20 Ocak 2013 Pazar

Kıç Üstü Edebiyatı


Büyük sevimsiz bir yer olsun iş olmasın hatta orası bizim de olmasın kimseye hayrı olmadığı gibi yuva bozsun haram olsun. Ya da küçük sevimli bir yerimiz olsun ve burası tamamen bizim olsun yerler parke yerine cesetten olsun her yere bastığımızda yaşamın değerini kavrayalım "oh be hayat varmış" diyelim hep bir ağızdan. Mekanın hemen altı da yatır olsun. Bir dizi dileklerimiz olsun ve hiçbiri gerçekleşmeyecek de olsa yıldızlar bizi beklesin biz ise kazıklara oturup bekleyelim ki hayaller gerçek olsun.

Her bir şeyi bilen adam ol ama lotoyu totoyu bilme neden bilmediğinin farkında olsan da vur kafayı yat sert zemine. Yanlış bilelim doğru oturalım popülerist bayansıları yerelim. Yalan yanlış söyleyip doğru direk konuşalım. Tatlı yiyelim nefret kusalım. Oyuncak ayılara sarılıp iftira misillemesini planlayalım.

Cehennem var deyorlar. Varsın desin denyolar. Ya yaşadığımız dünya bir başka hayattaki yaşamımızın cehennemi ise. Yok yok değil. Şimdiki cehennemi eski şartlar altında düşünmemek gerekir. Artık kazandır, ateştir, zebanidir çok demode kaldı bunlar. Artık telfon tavayı geçtim seramik tavalar, ankastre ocaklar var. O yüzden "modern" cehennem elektronik sistemlere bağlanmış olmalıdır. Dokunmatiği çalışmayan ayfonlar, internete girdiğinde sürekli açılan ama kapanmayan pop-uplar dolu ve manyetiği bozulup seni bistroda yemek yedikten sonra çaresiz bırakan kredi kartlarıyla dolu bir cehennem. Orijinal olmayan windowslar ya da yok yere arıza çıkaran araba bilgisayarları.... Cehennemde pili bitmiş kumandalarımız, bir çubuk şarjı kalmış telefonlarımız ve tek kulaklığı bozulmuş müzik çalarlarımızla ile baş başa kalacağız...

7 Ocak 2013 Pazartesi

taşak dünya

Herhalde en kötüsü de nasıl bir bokun içinde olduğunu bilmemektir. Bir şeyi destekler ve ona inanırsın fakat sonradan fark edersin ki yanlış tanrılara dua etmektesin. Bu kişisel e-posta adresinin sen fark etmeden "oh beybi kiss mi" mesajını tüm rehberine yollaması gibidir. Üye olduğun dernekler, dahil olduğun kulüpler, inandığın düşünceler nerelere hizmet ediyor ve neyin içindesin bazen bilemiyorsun. O yüzden herhangi bir düşünceyi tamamen savunmak için bazı şeyleri görmezden gelmelisin. Belki de herhangi bir şeye fanatik bir biçimde inanmamak daha yerinde bir davranıştır.

Dünya erkektir, tanrı da erkektir ve bu kadar testesteron arasında bir kadın nasıl keyifle yaşayabilir. Bir tek doğanın dişil olduğu söylenir (doğa ana, bereket tanrıçaları, gaia vs vs) lakin doğayı da sikip attığımız aşikardır. Yeşillikle bağlantımız butik hotelin sevimli bahçesi ya da organik pazardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde nasıl bir yaptırım gücü ve denetim imkanı var ise, aynı erkeklerin doğa üzerinde de benzer bir hakimiyeti vardır. Naylon poşette denetimli serbestlik içinde yaşayan doğa boğulup kalma bir kenarda. Arada depreminle, erozyonunla dürt bizi. Amin.


Estetik yoksunu bir gezegende yaşıyorum. Yalın hali büyük ölçüde estetik ve keyif verici olsa da, insan eliyle yaratılan kısımları kaba ve işlevsel yönüyle ön plana çıkıyor. Binalar, yollar, köprüler yapılırken tabi ki sağlamlık ve maliyet göz önünde bulunduruluyor. Kadın eli pek değmez. Yaşadığımız yüzyıla kadar kadınlarla dirsek teması dahi bulunmayan dünya buram buram taşak kokmaktadır. İşlev ön plandadır, estetik lüksdür ve ikincil plandadır.

"Nefes alsın yeter" deyişi bir çok durum için geçerli olabilir. İşlevini görsün yeter. Estetik bina mı dikecez puhaha koy götünü koy demiri çimentoyu bas üzerine tuğlayı aslanım. Dik dursun yeter. İçine bir televizyon iki tencere sığsın ve bir tane de bok deliği bulundursun kafidir. Biz insanlar genç yaratıklardık, dinozorlar gitti biz geldik, son model ya da yeni jenerasyonduk. İyi çocuklardık ne zaman bozduk kendimizi de bedenlerimizi soğuk betonların arasında çürütmeye razı olduk. Akbayramsapienlerin nesli mi tükendi. İnanın çocuklar :D İnanın, inanın da "pan-zehir kültürü" dahilindeki ekolojik tarım, sitar imalatçısı veya Greenpeace'in de yüzü gülsün aç kalmasın onlar da ekmek yiyebilsinler. Daha yenecek çok fazla tam tahıllı ekmek, keşfedilecek çok fazla bohem kafe, gidilecek çok fazla otantik ülke var. Hindistan maymunuyla gurusuyla bizi bekler. Çünkü daha yeni Hindistan'da Mehtab Alan isimli şahıs namus davasına 22 yaşındaki kız kardeşinin kafasını kılıçla kesip onun kellesiyle karakola gitmedi. Çünkü kopan kafalara rağmen aldığın düzinelerce anti-depresanın çaresi Hindistan'dır.

Söylenene göre yaratıcı olmanın iki temel ateşleyicisi varmış. Bu tetikleyicilerden biri tanrı sevgisi biri de kadın aşkıymış. Yaratma içgüdüsü dediğimiz şey allahını bulma ve manitayı kapma düzleminde gelişen olaylar bütünü imiş. İki düşünce de yüzyıllar boyu erkek kişiyi bilime, sanata ve dine yönlendirmiştir. Yaratıcılık öldü mü, yoksa yeniden mi dünyaya geldi. Evet kadın da, tanrı da doğurgan ve cazip. Tanrı öldüyse kadın da ölecek. Tanrı öldüğü gün kadın da son nefesini verecek. Sakal ve bıyıklarımızla bir başımıza kalacağız. Bu trajik ölümlerin akabinde otomobil fuarlarına, pavyonlara, diskolara, kafelere koşturacağız ama bir süre sonra canımız sıkılacak ve silahlarımızı şakağımıza dayayıp beyinlerimizi uçuracağız. Münip Ensesikalın Üniversitesinde 4 yıl ihtisas yapıp da çözülecek kokular değil bunlar.Taşak kokan dünyanın pencerelerini açıp havanlandırmamız gerekebilir.

25 Aralık 2012 Salı

Gel bak burası boy



Google'dan arat "insan nasıl yaşamalı" bul oynat tarzını benimse oyna. Melankolik kuzey havası ile mercimek köftesi arasında sıkışmış bir genç insanın hayata tutunması Amerikan filmlerinden birazcık farklı olabilir. Amerikan filmlerinde hiç kimseyle yatmamış bir bakire genci tüm film boyunca sikiştirmeye çalışan bir grup gencin matrak maceraları oynanırken, bizim buralarda dayı veya amcanın bir telefonuyla tüm dertten tasadan kurtulunmuş olunur.


Günlük pratiklerimiz ön görülen uygulama şekillerinden çok farklı gerçekleşiyor olabilir. Hep bir şeyi taklit ederek hayatına devam eden maymun irisi insan evlatları sürekli bir uyum sağlama eğilimi içerisindedir. O yüzden türlü farklı hayatlar var ki kıllı pullu maymunlar kadar anlaşılır bir yaşam yolumuz yoktur.

Yasa ve prosedürler arasında boğulmuş bir topluluk muhatabını bulamayınca yasa kedere boğulur. Genelde de çoğu insan muhatabını bulamaz insan hakları mahkemesinden, tüketici hakları derneğinden ya da en ulaşılabilir olan tanrılardan medet umar hale gelir. Şöyle bir örnek veriyim; bir telefon almışsındır ve bu telefon bozuk çıkmıştır. Değiştirilmesi talebiyle aracı servise götürürsün onlar bu telefonu merkeze yollarlar arada türlü kargolar, lojistikler vs. 1 hafta sonra ararlar telefonunuz geri gelmiştir. Hem de aynı telefon. Aynı arıza ile geri gelen telefonu tekrar göndermek istersin ve tekrar değiştirme talebinde bulunursun. Aynı telefon tekrar geri gelir ve sana ancak aynı arızadan 3, farklı arızadan 5 kere gittinde telefonu değiştirebileceklerini söylerler. Sen de sikik bir cihaz için ömrünü çürütmek istemez ve vazgeçersin.

İnsanlar neden alternatif dünyaların arayışına giderler? Neden Hobbit filmi, Batman filmi gişe rekorları kırar? Çünkü orada karakterler direkttir. Yaptığı işin sonucuna en fazla 2-3 saat içinde ulaşır. Bu filmlerde uzun dava süreçleri, uzun banka kuyrukları gösterilmez. Yemek dersin önüne gelir, meme ucu istersin ağzına konar. Bir cüce savaşçı bal likörü sipariş ettiğinde bal likörü ya gelir ya da gelmez. Fakat gelmediği zaman muhatabı bellidir. Bar sahibi. Gider bar sahibine bir yumruk sallar bal likörünü alır. Kurdukları ilişkiler karmaşıklıktan uzak ve berraktır. Biz de bu berraklığa sahip olsak migrene/vertigoya elveda deriz. Baş ağrıtan karmaşık ağlarla birbirine bağlı çoklu sosyal ilişkiler içinden çıkması stres yaratan bir süreçtir.

İnsan evladı çocukken hissettiği dünyaya yakın dünyayı arar durur. Sorumluluk yok, koruyucu iki hızır peşinde ne yapsan çocuktur boşver rahatlığına sahip olmak tekrar kazanılamayan bir ayrıcalık olarak kalır. Alışveriş yapar, uyuşturucu kullanır, umarsızca düzüşür, para kazanıp kendi dünyanı yaratmaya çalışır durursun ama çocukluktaki o tadı bir türlü tekrar yakalayamazsın.

Yazarkasadan günsonu alıp geçen güne bakınca kayıp gibi gözüken birçok olay yaşamış gibi görünebiliriz. Hep bir şeyleri bitirme, tamamlama üzerine yaşayınca zarardaymışız gibi hissedebiliriz. Asıl hoşumuza giden sürecin ta kendisini olsa da onu yok sayarak net bir sonuç elde etmeyince hissedilen tatminsizlik hiç bir şey tamamlanmamış duygusunu içimize işler ve bu zehir bizi rahatsız eder. Hadi şimdi dağılın!

13 Aralık 2012 Perşembe

Kişisel delişim

Evet aslında çoğu durumda delirme eylemi de çok kişisel değildir. Toplumun yan etkilerinden zehirlenen bir birey delirmeye yüz tutabilir. Deli olarak algılanmamak için türlü yöntemlere başvurulur. Karnının doyacağı konusunda şüphesi olmayan bir çoğumuz yaşamımızda bir yola baş koyma ile siktir edip koyverme arasında gidip geliriz ve bu sürede kendimizi oyalayacak türlü uğraşlar içine gireriz. "Doğu" felsefesi (ama uzak olan doğu) pazarı işte tam bu noktada imdadımıza koşar. Meditasyon, tütsü, türlü çakralar ve benzeri otantik oyuncakları bağrımıza basarız.

5 adımda guru olun, gelin sizi ermiş yapalım, iş hayatının mına koyun, milleti kıçınıza kuyruk yapın benzeri başlıklı kişisel gelişim kitapları ruhun boşalan bölümünün mastürbasyon ihtiyacını karşılamak üzere her yanımızı sarıp sarmalar.

Bireye verilen değer arttı ve içsel "gelişim" tavana vurdu fikriyle bencilliğe şahane bir bahane bulunmuş oldu. Zaten bencil olmak içimizde güdümüzde var. İçimiz sikişiyordu birey olmak için. Gel beraber birey olalım. Bir ey. Birrrey.

Yogayı da denedim ya denemedim değil fakat kimyamız uyuşmadı. Yogayı veya benzeri meditasyonları çok sık yapanlar insanları zaman zaman şehirlerarası yolun sol şeritinde 50 km hızla giden ve arkasındaki şoförü fıtık eden "bireylere" benzetebiliyorum. Pandik atsan pardon diyecek nitelikte affedeciliğe sahip bir insan evladı sinirimi bozabilir. Çünkü kendini beynimiz kudretli sınır tanımazlığı fikriyle uyuşturduğunu ve bu dünyayı umursamaz tavrının altında yatan kibir ve dinginliğinin kendini üstün görmesini sağlamış olabileceğini düşünürüm. G.t. Belki de sıkıntı bende sakinleştirici hapımı atıp, bitkisel çayımı demlemeli ve atlamalıyım ben de bu trene. Fakat sende biliyorsun ki kıçımız en nihayetinde o plastik sandalyeye oturacak.

Kısa sürede çok yol kat etmek güzel bir şey gayet tabi. Fakat kısaca boylu, hafif tombik ve kadife ceketli adam seni bir ermiş yapmayacaktır. Başlamak için güzel bir yer olabilir lakin buna bu kadar inanman beni korkutuyor bebeğim. Kokolojik, filarmonik, kleptomanik, nekrofilik, panik atak, histerik ve fantastik bombastik gel çok havasız kaldın bir hava alalım dünyadan kafayı çıkaralım da essin biraz beynimize beynimize.

7 Aralık 2012 Cuma

Yeni Nesil Mafyacılık

Al Capone tarzı mafyacılık işi uzaktan puslu ve karizmatik görünür. Fötr şapkalar, uzun pardesüler ve bütün gün ağzılarında dolaştırdıkları purolarıyla bütün puştlukları yapmalarına rağmen bir beyefendi görünümünde dolaşırlardı. Bu tip İtalyan-Amerikan karakterler hem büyük hollywood yapımlarıyla hem de piyasaya sürülen video oyunlarıyla kafamızda yer etti. Biz de aldık ,izledik, oynadık, özendik. Pis pis adamları adaletli kabadayılar gibi algıladık. Artık bu adamlar çok geçmişte kaldı. Şimdi "Cyber- Mafia"lar revaçta, çatallı boğuk sesli İtalyan-Amerikan mafyalar çağa pek ayak uyduramadı.


Geçen üç tane haber dikkatimi çekti. John Mcfee isimli milyarder bir yazılımcının komşusunu öldürmesi, Anonymous isimli hacker çetesinin Pay-Pal kullancılarını dolandırıp intikam alması ve Kim Dotcom isimli devasa bir adamın Almanya hükümetine kafa tutmasının ardından açık bir şekilde Yeni Zelanda hükümetine rüşvet verip oturma izni almasıydı.

Televizyon izleyenler, hackerların internet üzerinden binlerce kişiyi dolandırdıklarını duymuş olmalılar. Bu demek oluyor ki internette de "suç" olarak tanımlanan birçok faaliyet dönüyor. Yalnız tüm bu hackerların haklı olduğu bir nokta var ki internetteki bilgiler sansürlenemez. Bu konuda haklılar haklı olmasına da bu puştlar bir yandan da banka hesaplarımızı hortumluyorlar. Külahları değişmeyelim.

Kim DotCom 2 metre boyunda 140 kilo bir insan evladı. Genç yaşta Nasa'nın güvenlik sistemini atlatmış, download siteleri kurmuş ve bu web işlerinden yüklü miktarda da para kazanmış. Çeşitli sebeplerden dolayı Almanya'dan sınırdışı edilmiş, Hong Kong'dan da öyle ve sonunda gelmiş Yeni Zelanda'ya yerleşmiş. Adam zengin ve dahi. Yeni nesil mafyacılık yapıyor. Yatlarıyla, lüks arabalarıyla pozlar veriyor paraları karı kızla yiyiyor. Diğer bir yandan da bu adam bir aralar Call of Duty Warfare oyununda dünya birincisiymiş. Hangi ara vaktin oluyor da gidip çolukla çocukla yarışıyorsun be ayı. Bu adamın hikayesinde ilgimi çeken şey bilgisayar sistemleriyle zengin olup, mafyamsı bir mertebe ulaşması ve bir yandan da deli gibi oynadığı bilgisayar oyunlarından vazgeçmemesiydi. He tam bir göt çocuğu orası ayrı.

3 Aralık 2012 Pazartesi

bir götlük yer açın

toplum bizi şekillendiriyor diyorlar ya. çok doğru. otobüse ne şekil biniyorsak o şekil kalakalıyoruz. böyle böyle şekilleniyoruz. götü otomatik kapıya kaptırmadığımız sürece sıkıntı yok gerçi. mahalle baskısıda buna benzer bir şey mesela. sen otobüse binince tüm mahalle de sana binmiş oluyor. herkes birbirine baskı yapıyor. kim kime dum duma. mahalle baskısı yapmayın yaptırmayın. ha ayrıca jakoben tavırlar da görmüyor değilim otobüste hani. bazı insanlar koltukta otuyor, oturdukları yerden ahkam kesiyor. yok çükün omzuma deyiyor, yok çantan ağzıma giriyor. ordan konuşmak kolay tabi. pis jakoben.

şimdi her yere otobüs,araba veya uçak ulaşımı var diye istediğimiz noktaya ulaşabiliriz hissini yaşıyoruz. kerizlik. ben haftasonu kalkıp emirgan'a gittim diyelim. dönebileceğim, üzerinde yürüyebileceğim metrekare belli. raylı tren gibiyim. park yeri zaten yok denecek kadar az. kahvaltıcılar tıklım tıklım. ben fazlalık oluyorum galiba burada. alınmaya başlıyorum. aşkolsun. oraya gittin de noldu gene 5 m2 içinde dönüp duruyorsun.

insan kafasını kaşırken yanındakinden izin ister mi. böyle bir absürtlük var mı? var. toplu taşımada, konser alanında sıkışan vücutların hareket kabiliyetleri sıfıra inmişken böyle bir saçmalık var. öteyandan internet çok cömert. orada bolca yer var. her yer bahçe bostan. dışarda bacakları aça aça yürüyemiyorum elim kolum millete çarpıyor. oysa internette yaylana yaylana yürüyorum. yolun ortasına bile oturuyorum. kimse bir şey demiyor. ne güzel.

bir evimiz vardı ferahfeza. şimdi ona göz diktin pis. stüdyo daireymiş, minimalist tasarımmış, pratikmiş sikmiş sokmuş. yemezler güzelim. sokucaksın bizi kibrit kutusuna en sonunda ve gönlün huzuru bulacak. insan manzaralı evim var. tamam belki deniz görmüyor ama kaldırımdan karşılıklı olarak iki-üç kişi gelince çok nefis dalga oluyo. çok süper. hemen bir esinti vuruyor pencereme. işte o esinti hep toz yapıyor.

13 Kasım 2012 Salı

Hallederiz yeğen

Ben ceketli göbekli adamım. Ben Türk iş adamıyım. Adamın hasıyım. Göbeğim tabiki de türk kası. Seninki de soru allahusen. İş yaptığım insanları doyurmak için: misafirlerimi Türkiye'nin doğusunda büyüdüysem kebapçıya, batısında büyüdüysem balıkçıya, kuzeyinde büyüdüysem de pideciye götürürüm. Sonrasında ise misafirleri götürdüğüm adres bellidir. Nerde karı varsa oraya. 20 yıllık viskilere bayılırım. Fuhuşa adanmış bir hayatı olan çok mühim bir şahsiyetim. Param var bazen bıyığım da var. Emrimde fedailer öl desem ölürler. Teoride herşeyi hallederim. Gerektiğinde babacanım gerektiğinde de pavyon müdavimiyim. Kadınlar aptal ben kurnaz bu ayki kredi kartı ekstresini napıcaz. Sikik uyaklar ve ucuz delikanlı sözlerimle kapalı çarşıdaki halı esnafını iki dakikada çözerim. Arabamı sürerken elimi camdan çıkarıp Parliament'imi veya Marlboro'mu sallamazsam olmaz.

Koyu renk takımım ve de hallederiz anlamındaki sırt sıvazlamamın yanı sıra sırtıma aldığım ince moderen kazağımı da göz ardı etmeyin lütfen. Lütfen dediysek centilmenlikten. Kadın bir çiçektir. Bakarsan bağ bakmazsan dağ olur. Ben kadından anlarım. Benim karı rahat verse daha neler neler yapardım. Etrafta güzel bağyanlar var ve şimdiki kızlar da pek bir aşifte. Ben şimdi dershaneye gidiyor olcaktım var ya ne karı kaldırırdım. Gençler işini bilmiyor.

Beni deşifre etmeye kalkma belimde tabancayla benim doğrum yerelin değeridir. Kılasıma karışma bendensin koçero.

Hayat en çok bizi sınadı. O yüzden kendimi herşeye layık görürüm. Neden görmeyeyim ki. Piyasaya 17 yaşında bakire yeni bir cıvır mı düştü baboli yolla bana. Sınırlı sayıda bir şey mi üretildi tabi ki bana da gönderiyorsun evlat. Tarih hayal edenleri değil hıyar ağalarını yazar aslanım.

O değil de ben ne muhteşem bir adamım ya lan. Şuan kazandığım ne varsa etimle tırnağımla kazandım. Etrafın amına koymak, insanları sikip atmak benim hakkım. Hem de en doğalından. Okuyonuz da noluyo lan gavatlar. Şaka lan şaka okuyun bak ben ne zorluklar çektim. Yabancı kızları euro/dolar göstermeden tavlamakta hep zorlandım. En adam adam Türk adamdır. Aha bu lafı da ben dedim. Yaz bir kenara. Neyse başkan manitalar beni bekler bozma kendini iyi çocuksun aynen devam.

Türk iş adamları şeysi

Şaaptın Şeytinoğlu

7 Kasım 2012 Çarşamba

hapçı nineler

baş ağrın mı var kuzum al sana 50 mglık hap. karın ağrın mı var tontişim al şu tabletlerin tamamını yut. hap var pıt var eks var. kentli teyze ve nineler çok fenalar. bu hap işini tarz olarak benimsemişler. hapları her derde deva olarak görüp Afroman ve Snoop Dogg kafası yaşıyorlar. bir de şu hapçı psikologlar vardı. torbacı gibi her yaş grubunu hapladılar. bu bahsettiğim dönemde 13-14 yaşındaki bir ton genç kız baygın gözleriyle hayalet gibi dolaşıyordu. gerçi hala da dolaşıyor da olabilir. onlar aramızda. 15 yaşındaki köpeeğem öldü hapla beni. sevgilimden ayrıldım pembe bir mezar, balkabağı jack ve zanaksla gömün beni. bir kavanoz da nutella yollayın. bana tavsiye verme renkli fitil ver şekerim. içki günah hap serbest açılın diskolar hapçı nineler geliyor.

ilaç kullanımı bazı hastalıkların tedavisi için tabi ki elzem. fakat öyle durumlar var ki en ufak "rahatsızlık"larda doktorlar hapı yutturuyor. şehirde insanların bir çoğu ağrı kesici markalarının tümünün ismini ve etkisini biliyor. ve bir çoğu da bu haplardan kullanmış oluyor. bizde tinerci çocuklardan çekinirdik. asıl hastalık hastası hapçı teyzelerden çekinmek lazımmış.
topunuzu keserim diye top oynayan çocuğu şiddetle tehdit etmek, kaçıncı sınıftasın diye çocuğa 50 sefer sorup darlamak veya deli gibi madlen çikolata yemek demek ki hep bu hapların etkisiymiş. bu morukluk nereye gidiyor. ben filanca (yaşlı lisanı-elder scrolls) ilacı kullanıyordum o bana etki etmiyor, koymuyor bana artık evladım şunu kullanmıştım iyi geliyordu yamultuyordu gibi söylemlerde bulunuyorlar. bu ayağıma iyi geliyor bu da burnumu iyi ediyor. yahu bunların aşk acısına iyi gelir diye şişelere sarılan berduş ya da sabah akşam ot içip hayatı sallayan gençlerden ne farkı var? onlar nineler. hapçı nineler. ve her zamankinden daha güçlüler.

bu haplar teyze ve ninelere latinceyi söktürür. hastalık uzmanı olup hastalık hastası olan moliere karakterlerine dönüşürler. yoksa insan neden pencereden aşağı bakkala sepet sallasın ya da eve giren her çocuğa el deri tırnak öptürsün ki. işte bunlar hep bu hap.

ben size söyliyim. bu nineler altın gününe gidiyoruz diye alem yapıyor olabilirler. o kelebekli hap kutularının içine hiç baktınız mı? birbirlerine ikram ediyor olabilirler mi? kimbilir? yakında buralar hep hap olacakmış. öyle diyolar. artık tereyağlı iskender sosunu haplara dökecekmişiz. uzmanlar öyle diyor. ayrıca kutuplar eridiği için ninelerin yaşam alanı da azalıyormuş. gene bir uzman söylemişti ama kimdi inan hiç mi hiç hatırlamıyorum.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Müslüman Tavşanlar


Bir şeyleri sevdirme adına ilginç yöntemlere başvuruluyor. Keza dikkat çekmek adına da türlü maymunluklar yapılıyor. Şarkıcı Doğuş'un saksı ile cıbıl fotoğraf çekip Twitter'da paylaşması ya da akıl fikir yoksunu Atilla Taş'ın 0 yaratıcılık ile yamyam style şarkısını türetmesi dikkat çekmek için yapılan kekoluklar olarak örneklenebilir. Millet artık medyada kendini duyurmak için her yolu mübah görüyor. Seks kasetleri, provokatif açıklamalar ya da ilginçlik yapılan videolar internet ortamında dönüp duruyor. Tüm bunlara itirazım olduğu sanılmasın bayılıyorum ben bunlara. Kendini en güzel şekilde rezil eden manşetin en kıyak köşesinde yer buluyor.


Fakat bir adam var ki ne olduğu belli değil. Şahsen ben henüz çözemedim. Adnan Oktar- Harun Yahya. Şimdilerde ismi Adnan Hoca diye geçiyor ama eskiden Harun Yahya takma adıyla bir şeyler yazıp yayımlıyormuş. Bu adam Mimar Sinan Üniversitesi'nde sanat tarihi gibi bir şeyler okumuş, hayatının yaklaşık 2 yıllık kısmını da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi'nde geçirmiş. Hepimiz onu "kedi canını senin" repliğiyle tanıdık. Niye tanıdıysak artık. İnternet kullanan her vatandaşın bu adamı tanıdığını farzediyorum. İnternet üzerinden yayımladığı bir sohbet programı var. Bombastik silikon memeli, ince belli, bol kalçalı ve platin sarı saçlı hatunlarla beraber yaptığı dini sohbetlerde hatunlar sürekli olarak Adnan'a maşallah inşallah diyor Adnan Hoca da ara sıra açtığı müziklerle oturduğu yerden çılgın babaanne dansı yapıyor. Sanırım favori müzik listesi Pitbull'un şarkılarından oluşuyor. İşini bilen Adnan hoca ağzının sularını akıta akıta kızlara program boyunca iltifat ediyor. Kızlar da cevap olarak ah hocam süpersin iyisiniz bir tanesiniz uh ye gel beni ye, inşallah maşallah gibi yorumlar yapıyorlar. Hugh Hefner Adnan'ın ortamını görseydi gözleri yaşarır ve "ben kimlere ilham verdim allah beni bildiği gibi yapsın" derdi.

Ben asıl bu adamın programındaki hatunlardan bahsetmek istiyorum. Sakallı bıyıklı adamdan bahsetmekten iyidir. Buradaki hatunlar Penthouse ve Playboy gibi dergilerde boy gösteren mankenlere benziyor. Bol meme ve kalça bunların yanı sıra platin sarı saç ve ince bel. İşin enteresan tarafı tüm bu hatunlar iyi üniversitelerden mezun ve işinde gücünde olarak tanıtılıyor. Bence Adnan Hoca mucit. Artık bol çekirdekli, kolalı, baklava desenli süveter ve boğazına kadar ilikli gömlekli sohbet ortamları kimsenin ilgisine çekmez olmuştu. Cemaatlerin bu sohbet ortamları artık demode oldu. Kola ve çekirdek artık cemaate girmek isteyen gençleri yeterince kendine çekemiyor, anlatılan hadisler ancak katılımcılara nakit para takdim edildiğinde akla fikre bürünüyordu. Oysa şimdi Adnan Hoca'nın platin sarı melekleriyle Allah inancına sahip olmak çok kolay. Eskiden neydi öyle ya Memlüklüler geliyor müslüman olmayanın kafasını uçuruyordu. Şimdiyse kocaman memeler Allah'a inanmamızı kolaylaştırıyor.
A: Allah yok! Din yalan!

B: "Tek meme dışarı fırlar..."

A: Yani aslında olabilir de tabi. Bir enerjiye inanıyorum yani...

B:"Hop iki meme de dışarı fırlar..."

A: Tüm bu şeyler tek başına varolmuş olamaz tüm bu memeler, mehmetler, ahmetler. Hebele hübele...

B: "Taytını sıyırır ve bir tek tangasıyla kalır"

A: Ya tabi ki inanıyorum. İnanıyorum amaööe peki o zaman da...

B: Tamamen soyunur...

A: Allahım sana geliyorum..


Bize dini böyle sevdirmediler ki arkadaş. Yeşil ya da kahverengi tonlarda takımını çekmiş bir din hocası derse gelir bağırır çağırır iki dua ezberletip ertesi hafta sözlüye kaldırırdı. Ha bir de din dersinde konu namaz oldu mu "gönüllü" bir öğrenci tahtaya çıkarılır, öğretmen masasının üstünde çorabı ve okul pantalonuyla namaz kılması istenirdi. Adnan Hoca'nın meleklerini görmek yerine arkadaşımınız eğilip kalkan kemikli kıçını görürdük. Hooters bebekleri gibi dilberler nerede sınıftaki arkaşın yeşile kaçan kumaş pantalonu nerde. Bence önemli olan öğretmen masasında namaz kılan arkadaşına rağmen iman sahibi olabilmektir. Yoksa Adnan'ın melekleriyle imana gelmekte ne var ki?

Adnan Oktar Darwinizm, materyalizm ve ateizm üzerine yazıyormuş ve tüm bunların şeytan icadı, gevur uydurması olduğunu bu gibi kavramların marksizm benzeri akımlara yol açtığını savunuyormuş. Darwinizm'e inanmayan kişinin seneler içerisinde evrimleşen meta halindeki silikon doldurma hatuna tapması biz maymunların aklını karıştıyor. Yoksa adam Darwin'i yermekte sonuna kadar haklı. Darwin dayı Adnan gibi karı-kız ortamı yapmayıp kendini evrime, maymuna adamış. Yazık olmuş bütün ömrüne, heba olmuş gençliği.

Size Adnanoca'nın haremiyle veda ediyorum. Kamera çekiyor el sallayın. Valla Adnan Hoca İlluminatici midir cemaatçi midir ceday şövalyesi midir pedofili midir teletabi midir bilmem ama adam işini biliyor agalar. Eğer iyi bir çocuk olursanız belki siz de bir gün Adnan'ın meleklerini görebilirsiniz... İnşallah hocam maşallah hojam...





12 Ekim 2012 Cuma

mini mal


Minimalist tasarım dibe vurdu. Beyaz her şey bembeyaz sütbeyaz. Temiz pak bal dök yala. Melek gibi beyaz kelek gibi tatsız geometrik şekillerle döşenmiş bir evim var. Sütun sütun evin her köşesi. Makarna süzgecim yok çünkü makarnayı İtayan usülü pişiriyorum. Az eşya, maksimum fonksiyon, kolay kullanım peşindeyim ve dantel kültüründen kaçıyorum.

Tüm bunlar minimalist tasarımın Türkiye'deki tanımını oluşturmaktadır. Minimalist tasarım neydi ne oldu aslı astarı nedir çok bilmem ve bilmek de istememem fakat benim açımdan minimalist tasarım soğuk beyaz ortamların varlığı ve götünü yerleştirecek sandalye olmamasıdır. Tüm minimalist tasarımlar dev küp şekerlerin bulunduğu ve beyaz sabo terliklerin dolaştığı fütüristik ortamlardır. Tüm bu Alman hastanesi benzeri mekanlar geçici modalardan etkilenmemek için değişmeyen dış etkenlere korumalı ruhsuz bir boş tabelalardır.

Belki de hepimiz delirdik sağı solu beyaza boyuyoruz. Tımarhanelerde yıllardır beyaz rengin hakim olması sizce bir tesadüf mü? Deli gömleği ile slim fit gömleğin benzer dar kesimleri sizleri de korkutmuyor mu? Yoksa Fedon gelecekten bir mesih mi? Tüm bunların cevabını ben verecek değilim ya. Vücuda yapışan, fermuarlı ve parlak kumaşa sahip fütüristik tulumumu boğazıma kadar çekip yazmaya devam ediyorum.

Minimalist tasarım yaparken klozet yapmayı unutabilirler. Ferah mekan hesabı. Hem bu sayede ortamdan fazla eşyalar da kalkar. Olmadı zaten açar gazeteye sıçarız böylece temizliği de kolay ve pratik olur. Pratik kelimesi milyonları kandırıyor. En pratiği toprağa sıçıp üstünü kapatmak iken etrafta taharet musluğu makata denk gelmeyen oval şeklinde klozetler türüyor. Sahibinden kiralık minimalist eşyalı daire. Kiracı eve girer. Eşyalar nerede lan. iki koltuk bir mutfak var burada. Pardon kiler nerede. Erişteyi salçayı nereye koyucam şimdi. Ya küçük toiletin mahlus kaderi?

Beyaz renk hiç masum değildir. Şöyle örneklerle de kanıtlayayım. Aşırı sağcı ve ırkçı ku-klux klan'ın cüppeleri beyazdır. Papanın sünnet entarisi beyazdır. Katil balina Orka da kısmen beyazdır. Hatta ve hatta Adolf Hitler'in donu da muhtemelen beyazdı. Tüm bu verdiğim örnekler umarım sizi ikna etmiştir.


Keskin hatlar ve düz renkler. Kalıp beyaz peynir gibi karyolalar, hacı şakir banyo sabunu gibi masalar, araba kaportası gibi mutfakların dünyası "modern" olmanın getirileri olarak sunuluyor.

Beyaz spor eşofmanıyla çocuğunu sırtına almış, çocuğu da beyaz kaşkolunu rüzgara karşı açmış kumsalda koşturan mutlu mesut minimalist ailenin üyeleri bana yanaşmayın. Her katalogta beyaz aşortman, sağlıklı adeleler ve beyaz dişlerle dolaşan çift bana gülümsemeyin. Fütüristik beyaz kayak botuyla ağzınıza vurur dişlerinizi dökerim. Dişlerinizi yastığımın altına koyar gece gelen diş perinizi de bafilerim. O yüzden ben earl grey değil de çaykur filiz çayı alıyım lütfen.

4 Ekim 2012 Perşembe

Döner bıçaklarıyla dalalım abi


Aykut Kocaman'ın memleketi Geyve'ye savaş mı açsak yoksa Alex'i transfer etmeye çalışan Coritiba futbol kulübünü ateşe mi versek? Öfkemi dindirmem için bana kan veya kelle lazım. Sakin ol şampiyon.

Savaş çıksa, çatışma olsa, kaos başlasa götümüz tavana vuracak ve öfkemizi biraz dindirecek bir uğraşımız olacak. Güçlü hissetme ihtiyacı, doğuştan gelen(?) şiddet arzumuz ve arada kalmış bir toplumda yaşıyor olmanın bünyeye zerk ettiği öfke savaş çıkıp insanların ölmesinde hiç bir engel görmüyor.

Sabah korna veya alarm sesiyle değil de kendi rızamla uyansam daha iyi bir güne uyanabilirim. Kuş sesi de kabulümdür. Yaşam şartları da bizi bu hale getirmiş olabilir. Ayrıca baskı ve şiddet dolu tarihimizdeki padişahım çok yaşa korkusunu üzerimizden hala atamamış da olabiliriz.

Zaman zaman hepimiz başkalarının siniri zıplatan bokları yesek de şehirlerde resmi kınama tonu olan "tıh tıh tıh" sesi bütün kentte yankılanıyor. Beraber yaşamaktan nefret ettiğin bir dolu insana kin besliyorsun. Fakat herkes aynı dertten şikayetçi. Samimiyet yok, agresiflik var diyorsun. Korna çalıp bağırdığın öndeki şoförün tüm sülalesinden bahsederken samimiyetin dozunu biraz kaçırmış da olabilirsin.

İtibar etmesem de geçen gazetelerin birinde Türk gençlerin Avrupa'daki en öfkeli gençler olduğuna dair bir araştırmanın haberini okumuştum. Doğu kültüründe bu kadar öfkeye sebep olacak öğretiler pek yoktur sanki. Aksine pasif, iç dünyamıza kulak vermemizi tavsiye eden, bu dünyada çok hırs sahibi olmamayı öğütleyen doktrinler mevcuttur. Biz kime çekmişiz ki acaba? Babaya mı anneye mi? En öfkeli toplum olup olmadığımızı bilemem ama ilk 5'e rahat gireriz. Sus lan! Sokakta yürürken dahi gençler arasındaki testosteron hormonunun sebep olduğu gerilimi hissedebilirsiniz. Yabancı kadın bir yazar Türkiye'deki cinsel enerjinin çok yüksek olduğunu söylemişti. Hakkı var. Az sevişmişliğimiz dilimize vurmuş her iki lafın arasında bir am, göt var. Küfürlerimiz çok çeşitli ve hep kadının cinsel organı etrafında dolanıp duruyor. Kısır fuck you, asshole ve motherfucker küfürleri arasında sıkışıp kalan Amerika'nın aksine küfür konusunda hiç bir dalda olmadığımız kadar yaratıcıyız. Bir organa düzinelerce isim bulup, o kelimelerle uyumlu yüzlerce küfür bulmuşuz.

Sırf askerlikten kaytarmak için 4 sene üniversite okuyan genç insan çok oldular bu savaş artık başlamalı şeklindeki ateşli konuşmalarını anlayamadım. Savaşmayı bu kadar istiyorsan ailenle evde akşam yemeğini yedikten sonra Çilek Genç Odası tadında döşenmiş odana gidip masaüstü bilgisayarında Call of Duty ya da WOW benzeri bir oyun oynayabilirsin.

Sen de haklısın. Sabah evden çıkınca kimse çöp suyu akmış asfaltlarda yürüyüp egzoz dumanı yutmak istemez. Ama eminim arkadaşlarının dışarıya fırlamış bağırsaklarına basıp kayıp düşmek de istemezsin. Yaşadığımız yüzyılda sıcak çatışmaya girip cephe savaşı yapan hiç bir devlet belini doğrultamadı. Flight of the conchords'un da dediği gibi "Oh, it's got to be sweet 16's not M-16's". Savaşma çay iç. Ben içtim radyasyon bulaşmadı. Öyle dediler. Ya da çay içme düşmanlarını etkisiz hale getirmek yerine etkili bir içki hazırla kendine.

28 Eylül 2012 Cuma

Zombiye övgü

İddia ediyorum korku filmlerinde bulunan vampir, kurt adam, elyın(uzaylı türevi), zombi, hortlak gibi karakterlerin arasından en delikanlısı zombilerdir. Niyetleri açıktır götünü yemek için gelirler. Hiç bir zaman götünü yemeyecek gibi davranmazlar. Sağ gösterip sol vurmazlar.

Vampirler ise niyetlerini açık etmez. Sana güzel bir şarap, harika bir şato ya da romantik bir atmosfer sunup göz ucuyla boynunu süzerler. Kibar hareketleriyle göz boyarlar. Tam sen rahatlamışken hart diye gelip boynunu emerler.

Kurt adamları incelersek onlar da bir insan olurlar bir hayvan olurlar. Karakterleri daha tam olarak yerleşmemiştir. Ergenlik çağındaki çocuk gibidir. Bir büyük insan gibidir bir çocuk gibidir. Adam yerine koyup mu davranacaksın, çocukmuş gibi yaklaşacaksın bilemezsin. Kurt çocuğu sinirlendirmeye gelmez hemen bir kapı çarpar, telefon fırlatır. Bununla oturup iki çift laf edilmez.

Elyın desen zaten ayrı dünyaların insanıyız. Kültür farklı. Adama elini uzatıyorsun dilini çıkarıyor. Adam hayatında tokalaşmamış haliyle kültür şoku yaşıyor. Velhasıl kelam Beyoğlu'nda yanında dolaştırılmaz bu eleman. Milletin karısını kızana sarkar. Yapma etme dersin anlatamazsın iki dil iki insan olsa da ondaki dil kimsede yoktur.

Hortlak dediğin şey çocuk korkutur. Etik değerlere sahip değildir. Dolaptan, kilerden veya yatağın altından çıkar. Tam bir zibididir. Ayrıca yılışıktır, sulu zevzektir. Gürültü yapar, uyku kaçırır, sinsi sinsi kül tablası vazo devirir.

Fakat zombi dosdoğrudur. Götünü yiyeceğini açık eder arkandan iş çevirmez. Ali cengiz oyunları oynamaz. Ağır kanlıdır. Acelesi yoktur kefeni sağlamdır. İçer bu akşam. İçmese bile, Taksim'de "arkadaş biraz sarhoş da kusuruna bakmayın" diyerek yanında dolaştırabilirsin. Lakin saat 4'te Beyoğlu'nda dolaşan bir zombiyi kimse fark etmez. O saatte herkes ya zomdur ya da zombidir. Arada kaynar. Asmalı Mescit'ten çıkan güruhlar zombiden daha zombidir. Nitekim zombi acele etmez. Acele işe şeytan karışır bunu bilir ve buna göre yaşar. Ayrıca zombiler paylaşımcıdır. Kollektif bir yapıya sahiplerdir. Avlarını paylaşırlar. Tüm bu saydığım özellikler zombileri Hollywood korku filmlerinin en delikanlı yaratıkları olduğunu kanıtlamama yeterli olur sanırım. Saygılar.

27 Eylül 2012 Perşembe

Kellede devasa lekeler ve 10 cm uzunluğunda kulak kılları belirmeden önce yapılması gereken şu kadar şey

ölmeden önce gezilmesi, taşaklar sarkmadan önce gidilmesi, gözler bozulmadan önce okunması, hali hazırda kulaklar duyarken dinlenmesi gereken 250 bıdı bıdı. bunlar hep meşakkatli idealar hoş hülyalar ve hedeflenen dehlizler. çünkü bunların hepsini izlemeye kalkarken çaktırmadan zaten ölüyorsun. olayı bu. ölmeye yakın olan garipler hayatları pişmanlıklarla doluymuş hissiyatına kapılır derler. ne lüzumu var şimdi Medine hurmasına dönmüşken bünyeyi bu kadar sorumluluk altına sokmaya. biraz salağa yatıp reçeteli kafa yapıcı ilaçlar ile cennete VIP bilet almak varken neden hala kafayı 40 sene önce sattığın arazinin ucuza gitmiş olmasına takarsın. azrail gelmiş kapıya, siki tutmuşsun hala Leyla'yı tavlayamadım, dükkana pimapen yaptıramadım diye üzülür durursun. geçer. vallahi diyom.

imdb internet sitesindeki top 250 filmi izleyecem diye yemeden içmeden kesilip, saç sakalı dökeni gördüm ve haline üzüldüm. imdb yüzünden ağız tadıyla kötü bir film izleyemez olduk çünkü ne zaman bir film izleyecek olsak istemsiz bir şekilde imdb'yi referans olarak alıyoruz. millet aylarca film çeke dursun ben orada 4.7 oyunu gördüm mü bir daha o yapımın yüzüne bakmam aga. o yüzden tüm film yapımcılarına imdb sitesinin kullanıcılarıyla aralarını sıcak tutmak adına onlara ara sıra likörlü çikolata göndermelerini öneriyorum. bu önerimin aynısının tıpkısını video oyunlarının değerlendirildiği gamespot.com için de söyleyebilirim.

hani olur da bir gün Colin Farrell, Evan Mcgregor ve Nicole Kidman ile beraber bir yerlerde oturur bir şeyler içersem, bana ortak beğendikleri bir filmi tavsiye ettikleri an imdb notu kaç oğlum sen onu söyle rakamlarla gel bana sözünü söylemeye raddesine bir sokak iki bakkal uzaktayım. toplar, bestler bir rahat verin de kafamı dinleyeyim. çıkarken kapıyı da kapatın lütfen. beni zapturapt altına almayın efendim. sana söylüyorum imdb bana tanrıyı oynama!

26 Eylül 2012 Çarşamba

mide asidim özler seni bana seni gerek seni

alkolden alınan vergiyle yol köprü cami yaptırmak caiz midir hocam? nedir bu zamlar yazık değil midir köprü altı çocuğuna, hasretle yanıp tutuşana, keyfini bilene, siktir edip gidene ? çoluğun çocuğun rızkını yiyorsun garibanın berduşun düş gücüyle oynuyor reenkarnasyon aracını elinden alıyorsun. bunlar hep ayıp şeyler. ortalama insan ömrünü uzatıyorsun ve emekli sayısı artıyor. bu şekilde emekli maaşı alacak kişi sayısı da artıyor. şimdi onlar düşünsün diyorum. aslan sütü varken angus sütü mü içelim bunu mu istersin. angus sütüyle nasıl gevşersin. arkadaşlarıyla bara eğlenmeye gittiğinde bir sade soda içip ben artık kalkayım işim vardı zaten diyen çocuğa hiç mi için sızlamıyor? ya girişemeyen ve sevişemeyen onca genç fikir dölüne neler olacak? nasıl sokulgan olacak bu genç hormonlar hangi yolla taşınacak bunca DNA? belli ki tütünü kalmayıp çay saran gençlere de üzülmüyorsun. tinerci mi olacağız kozmonot mu. sonra beyin göçü oluyo. olur tabi. beyin bunca stresi bir şekilde bünyeden atamazsa göçer de gider de.







yalnız yumurtaya niye o kadar zam geldi onu pek anlamadım bak. space kek yapıp da yemeyelim diye mi ?

24 Eylül 2012 Pazartesi

Formel barbarizm

Hepimizi bir ciddiyet aldı gidiyoruz. Çok havalı ünvanlarımız var. Hepimiz farklı konularda uzmanız ya da uzman yardımcısıyız. Emmioğlu nakliyat bile üniversite mezunu 2 dil bilen ve tercihen yüksek lisans yapmış eleman arayışına giriyor. Ünvanlar motivasyonu arttırmak için uydurulan takı tokadır. Ünvanların yıllar içinde nasıl evrildiğini "kapıcı" bildiğimiz canım insanın nasıl "apartman sorumlusu"'na dönüştüğüne ve niye bir nevi terminatör misali robotik bir lakaba büründüğüne bakarak çözümleyebiliriz.

Lakin bu isim değişimlerine çok da karşı olduğum söylenemez. Çünkü aslen isim değişimi kullanılan dilin yaşayan kültüre etkisi açısından önemlidir. Dil yaşayan ve sürekli değişen, toplumdaki değişimlerin de gözlemlenebileceği bir olgudur. Artan işsizlik oranlarından olsa gerek eskiden "işsiz" denen kişiye şimdilerde "geçici işsiz" denmesi veyahut eskiden "serbest meslek" ya da "kaldırım mühendisi" olarak geçen iş kollarının şuan "freelancer bıdı bıdı" olarak geçmesi insanların daha çok hoşuna gidiyor olsa gerek. Beni bu güzel sözlerle kandıramazsın. Freelancer kelimesine fena halde kılım. Ne lan o öyle jip markası gibi. Al "concept" kelimesini vur "freelancer"'a oldu mu sana bir metin yazarı ya da bir web tasarımcısı. Güle güle kullan iyi günlerde eskit moruk.

Ünvanları, isimleri ve şekilleri çok ciddiye alan insana fazla ısınamıyorum. Bir yerde onunla oturup sohbet ederken ayakkabımın yırtık kısmını görüp kınayacak veya dişimde kalmış bir pul biber parçasını görüp teessüf edecek hissine kapılıyorum. Bu tip insanları İsviçre çakısını maksimum verimle kullanan, aletin fonksiyonlarını ilke gibi benimseyen insanlara benzetiyorum. Yersiz bir görev bilinci. Vatansever.


Kurumsal bıdı bıdı safsatası. Kurumsallaşma ile ciddiyetin boyutu doğru orantılıdır. Bir insan veya şirket ne kadar kurumsal ise (teknik olarak insan evladı kurumsal olmaz ama) aynı oranda sıkıcı bir şirket veya bir o kadar cehennem azabı etkisi bırakan insandır. Ben Şeytan size türlü acılar vermek için bekliyorum. Sonsuz zamanımız var bebeğim. Ancak size hiç bir zaman kısıtlı zaman dilimi olan o demovari hayatınızda mecburen katıldığınız faaliyetlerin ızdırabını yaşatamayacak olmama çok ama çok üzülüyorum. Cehennemi de kurumsallaştırmanın vakti geldiğini düşünüyorum. Bazen kimi ne kadar yaktığımı kimi kaç kez kazığa oturttuğumu unutur oldum. Yıllar bünyeyi yoruyor aga. Özgür irademi sonunda yendim ve kurumsallaşmaya karar verdim.

Kurumsallaşmanın evrimde nasıl bir yer tutacağını şuan için ön görmek istemiyorum fakat sistemleştirilmiş endüstriyel spor faaliyetlerinin evrimde nasıl yer alacağı hakkında bir tahminde bulunmak istiyorum. Acaba olimpiyatlarda tuhaf ve yersiz bir çok sporun barınması ve bu alanlarda tonlarca profesyonel bulunup işlerini çok ciddiye almaları devletlerin ortak bir evrim anlayışına sahip olmasından mı kaynaklanıyor? Diğer bir deyişle sporlar sahip olduğumuz insan anatomisini kaybetmeyelim en azından şuan ki evrimi sabitleyip garanti altına alalım evrimde geriye gitmeyelim diye sürekli kondisyonu yukarıda tutma çabası mıdır? Hatta ve hatta spor sayesinde yeni ufak tefek evrimlerin kapısını aralayalım diye mi türlü türlü spor dallarında insan vücudunu sonuna kadar zorlamaktayız? İşte bunlar hep seks. Her kasın ayrı ayrı çalıştığı bin bir türlü tuhaf sporun varlığı beni bu tip bir komple teoriye sürükledi. Mel Gibson gibiyim. Tabi diğer yandan bu yaz biraz da sıcak geçti İstanbul'da. Bu tip sözleri sarf etmemde sıcak geçen bir yazın da etkisi vardır muhakkak. Akşam televizyonda olimpiyatları izlerken çaresiz vantilatörüm yetersiz kalmış olabilir.



19 Eylül 2012 Çarşamba

şimdiki moruklar çok asiler ve hiç söz dinlemiyorlar




bu morukluk nereye gidiyor sorarım. hoop amcacım çıkış diğer tarafta yanlış saptın sen. he amcacım he orası. ne diyordum şimdiki morukların gençlere hiç saygısı yok. öncelikle çok ön yargılı ve saygısızlar. iki oturup dinlemeyi bilmez 40 yıldır kafasında olanı değiştirmek için hiç kulak vermezler. hele o televizyonları yok mu bütün gün başındalar. oğlum diyorum çık bir hava al arkadaşlarınla oyna çorapları çıkar toprağa bas elektriği biraz toprağa ver yok hala ben sözcü okuyacağım ülke elden gidiyor 1 torba kömüre ülkeyi Atatürk'ü sattınız bee diye böğürüyor. hiç ayarı yok bunların. gel dedim emmi bir soluklan sana bir bardak su vereyim sonra oturup konuşalım tartışalım dedim. sataştı, yargıladı, yaftaladı. at kafası. koydum götüne tekmeyi. sonra vay efendim bebeklik nereye gidiyor. geçen yıllarda bir projem için 1 ay boyunca her gün aralıksız cumhuriyet okudum. 1 ayın sonunda 67 yaşında bir memur emeklisi idim. artık altınolukta bir yazlığım, her gün gazetemi getiren bir çağdaş bir site bekçim ve etrafımda bahçeme girdiği için küfür edeceğim bir düzine velet vardı. istanbula döndüğümde bir otobüse bindim iki genç bence akepe belediyeleri iyi çalışıyor diyordu. dedim tı tı tı tı tı nereye gidiyor bu gençlik. bu otobüs otogara gider amcacım biz de otogara gidiyoruz dediler. hassiktir dedim yanlış otobüse binmişim. çıkarken hanım ilaçları vermeyi unutmuş ah münire ah. 1 ay boyunca okuduğum gazetenin etkisi bir süre sonra geçti ve kendimi arkadaşla şarap içerken buldum. bir kez daha şimdiki morukluk nereye gidiyor arkadaş dedim ve kalan şarabı fondipledim.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Kaypak adam

Herkes şehirleri kötüler ben ise onlara aşığım. Bir kere şehirlerde hiç bir zaman yalnız kalmazsın etrafta hep bir ses vardır ve bu sesler sana yalnız olmadığını hatırlatır. Sonra sonra o güzel bin bir kokuyu içinde barındıran koku deryası çöp konteynırları yok mu her çöp bir başka hikaye anlatır. Sadece öylece uzanıp keşfedilmeyi beklerler. Tası toprağı toplayıp şehre yerleştim neydi o be köydeki yamuk yumuk domatesler, elmalar. Salata yapacağım zamanlar kaç tane domates koyacağımı şaşırıyordum. Hiç bir standart yoktu domateslerde konsantre olamıyordum yaptığım salataya. Seyrek meyve suyu gibiydim. Tüm bu farklı boyutlardaki meyveler ve sebzeler kalori hesabı yapmamı zorlaştırıyordu. Neyse ki artık her sebzem ve meyvem muntazam. Hem köyler sessizdi, tıpkı ölüm gibi. Dağın başında ne yapıyorduk ki biz kuzum öyle ya. Düşündükçe bile insanın içine bir sıkıntı basıyor. Şehirde ise ambulans sesleri hayata olan inancımı tazeliyor bana ölümlü olduğumu hatırlatıyor ve ayaklarımı yere daha bir sağlam basmamı sağlıyor. Ah ah o insanları samimiyetle kucakladığım o toplu taşımalar. Aşığıyım. Belki de hayatımda hiç samimi olamayacağım amcalar ve teyzelerle yani tüm o hayatlarla burun burunayım. İnanmazsın ama o otobüste kimin ne zaman duş yaptığına kadar biliyorum. Bu şekilde hiç iznim olmayan hayatlara müdahil oluyorum. Şimdi ev kiramı yatırdım ve aylık akbilimi yükledim. Düşünebiliyor musun kalan paramın hepsi benim ve bununla belki bir kaç sinema bileti bile alabilirim. Bir kalem ve bir kağıt temin edebildiğim zaman sana bu mektubu yollayacağım. Kuzenim Eleanor H. Porter Jr.'a selamlar.

Sevgiler K.A ;

13 Eylül 2012 Perşembe

Şiirleri de pek sevmem

İlk ve orta okullarda dernek benzeri kollar vardı ya( şuan hala var mı bilmiyorum), ben her sene Yeşilay kolu olurdum çünkü hiçbir faaliyet yapmazlardı. Kafa rahat. Genelde de beni Yeşilay kolu başkanı seçerlerdi. Bu Kazıklı Voyvoda'ya Nobel Barış Ödülü vermek gibi bir şey olsa gerek.

Yeşilay diye bir şey hala varmış. Ben bile yıllarca okulda Yeşilayı temsil ettiğime göre bu dernek pek de başarılı sayılmaz hani.

İnternetten baktım gördüm Yeşilay uğruna marşlar türküler antlar yazılmış. Yeşilay ülkü ocaklarının bir alt kolu aslında. Fakat bir adam var ki Yeşilay'ın bu tütün ve alkole olan karşıt tavrını fazlasıyla ciddiye almış, oturmuş müsamereler için şiir yazmış. Marş yapmış marş. Komedi. Adamın adı Enver Tuncalp (allah rahmet eylesin) nah bu da yazdığı o boktan Yeşilay marşı;
















İçki içen insan, en kötü örnek.
Alkol ne ilâçtır ne de bir ferdir.
Yeşilay Derneği, hayırlı dernek,
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

Her türlü zehirden, içkiden kaçın,
Bu sinsi düşmana bir savaş açın.
Yurda neşe saçın, saadet saçın.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

İçki, büyük belâ, büyük tehlike,
İçkiyle bedbaht olur bir ülke.
Sarhoşluk, ayyaşlık yakışmaz bize.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

Dinç olur ruhunuz, kalp ve kolunuz,
Sağlık ve refaha varır yolunuz.
Bu güzel derneğe üye olunuz.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

Enver Tuncalp


Ben de bu marşa cevap niteliğinde bir Yeşilayyaş marşı (uyaklı falan) yazmak istiyorum;













İçki içen insan,naber lan yarrram.
Alkol hem ilâçtır hem de bir dert.
İşemesi zordur sen olunca pert,
Alka seltzer'in varsa gerçi siktir et fert.

Her türlü dırdırcı, kafa sikiciden kaçın,
Bu sinsi dünyaya da bir servis açın.
Ortama neşe saçın, güzel de muhabbet açın.
Ben hiç salak bir şarapçı görmedim ki sen göresin hacım.

İçki, büyük lütuf, büyük armağan,
Zam geldikçe geliyor içen de içmeyen pişman.
Eskiden milli takımın kaptanıydı İbrahim Toraman.
Cin rakı bira rom likör tekila falan fişman.

Dinç olur ruhunuz kalp yolunuz,
İyilik ve güzelliğe varır yolunuz.
Yeşilay derneğine girsin kolumuz.
Paşam zaten hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.

Ugarokk

11 Eylül 2012 Salı

Maytların yükselişi

İnsan familyası kendini hastalıklardan ve saldırılardan korumak için bazı hayvanları, durumları ve bitkileri kafasında "zararlı" olarak kodlamıştır. Fareyi çekinilecek bir hayvan olarak algılamak hayli yerinde bir davranıştır lakin kara ölüm veba gibi öldürücü ve bulaşıcı bir hastalığı yayabilen, nedendir bilinmez bazen uyurken insanların burnunu veya kulağını kemirme ihtimali bulanan bir hayvandır. Bu hayvanların küçükleri sevimlidir fakat çok da yüz göz olmamak gerekir. İnsan yaşamı boyunca kendine zarar verebilecek hayvanlara karşı uyanık olmalıdır ama bir insan türü vardır ki gördüğü tüm hayvanlardan kaçar. Kedi gördü mü hoplar, köpek gördü mü topuklar. Her canlının bize zararı yok. Bir öpücük kondur balıklara. Lambanın etrafında dönen kelebekten kaçan en az 50 kilo bir canlı sizce de çok saçma değil mi? Bir arı gördüğünde masayı devirip fırlayan 100 kilo ve sakallı bir adam düşünün, sizce de burada fazlasıyla naif bir atmosfer yok mu? Hmmm bu kadar korkmayalım beyler, bayanlar. Çünkü bunların hiç birinin maytlar kadar korkutucu görünüşleri yok :)
Tekrardan göz görmeyince gönül katlanır deyişini kullanmak istiyorum. Ben çok seviyorum sanırım bu deyişi, her yola geliyor şerefsiz. Mikroskobik canlılarla, gözle görülmeyecek kadar küçük yapılarla ilgili Richard Hammond's Invisible Worlds adında bir belgesel var. Belgeselde gözle görülmeyen ufak canlıların hayatımızın her alanında çokça bulunduklarından ve ayrıntılardaki türlü ilginçliklerden bahsediliyor. Bir de HD kamerayla çekince görüntüleri baya etkileyici bir belgesele dönüşüyor. Bizim çıplak gözle görmediğimiz fakat sürekli içimizde, derimizde ve çevremizde takılan kımıl kımıl mikroskobik canlılar var. Evde tozların içinde, renklerin içinde yaşayan mayt(akar) denilen mikroskobik canlılar var. Bu canlıların geneli filmlerde tasvir edilen korkunç marslı yaratıklara benziyor. Yıllardır Hollywood Marslı diye maytları izletip bizi sikiyomuş da haberimiz yok.

Şarabımı rakımı peynirimi yer içerken tüm bu mikroskobik canlıların sülalesini de mideye indiriyorum. Peyniri peynir yapan tüm o bakteriler, mikroorganizmalar olmasaydı hayat ne kadar da tatsız ve kokusuz olurdu. Yalnız sevimsiz canlılar bunlar evlat olsalar sevilmezler onu söyleyeyim. Sol yanda duran resim onların yükselişini temsil ediyor. Gerçi yükselişteler mi, duraklama devirindeler mi, lale devirindeler mi tarihçi maytlara sormak lazım. Bu kadar kalabalık olduklarına göre illa ki bir tarihçileri vardır muhafazakar ya da liberal. Bu maytların muhafazakar olanları el dokuması halı ve kilimler de yaşarken, liberal olanları IKEA halılarında yaşıyormuş sonra söylemedi demeyin ona göre döşeyin evinizi. Hem IKEA halısı alırsanız liberal maytlar halıya dökülen biranızı veya şarabınızı anında emer bitirir leke bırakmaz. O yüzden komşu değil liberal mayt satın alın. Yalnız bir arkadaşımdan aldığım bir duyuma göre hükümetin bu liberal maytları, muhafazakar liberal mayt yapma yolunda girişimleri varmış.

Velhasılıkelam, to sum up, sonuç olarak, yok sana sonuç monuç. Yiyorsun bakterileri lüp lüp götürüyorsun peynirleri, sucukları ve ayranları hepsinin içinde bir sürü korkunç gibisinden canlı var oğlum! Gözünle onları da görsen onlardan da kaçarsın eminim. Peynirden kaçan bir insan? İlginç olabilir. Bu yazımızda anadan üryan gözle görülmeyen bir takım mikroskopil, minik canlılardan bahsettik. Bir de bu dünyada somut olarak kabul edilen bir madde olarak karşımızda bulunmayan, paranormal olarak nitelendirilen, bizim gördüğümüz parametrede hacmi olmayan canlılar var ki hiç sorma. Belki bir gün anlatırım. Yok lan yok anlatmayacağım sen şu önündeki peyniri bitir de bi hele

10 Eylül 2012 Pazartesi

belaltı

insan düşünen bir hayvandır, hakkında iyi, güzel çocuktur derler. ya fena bir tip değildir aslında ama düşünen hayvan kısmı üzerine biraz düşündüm. insan evet düşünür, insan evet hayvandır fakat insan genelde seks hakkında düşünür. dikkatinizi çekerim rodin'in düşünen adamı bile cıbıl cıbıl düşünür. insanı hayvandan ayıran özelliği düşünmesidir. insanın seksli düşünmesi bilimin ve teknolojinin ilerlemesine, DNA'ların bir sonraki nesillere aktarılmasına vesile olmuştur. seksli düşünüyorum öyleyse varım. mucit miyim ne. o yüzden bir daha düşündüğünüzde iki kere düşünün. 3 de olur.