor. Hükümet de bir o kadar sabırsız. Farklı düşünceler bastırılmak isteniyor, ucuz, magazinsel medya araçları da lejyonerlik görevlerini yerlerine getiriyorlar. Günlük hayatımızda tüm alanlarımız, saatlerimiz zaten birim birim olarak bölünmüş durumda. En özgür hissettiğimiz alan olan uyduruk evlerimiz de artık şeffaf oda tarzında. Harita şu şekilde, 3 çocuğu yap gocuğu giydir. Kadının kafasını kaşıyacak vakti kalmasın çocuğun kakasıyla, ağlamasıyla eriyip gitsin hayatı.
O değil de hükümet prezervatif mı çıkaracak beline kuvvet markalı? Yoksa kime ne kürtaj mevzusundan. Bu işten de biraz mangır kazanıp sonra da ertesi gün hapı üretimine geçebilirler. Tüm bu kürtaj mevzusunun altında bu sebep mi yatıyor acaba. Ya onu bunu bırak da hafız, kadınları ne zaman sünnet etmeye başlıyoruz?
5 Haziran 2012 Salı
Sohbet arası 8-10 film
Bugün biraz vakit buldum ve geçtiğimiz 8-10 günde izlediğim, 8-10 film hakkında, 8-10 cümle yazmak istedim. Misyoner gibi bir dvd dükkanına bulaştım son haftalarda. 2 film alacakken 10 film aldırdı adam bana. Gerçi çok da fena filmler değil sattıkları. Filmlerden birisi "Untouchables". Çocukken Senegal'den Fransa'ya göç etmiş, gettodan bir adam alışılmışın dışında davranışlarıyla sakat ve zengin bir adamın bakıcılığını üstleniyor. "Evet ben bunu yapabilirim, hayat güzel lan aslında, vay anasını bende farklı özelliklerimle başarılı olabilirim" gibi duygulara ihtiyaç duyanlar için 1 saatlik doping etkisine sahip bir film. Güzel ama üzerine çok düşünülüp tartışılacak bir film değil. Diğer yandan, filmde Omar Sy'ın oyunculuğu çok başarılı ki, filmin bu kadar gişe yapmasında temel etken muhtemelen bu oyuncunun performansıdır. Geçen hafta aldığım filmlerden en çok hoşuma gideni polisiye, aksiyon filmi "Headhunter" oldu. Norveç filmiydi sanırsam. Zengin, kompleksli bir iş adamı, güzel karısı ve sanat eseri kaçakçılığı hakkında bir film. Aksiyon filmi dedik ama "kurşundan kaçarım, patlama sahnesine götünü dönerim" tarzında bir film değil. Kısaca, akıllıca bir kurgu ve sürükleyici bir seyir. Kısa zamanda birçok film izleyince, filmin içeriğinden ziyade filmin sonrasında bıraktığı duygu hatırlanıyor. Bu film iyi vakit geçirmek için izlenebilecek bir film. Filmlerden bir tanesi de "Dogtooth".Yunan filmi. Filmin konusu ilginç, deneysel bir senaryoya sahip. Dışarıda olup biten hayata izole bir şekilde yaşayan bir aileyi anlatıyor. Film bir kaç ufak tefek rahatsız edici sahneye sahip. Diğer yandan, ailelerin yetiştirme biçimlerinin çocukların ilerideki yaşantılarına ne kadar etkili olabileceğini görebiliyorsunuz. Bir şeyi hiç bilmezsen o şey senin için hiç bir zaman var olmaz. Filmde, etrafımızdaki insanlardan öğrendiğimiz hareketlere, tavırlara adapte olma özelliğimizin, etrafımızda rol model alacak kimse yok iken nasıl şekillendiğini gözlemleyebilirsiniz. Son olarak da filmde, bizim için iyi olduğu düşünülerek uygulanan yasaların, emirlerin, kuralların ne kadar içi boş ve faydasız olabileceği izlenebilmektedir. İzlediğim bir diğer film "Intacto". Bu filmi daha önce Cnbc-e'de izlemiş olabileceğimi düşündüm ama sanırım izlememişim. Filmde şans eseri hayatta kalan insanların davet edildiği bir "şanslılar kulübü" vardır. Bu kulüp dahilinde büyük kumarlar oynanmaktadır. Oynanan bu oyunlarda büyük bahisler konmaktadır çünkü ne de olsa katılan herkes çok şanslıdır. Oynadıkları oyunlar tuhaf dolayısıyla film de ilgi çekici sahnelere sahip. İzlenebilir. "Gringo" diye bir film izledim. Mel Gibson'ın yeni filmi. Meksika'da küçük bir kasaba gibi işleyen bir hapishaneden bahsediyor. İçinde bakkalı var, pansiyonu var, kerhanesi var. Bir Amerikalı hapishaneye girer ve millete ayar verir. Hikaye kısmıyla klasik bir aksiyon filmi lakin hapishanenin ortamı ilginç. Korku filmi izleme hevesiyle "Woman in black"'i izledik. Bu filmde de hikayenin geçtiği kasabanın ortamı güzel ama kurgu zayıf. Özellikle çığlık atan kara duvaklı hayaleti gösterdiği sahneler filmin korkutuculuğunu, kasvetini dağıtmış. Yani olmamış. Filmde Harry Potter rolünde oynayan çocuk oynuyor. Çocuk dediğime bakmayın, o da büyüdü. Baba rolünde oynuyor. Çocuğu falan var. Perili bir ev var, hayalet var, bacadan fırlayan kuzgunlar var. Çok kötü olmasa da vasat bir korku filmi. Eskilerden bildiğim "It" filmini izledim sonra.
Stephen King'in romanından uyarlanan 1991 yapımı film hala rahatsız edici. Fakat bu film çocukken daha bir ürkütücü gelmişti. Gene de güzel hikaye, çok uzun bir film olmasına rağmen izletiyor. Katil bir palyaço var, çocukları öcü olarak korkutuyor. Yüzyıllarca kasabaya musallat olmuş makyajlı öcü hakkında bir film. Danimarkalı yönetmen Las Von Trier'in "Anti-christ"'ini izlemeye yeltendim. Daha önce de izleme çabasında bulunmuştum. Beğenmedim. İçi boş şiddetten, mazoşizmden başka bir şey algılayamadım bu filmde. Bir ilişkide iletişimsizliği anlatmak istemiş yönetmen duyduğuma göre. Ben filmi okuyamadım,bilemedim,hiç mi hiç sevemedim. Diğer yandan, filmde tek beğendim sahne çatılara düşen meşe palamutlarıydı. Ha bir de filmin başında yavaş çekimde oynatılan sahne de farklı bir yorumdu fakat filmin genelinin içi boş geldi. Sonuç olarak, bu film bana ilginç olma peşinde olanların tutunacağı bir dal gibi geldi. Olmamış bir daha çek. Bir de İspanyol bir gerilim filmi izledim "Mientras Duermes". Filmde sapık bir kapıcı var. Çevresindeki insanların mutsuzluğundan mutlu oluyor. Apartmandan bir kıza takıyor ve onun mutsuz olması için elinden geleni ardına koymuyor. Hoş bir gerilim. Yüzüne gülen, arkandan iş çeviren bu kapıcı sürekli gülümseyen bu kızcağızı sinsi sinsi mutsuz etmeye çalışıyor. Filmin senaryosu hoş ama daha güzel de işlenebilirmiş. Tavsiye ederim, izlenir. Yukarıda yazdığım tüm filmleri "Atilla Dorsay" olduğum için değil, fikir alışverişi yapabilmek için yazdım. Çok sağlam gerilim ya da korku filmi izledim diyen varsa çekinmesin haber etsin.
Stephen King'in romanından uyarlanan 1991 yapımı film hala rahatsız edici. Fakat bu film çocukken daha bir ürkütücü gelmişti. Gene de güzel hikaye, çok uzun bir film olmasına rağmen izletiyor. Katil bir palyaço var, çocukları öcü olarak korkutuyor. Yüzyıllarca kasabaya musallat olmuş makyajlı öcü hakkında bir film. Danimarkalı yönetmen Las Von Trier'in "Anti-christ"'ini izlemeye yeltendim. Daha önce de izleme çabasında bulunmuştum. Beğenmedim. İçi boş şiddetten, mazoşizmden başka bir şey algılayamadım bu filmde. Bir ilişkide iletişimsizliği anlatmak istemiş yönetmen duyduğuma göre. Ben filmi okuyamadım,bilemedim,hiç mi hiç sevemedim. Diğer yandan, filmde tek beğendim sahne çatılara düşen meşe palamutlarıydı. Ha bir de filmin başında yavaş çekimde oynatılan sahne de farklı bir yorumdu fakat filmin genelinin içi boş geldi. Sonuç olarak, bu film bana ilginç olma peşinde olanların tutunacağı bir dal gibi geldi. Olmamış bir daha çek. Bir de İspanyol bir gerilim filmi izledim "Mientras Duermes". Filmde sapık bir kapıcı var. Çevresindeki insanların mutsuzluğundan mutlu oluyor. Apartmandan bir kıza takıyor ve onun mutsuz olması için elinden geleni ardına koymuyor. Hoş bir gerilim. Yüzüne gülen, arkandan iş çeviren bu kapıcı sürekli gülümseyen bu kızcağızı sinsi sinsi mutsuz etmeye çalışıyor. Filmin senaryosu hoş ama daha güzel de işlenebilirmiş. Tavsiye ederim, izlenir. Yukarıda yazdığım tüm filmleri "Atilla Dorsay" olduğum için değil, fikir alışverişi yapabilmek için yazdım. Çok sağlam gerilim ya da korku filmi izledim diyen varsa çekinmesin haber etsin.
Etiketler:
Dogtooth,
Film,
Headhunter,
It,
Mientras Duermes
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













