30 Mart 2013 Cumartesi

Robotların istilası

Telefonumun çalan alarmından yaklaşık 45 dakika sonra uyanmıştım. Uyanmak istemediğimi ve yorgun hissettiğimi söylememe bile gerek yok. Lakin söyledim. Şu saatte uyanmak istememem ne yazık ki haklı bir dayanak olarak kabul edilmiyor. Sıra sabah temizliğinde. Kalkar kalkmaz kahvaltı yapmayı sevmem. İlk önce onu hak etmem lazım. Sabahları insanların yaratıcı olduğu yalan değil. Geceleri de öyle. Dışkı, dışkı habercisi, bahane, ürik asit ve türevleri hep gündüz uyanınca yaratılır. Kişinin yaratıcı faaliyetler gerçekleştirdiği vakitler tanrıya en yakın hissettiği anlardır derler. Buna da evet. Dışkılama eylemi yaratıcıdır. Okur, üretir, düşünürsün. Bir kimyageri kıskandıracak derece diş macunu içeriği bilmemi okuyacak dergi/kitap bulamadığım tuvalet seanslarına borçluyum.

İşe gene geç kalmıştım. Sokağa çıktığımda etraf sessizdi. Bakkal kapalıydı. Gazeteler daha gelmemişti. Etrafta kimseyi görmüyordum. Sokağı dönünce bir insana rastladım ve belli ki canhıraş işine koşturuyordu . Sonra sonra başka insanlar da gördüm ve içim rahatladı. Doğru yerdeydim. Fakat ortamda bir gariplik vardı. Bu koşuşturan insanları tanımıyordum. Olağan bir şey. Bu insanlar her gün beraber yürüdüğüm veya yanından geçtiğim insanlardan çok farklıydı. Olası bir Robo-Zombi istilasını düşündüm. Sonrasında bu düşünceyi zihnimden kovdum. Bedenimi omurilik soğanıma emanet etmiştim. Her gün yürüdüğüm yollardan yürümek için beynimi rahatsız etmeye gerek yoktu. Dinlensin zavallı.

Kendimi otobüste buldum. Oldukça boştu bu otobüs. Oturacak yer bulabildim manasında. O da nesi. Bu sabah yıllardır karşılaşmadığım bir türle göz göze geldim. Liseli. Azman gibi bir sürü genç her durakta otobüse doluştu. Belli ki birbirlerini tanıyorlardı. Çiftleşme mevsimindeki geyikler gibi kafa kafaya tokuşturdular. Okula gidenlerin hepsi birbirini tanıyor olmalıydı. (Belki de ortada gizli bir örgüt vardı?) Bana ise otobüsteki insanların bir teki bile tanıdık gelmiyordu. Birini gözüm bir yerden ısırıyormuş gibi geldi ama yok bacağım kaşınmıştı. Hart hurt kaşındım. Başka bir gezegene ya da zaman dilimine fırlamış olabileceğimi düşündüm. Karşımda oturan insanların gözlerinin içine baktım. Hepsi bir şey biliyormuş da bana söylemiyormuş gibiydi. Hiç fire vermediler ve göz temasından kaçındılar. Bir şeyler vardı. Kıllanıyordum. Mutfak robotları ve akıllı telefonlar Beşiktaş'ı ele geçirmiş olabilir miydi? Herkes telefonlarının ekranlarına bakıp gözlerini onlardan ayırmıyordu. Belli ki akıllı telefonlar üzerinden yayınlanan gizli bir bülten vardı ve benim bundan haberim yoktu. Video oyunlar ve filmlerden kendi varlığıma inanamaz olmuştum. Bir nevi ölümsüzüm. Bu yaşa kadar izleyip, oynadığım her şey beni ölümsüz yapmıştı. Kendi hayatımı bir avatar yönetme disiplini ile yürütüyordum. Başka hayatı da yaşayabileceğim düşüncesi doğduğumdan itibaren zihnime yerleşmişti. Tüm o dijital dünya reekarnasyon fikrini bana benimsetmişti. O yüzden akıllı telefonların dünyayı ele geçirebileceği senaryosu mantıklı gelebiliyordu.

Otobüste saati gösteren dijital ekrana baktım. Saati benim telefon saatimden bir saat gerideydi. Yuh koskoca Büyükşehir belediyesinin hatasına bak deyip otobüsten indim. İşe geldim. Henüz benden başka kimse gelmemişti. Güvenliğe şüpheyle yaklaştım ve sordum "herkes nerede?". Daha gelmediler dedi. Hmmm dedim. Şüphem artmıştı. Sonunda o kritik soruyu sordum: "Saat kaç?". Dedi 8:06. Nasıl olur demedim. Ortamdaki gizem artmıştı. Sağı solumu kontrol edip asansöre bindim ve yukarı ofise çıktım. Bilgisayarımı açtım saat 8:10. Güvenlik haklıydı. Sinsi telefonum bana bir oyun oynamıştı. Saati otomatik(?) olarak bir saat ileri alıp bana küçük bir zaman yolculuğu yaşatmıştı. Bildiğin zaman yolculuğu yapmıştım. Ben saat 9'da yaşarken diğer insanlar saat 8'i yaşıyordu. Telefonuma garip bir gülümse ile baktım. Zaman yolculuğu ne acayipmiş lan deyip tuvalete gittim ve yüzüme soğuk su çarptım. Telefonun neden böyle bir oyun oynadığı ise hala gizemini koruyor... Telefonumun bir robot isyanın başlangıcının habercisi olmadığı ne malum.

27 Mart 2013 Çarşamba

Horoz karası

Kapı çalındı...
-"Kim o?" dedim
-"Ben Tanrı misafiriyim" dedi
-"Tövbe de lan" dedim
-"Valla yeminlen" dedi
-İyi hoş güzel de sen beni biriyle karıştırdın abisi ben Tanrı değilim yanlış kapıya geldin herhal?
-Sen hele bi aç da...
-İyi de ben kimseyi bekliyordum?
-Çok acayip şeyler olacak çok acayip...
-"Tamam" dedim ve kapıyı açtım...
Sakallı bereli tıknaz bir adam yağmurdan sırılsıklam olmuş. Hop dur etme eyleme derken "sağol yiğenim sağol" diyerek eve daldı. Nefesi şarap kokuyordu. İyi lan dedim ne güzel, adam cennette nefis takılıyor diye düşündüm. İçimden söyledim bunu. Evet. İç sesimi duyar diye inceden kıllanmıştım. Sonuçta benim değil tanrının misafiriydi. Sağı solu belli olmaz. Sustum düşünmemeye çalıştım ama ayakları kokuyordu. Abi dedim hayrola eve daldın zart diye nedir isteğin? "Çok acayip şeyler olacak hem de çok acayip" dedi. "Bana biraz şarap koysana he var mı çarapın çarap" diye devam etti. Bu laftan sonra gerçek kimliği hakkında biraz şüpheye düştüm. Baktım buzdolabında bir bira var açtım ona getirdim. Lıkır lıkır gömdü birayı. Susamış zaar. Hepsini içtikten sonra da güzelce bir geğirdi. Dedim dayıcım nereden fırladın bu saatte Tolstoy romanından mı? Ne işin var burada? Tekrar "Çok acayip şeyler olacak çok acayip" dedi. Lan dedim dellendim. Tuttum kolundan bastım kıçına tekmeyi kapı dışarı ettim. Tekmeyi yiyince tabi düştü ve cebindeki tüm bozuk paralar apartman merdivenine doğru saçıldı. Hemen koştum topladım. Bacağıma sarılıp "yapmaeeğğ" diye böğürüyordu. Baya bir bozuk para çıkmıştı moruktan. İyi de oldu ayın sonu yaklaşıyordu. Saydım saydım kumbarama attım. Sonra vurdum kafayı uyudum. Rüyamda top sakallı ve oduncu gömlekli başka bir dedeyi gördüm. Saçları Tarık Mengüç gibi yapmış, sarıya boyatmış. Neyse ki gene sabah oldu ve uyandım. Gazetemi almak için kapımı açtım. Baktım dünkü avatar dede hala yerde yatıyor. Gittim yaşıyo mu diye baktım. Yaşıyo. Başını okşayıp kapıyı kapatıp eve girdim. Günahlarımdan arındım.

resim:(http://reform.lt/data/images/2012/08/tumblr-m6gbdcltba1qfllfmo1-500.jpg)

14 Mart 2013 Perşembe

Çok yaşa demesem ev araba alırdım

Geçen gün arkadaşlarla muhabbet ederken hayatımızda gereksiz gördüğümüz halde geniş yer kaplayan sözler ve ritüellere son verirsek ne kadar vakit kazanmış oluruz diye düşündük. Bakın yine vakit kaybediyoruz. Çok uzun cümle kurmuşum. Her neyse baktık neleri eksiltebiliriz, nereden nasıl kısa keseriz de bol bol zaman biriktiririz dedik. Bir yarım saat konuştuk bunu. Baktık vakit kaybediyoruz konuyu değiştirdik. Sonra baktık yeni muhabbet sarmadı gene eski muhabbete döndük. Bu sırada tekrar vakit kaybettik. Hayatımızdan günaydınları çıkarmış olsaydık çoktan bir yazlık bir de kışlık ev almış olurduk diye düşündük. Hele "çok yaşa sen de gör" leri günlük akışımızdan çıkarsak yat bile alabilecektik. Sonra baktık boş konuşuyoruz koy götüne dedik. Zamanı kazanıp da neremize sokacaz.


(gene sahibini bilmediğim bir fotoğraf. yaşasın korsan paylaşım. bu kare bireyin aymazlığını anlatıyor. belki de sadece erojen bölgelere kırılmış bir çift yumurta. bak şimdi karar veremedim. aha bir vakit kaybı daha!)

Melankolik gibisinden

Gün doğumları ardı sıra değiştikçe zamanın geçtiğini kabul ediyoruz. Bu süreçte vücudumuz yıpranıyor. 18 yaş yeni aldığın bir oyuncak. Tabi bu da eğer şanslıysan. Vücut zımba gibi sıfır kilometre. Bir şeyler için yetkin olabilmenin başlangıcı. 18 yaş yeni açılmış bir teneke peynir ya da yıllanmış bir şarap. Vücut o yıla gelene kadar zor zahmet yetiştirilmiş olsa da açıldıktan sonra hızla çürümeye ve kokuşmaya başlıyor. 18'in üstüne seneler bindikçe vücut arızalar çıkarmaya başlıyor. Kol bacak böbrek mide ciğer kafa. Bedenini hunharca kullanmışsındır. Uzmanların onayladığı kremi cildine boca etsen de fayda etmez. Süreç başlamıştır. Artık oyuncak gözünde değerini yitirmiştir. 2.el ilanını sırtına asıp hafif kamburca yürümeye devam edersin.


(fotoğrafı nereden bulmuştum hatırlamıyorum kusura bakma sahibi)

4 Mart 2013 Pazartesi

Akıllı bıdık

(Uyumadan önce beynime gençlerin sevdiği düşünür Gilles Deleuze şöyle bir uğradı. Uykum da biraz kaçtı açıkçası. Delüz baba aniden çıkıveren "enlarge your penis" reklamı gibi zihnimde belirdi. Yeni model aksakallı dede. İki rüya arası reklam mahiyetinde beliriyor. Delüz babanın da belirttiği gibi, insanların günlük yaşamlarına "boktan bir film karesi veya ucuz bir prodüksiyon" olarak bakar hale gelmesi gece gece içime dert oldu. Günlük hayatın ucuz bir film karesine benzetilmesi fikri yaşadığımız güne lanet okuma hakkımızı iki katına çıktı. Kriterlerimiz değişti. Çıtalar yükseldi. Birey her gün televizyonda ya da internette kendisinden daha güzelini, daha zengini, daha hazırcevap olanı veya daha güçlüsünü görerek tüm egosunu yıprattı. Tüm bu görsellik bolluğu ve imaj bombardımanları çoğu kimseyi daha mütevazı olmaya yanaştırmadı bile. Aksine onları hırslı birer tanrıya dönüştürdü. Bazıları da sürekli olarak kendini kandırırken milyonlarca mükemmel yalancı yarattı.

Direksiyonu kırdık ve cehenneme saptık. Sosyal bir cehennem. Her türlü pazarlığın yapılabileceği bir market yeri.Daha fazla çalıştık, daha fazla içtik ve daha çok kişiyle sikiştik ama ne yaptıysak fayda etmedi. Televizyondaki her zaman bizden bir adım ilerdeydi ve bu bizi kahrediyordu. Sürekli yeni bir seri, yeni bir hedef bizi dürtüp duruyordu. Seri katiller, dahiler, çapkınlar ve girişimci zenginler bize tüyolar vermeye devam etti. Bir banka en güzel nasıl soyulur? Kadınlar ne ister? Kısa yoldan nasıl milyoner olurum? En ukala, ulaşılmaz ve kıvrak zekalı olmak çok da zor değil mi yoksa?



Olası kanser, "terör" ve kazalarda ölmediğimiz sürece tüm bunlar planlanıp sıralara kondu. Söz veriyorum teker teker hepsini gerçekleştireceğim. İlaçlarımı alıp iyi bir vatandaş olacağım. Şefkatli, boklu ve kanlı ellerinizi öpeceğim. Beni eğittin, besledin ve büyüttün. Çünkü böyle olmalıydı. Senin yanında ve birliğinde yer alıyorum. Amin.

Baş belası olma çözüm ol. Kuru olma guru ol. Ev kurma onu dekore et. Çünkü sen en iyisini hak ediyorsun. "Maymun" değiliz ki biz! Bu en büyük savımız. Akıllı evler kurup akıllı çevreler edinmeliyiz. Akıllı akıllı yaşamalıyız. Çöp kutusundan tut meyvesine kadar akıllı olmalı. Aklını başına devşir. Akıllı ol lan! Güzel bir sahne seçip oynamalı ki KanalTürk'te yayınlanan tarihi geçmiş aksiyon filmi olmamalı akıllı insan. En büyüğünden üç boyutlu prodüksiyon olacağım. Her şey net, berrak, kesin ve keskin)

28 Şubat 2013 Perşembe

Tıh tıh tıh

Ah sıradanlık uf monotonluk kah kısır döngülerle nefesimizi tüketiyoruz. Varlıkları yüzünden değil, bunların sürekli telaffuz edilmesiyle yıpranıyoruz. Kelle, günleri çok sıradan olmakla suçluyor. İnce belli, kısır döngünün içinde boğulup gidiyor. Karışık sembolik hikayecikler ortaya çıkıyor. Eğer çarşamba günü ile 3 sayısını kafanda eşleştirip birleştirmiş isen programlanma işlemin tamamlanmıştır diyor. Sabah otobüsünde sabit duran mutsuz enseler günü nasıl kurtarsam diye düşünüyor. Tamam tamam sabahki uyku sersemliği ya da iş çıkışı yorgunluğu bunu hissettirebilir.

"Yatak sürekli büyüyor küçülüyor. Döşekte bir dev gibiyim, bir kaybolup düşecek gibiyim. Çöp kutusuna dönüşüyor vücudum. Gazete kağıtları ve gofret paketleriyle kaplanıyor her yerim ve sürekli dert dinlerken buluyorum kendimi. Birden masadaki müşteri kalktıktan sonra çöpe atılacak bardak altlığına dönüşüyorum ve ardından çöpe atılıyorum. Çöp konteynırına doğru yolculuk ederkene çöp kardeşlerime kucak açıyorum. Kumbaba sapığı hakkında yazılmış bir manşetinin üzerine düşüyorum. Çöp kutusunda kenara atılmış bir biçimde uykuya dalacakken birilerinin Sporcuyum ahlakımı bozma bak ezerim gibi konuşmalarını duyuyorum". Bu hikayeyi rüyanda kurguladın di mi? Aslında dışarıdan bakıldığında odan buram buram insan ırkı kokmuş. Uyku kokmuş. İnsan gazı, nefes boşluğu ve yağlı kafa kokmuş. Dana gibi uyuyosun. Gofret çöpüyle veya bardak altlığıyla işin yok. Sadece dana gibi uyumuşsun ve çişin gelmiş. Fakat hala sembolik ögelerle örülü bir rüya halinin etkisindesin. Yüzüne soğuk suyu çarpınca aynayla yüzleşiyorsun.

Gün içinde çok kişiyle "iletişime" geçiyoruz. Baz istasyonu gibiyiz. İletişim trafiğimiz yoğun. Kurulan ilişkiler karmaşık. Bir kişiyle dost veya sevgili olurken bir tek onunla özel bir ilişki kurduğunu düşünüyorsan yanılıyor olabilirsin. Bir kişiyle sevgili olurken 150 kişi de beraberinde paket olarak eklenir.

Hadi dostum/sevgilim/aşkım/tavşanım/hacım akşam dışarı çıkıyoruz. Bir 200 kişi de labada lubada onun beraberinde geliyor. Yaptığın işten 500 kişinin haberi oluyor. Yıl dönümünde kız arkadaşına özel bir şey yapmadın diye kız arkadaşının dışında bir de 25 kişilik bir kız konseyine hesap veriyorsun. Tıh tıhlanıp yargılanıyorsun. Biriyle beraber olmaya karar verdiysen 150 kişi üstüne biniyor. Taşmasın bu insanlar bir kaba sığsın diye kenarından kenarından itekliyorsun ki düşmesinler sağa sola. Yanımda hepimize yetecek kadar et ot alkol sevap var kalkın gidiyoruz buradan.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Adaletin demir yumruğu: kitleyen adam

Bizim insanımız tembel hep yatsın ister. Bizim insanımız cahil önüne gelene oy verir. Bizim insanımız çok değişti eskiden cillop gibiydi şimdi puşt oldu. Buralar böyle bostandı beeh şimdi diktiler kuleleri tam orta yerlere. Gibi gibi söylemler hepimizin kafasını zaman zaman siker durur. Şu gençler önünü göremiyor göz göre göre yanlış yapıyor. Ah şimdilerde biz genç olacaktır var ya. Biz ne ateşli ne akıllı ne süpersonik gençlerdik öyle.

Adaletin sağ kolları, geçmişin vesikalıkları paleontologlar geçmişimizin daha iyi olduğunu şimdilerde gençlerin puşt, yönetimin yavşak ve yaşayan insanların da aptal olduğunu iddia ederler. Fakat şu hiç hesap katılmaz ki tüm bu nesil Atlantis'ten mi göç etti bu nesli kim yetiştirdi ey adaletin sağ kolu. Dul Hatice'ye mahalleyi dar eden, faşiste, komüniste, anarşiste,muhafazakara,orta yolcuya veya çiçek çocuğa ölüm! diyen sen değil miydin sevgi dolu olup geçmişin savunucusu olan bey amca, hanım teyze.



Evet klavyelere bağımlı kaldık bir ömrü PC başında çürütmeye baş koyduk. Ar namus kalmadı onun bunun bacısına sarktık yaşlıya yer vermedik onunla alay edip onun derin bilgi dağarcığından yararlanamadık. Sen de haklısın. Eskiden böyle miydi tek vapurla karşıya geçer dondurmanızı yerdiniz. Kızlar ise 10 cm etek giyer içlerine de don giymezlerdi. Çok "modern" dik dik çok nasıl oldu da bugünlere geldik. Ne güzel diskoteklerimiz, sıkı yönetimlerimiz, şirin şirin komutanlarımız ve ateşli sevdalarımız vardı. Şimdiki insanlar çok saygısız ne olduysa 80'li yıllarda dünyamızı işgal eden Marslılar yüzünden oldu. Biz gül gibi geçinip gidiyorduk.

Eski bir miti anlatırcasına etrafta sessizlik ve gizem hakimdir. Gözlerini gözlerinin içine sabitlemiş her söylediğine onay bekler durumdadır. Anlatmaya başlar. Eskiden boğazda yüzerdik. Şimdi siz peeaah böyle genç mi olur. Kürek çekerdik Beykoz'dan Üsküdar'a nefes almadan ara vermeden 15 dk da varırdık...

Bütün bunları anlatan kuşak altın kuşaktı. Cevherdi mücevherdi onlar. Posta, bulmaca, sözcü, sudoku, Takvim, Akşam derken tüm hayalleri söndürüldü yoksa onlar adaletin temsilcisi olup günümüz kurtarıcıları olacaktı. Onlara yeterince şans tanınmadı abisi. Şimdiyse yeni alanlara adım attılar. Gençler ve onların sorunları. Gençler ve onların ah o anlaşılmaz halleri. Oysa bilge moruklar tarafından tam ayağa oturacak orta açılmıştı bizlere de biz voleyi çakamadık. Çakamadık A.D.Y.K.A kusura bakma vuramadık.

20 Şubat 2013 Çarşamba

İçimizdeki Blanka

Şiddetin doğuştan insanın genlerinde mi olduğu yoksa zamanla kültürel olarak toplum tarafından mı aktarıldığı mevzusu yüzyıllardır tartışılsa da bu konuda kesin bir yargıya varılamamıştır. Bu mevzuda kesin bir yargıya varmak güç olsa da her halükarda birey kendini hayatının bir bölümünde şiddetli bir olayın ortasında buluverir. Özellikle de erkekler öyle ya da böyle hayatının bir döneminde kendini bir kavganın veya şiddetli bir tartışmanın içinde bulur. Testosteron dediğimiz başına buyruk hormon da buna sebebiyet veren en önemli iç etkenlerden biridir.



Evet hepimiz bir düzine kavgaya tanık olmuşuzdur. Küfürler, tükürükler ve havada uçuşan tehditlerle dolu bir testosteron karnavalı. Filmlerde ve dizilerde de bu kavga dövüş olaylarını çok izlemişizdir. Özellikle aksiyon filmlerindeki kavgalar genellikle çok artistik bir şekilde gerçekleşir. Filmdeki aktör havalı bir cümle kullanıp karizmatik bir hareket yapar sonrasında da muhtelif tekmeler yumruklar bir nehir gibi akar gider. Olaylar çok nettir. Yumruklar hedefi bulur. Filmlerde ve video oyunlarında kim kimin ağzına kaç kere vurdu kim bayıldı uçtu gitti yok oldu hepsi gayet açıktır. Havada uçuşan "ne diyon lan sen" , "mnı goduumuun" veya "sen kimsin lan" gibi sözcük öbekleri yerine "bana bulaştığına pişman olacaksın lanet herif" " veya "sana bu yaptığı ödeteceğim kum torbası" gibi daha öznesi yüklemi yerli yerinde cümleler sarf edilir.

Gerçekte yapılan bir kavga kesinlikle hayal edildiği gibi ya da zihinde kurgulandığı gibi gerçekleşmez. İtmeler, boğaza sarılmalar, yaratıcılıktan uzak küfürler, uçan ayakkabılar, yırtılan gömlekler, gevşeyen tişört yakaları, tekme savururken ayrılan pantolon apış araları, yumruk sallarken koltuk altı yırtılan pardösüler, düşen telefonlar, saçılan bozuk paralar ve daha niceleri. Gerçekte hiç bir zaman tam anlamıyla epik bir kavga yaşanmaz. Bütün gün kıç üstü oturan ya da sırt üstü uzanan bünye kavga anında orantısız adrenalin salgısıyla dolar ve bu adrenalinle ne yapacağı şaşıran kişi hayatında yapmayı hiç düşünmediği enteresan hareketleri eyleme döker. Gerçekleşen kavgalar çok nadir net bir galibiyet ya da mağlubiyetle biter. Kavgalar genellikle "beni ayırmasaydınız onu gömecek idim gömecek" ya da "elimde kalacaktı şerefsizin evladı" gibi tepişme ertesi değerlendirmelerle sona erer. Gerçi iyi ki de böyle sona erer. Kimse kavga ederken kafası gözü yarılsın istemez fakat bunu kendine çok fazla itiraf da etmez. Yiğitliğe bok sürdürmez.



Dediğim gibi kavga ettiğin kişiye net bir ayar verme genelde filmlerde veyahut oyunlarda olur. Gerçekte ise adrenalin kavga sonrası yerini sürekli inip çıkan tuhaf duygulara, gevşeyen kazak yakalarına ve hüzünlü iç hesaplaşmalara bırakır. O yüzden siz iyisi mi filmlerde ve oyunlarda gördüğünüz hareketleri evlerinizde deneyin çünkü dışarıda bir kavga olduğunda ne olduğunu anlamadan birisi yakanıza yapışacak, gözlükler yerlere düşecek ve salyalar akacaktır. Bunların hepsini geçtim kavga da etmeyin. Tekken oynayın, Mortal Kombat oynayın, Street Fighter oynayın. Adamlar oturup o kadar oyun yapmış sen niye kendini yoruyorsun. Sende yani.

18 Şubat 2013 Pazartesi

İçhödö

Tayyör veya takım elbise giyip, akıllı telefon ve araba anahtarını cebimize koysak da içimizdeki mağara insanından çok uzağa kaçamıyoruz. Burberry trençkotun altında hala entrikacı ve acımasız bir roma kadını, en şekilli erkek güneş gözlüğünün altında da pusuya yatmış tetikte bir avcı gizleniyor. Hayvan belgesellerinde gördüğümüz alfa erkeği ve beta bacısı kaldırım ve otobanlarda kol geziyor. Şeklimiz şemalimiz tavrımız taktiklerimiz belki biraz değişti ama içimizde hala genini aktarmaya çalışan bir dağ tavşanı güdüsü veya kesesinde yavrusunu taşıyan bir kanguru yüreği var.

Güven sağlama hesabı el sıkışıp uzun uzadıya anlaşmalar imzalasak ve efendi hanfendi hitaplı cümleleri arka arkaya kombo yapıp sıralasak da hayvani içhödölerimizi uzun süre saklayamıyoruz. İki erkek tokalaşırken karşısındakinin endamına bakıp içinden "alırım ki ben bunu lan güreşsek" tekerlemesini söyler. Diğer bir yandan da kadınlar hemcinsleriyle tanışırken karşısındakinin vücudunu uuuzuuun uzun süzer ki kendine rakip mi değil mi kafasında onu kodlar. İşte tam bu noktada zayıflama hapı satıcıları, spor salonu sahipleri ve organik ürün pazarlamacıları ekmek yer. Ekmek önemli. Temel bir besin gıdası en nihayetinde.

NOT: Beyaz ekmeğe selam vermeyin onunla göz temasına girmekten kaçının , siyah ekmeğe de merhaba merhaba o kadar

13 Şubat 2013 Çarşamba

Organların hiyerarşisi

Bazı organları durduk yere yücelttiğimizi düşünüyorum. Belki de onları yersiz övüyor ve göklere çıkarıyoruz. Bazen onlara tamam koçum iyisin iyisin de şu eleman da güzel çocuk be aslanım diyebiliriz. Yıllar yılı geri planda kalmış organlara da sevgi göstermeliyiz. Mesela böbrek. Mesela karaciğer. Bunlara hep ikincil organ gözüyle bakılmıştır. Onlara siz olmasanız da olur ya benim kalbimi söktüler kalbimi beaa abijim diye böğürüp duruyoruz.

Mide. Bence mide çok özel ve önemli bir organ. Kalbin yumuşak ve konforlu tahtına oturacak nitelikte özelliklere sahip, zorlu koşullar altında bile sonuna kadar çabalayan bir savaşçı. Bu hazır asker kahrımızı çeker genetiğiyle oynanmış elma boyutundaki çilekleri yok yimem demeden öğütür gider. Asidik ve çürümüş bir ortamda yaşar. Tıpkı bir maden işçisi gibi tehlikeli ortamlarda varlığını sürdürür.

Organlar arasında bile bir hiyerarşi vardır. En üstteki organ (mesela beyin) en değerli et parçası olarak kabul edilir ve vücudun alt kısımlarına doğru inildikçe organlar çok fazla siklenmezler. Üst üste binmiş bu organlardan beyin patronluk taslar barsak emek işçisidir işini yapar. Mideler ve bağırsaklar bozulup arıza çıkarmadıkları sürece fark edilmez ve takdir edilmezler. Ama kalp öyle midir. O sızlar cızlar mızmızdır. Nazı niyazı bitmez. O yöneticidir ve diğer organların başında adeta bir çoban gibidir. Biz gene organları birbirine kırdırmayalım ama. Yazıktır günahtır.

Kalbe bir düzine soylu özellik atfedilir. Kalp kırılgandır paramparça olur, kalp duyarlıdır bazen çok hızlı atar, kalp hassastır her şeye alınır vesaire vesaire.... Peki ya mide? Utanmadan iddia ediyorum ki mide daha duygusal bir organdır. Stres altındasındır miden büzülür, yanar, mahvolur. Aşık olursun sıkışır, ekşir, gaz olur. Hastalanırsın darma duman olur dalgalanır da durulmaz. Mide çok şeye maruz kalır, dışarıdan alınan maddelerle o muhatap olur. İnsan Kaynakları Departmanı gibidir. Geleni gideni o buyur eder. Alım-satım müdürüdür neyin alınacağına neyin sıçılacağına o karar verir. Gümrükçü gibidir giren çıkan mal ondan sorulur. Duygusal organ mide hep kalbin gölgesinde kalmıştır. Hep kapitalist marketin oyunları bunlar :) Mide de hassastır ve her şeye tepki verir. Gün içinde daima kendini hissettirir ve adeta ben buradayım der. İletişimi irtibatı koparmaz. Acıkınca, doyunca, üzülünce, sinirlenince, sevişince veya zarar görünce hep bize seslenir. Bu sevgililer gününde bir değişiklik yapıp sevgilinize kalp şeklinde bir yastık yerine kasaptan büyükçene bir dana midesi alın ve sevdiciğinize hediye edin. Şaka lan şaka danalığa lüzum yok.



(Resimdeki barbi dizaynı: Jason Freeny)


6 Şubat 2013 Çarşamba

CM- Cemaat motorcycle


belki bazılarınız bilirsiniz mc lakaplı motosiklet çeteleri vardır.bunlar kadın ticareti yapar, uyuşturucu satar, adam vurur, haraç toplar veya herhangi bir mekanın güvenliği falan sağlarlar. türkiyede bunlardan pek yoktur. zaten buna imkan sağlayacak ortam da pek yoktur. malum esnafı, yerlisi, muhtarı, zabıtası, mahalle delikanlısı varken bunlara pek sıra gelmez. bunlar genelde amerika ve almanyada yaşar, belli bir bölgede racon keser ve bazen de kovboy misali yollara düşerler. dövmeli, deri ceketli, uzun sakallı, güneş gözlüklü olmaları ve bol bol da bira içmeleri de adettendir.

bizdeki motorcuların bir çoğu efendi çocuklardır. zaten motor kullanmakla yeteri kadar asilik yapmış olduğunu düşünen bu insanlar bir de üstüne itlik serserilik yapmayı gerekli görmezler. o yüzden türkiyede alnı açık, ense tıraşı düzgün, gönül dostu, çay sever motosiklet grupları vardır. bu gönül dostu simit sever motorcuların en asisi top sakal bırakıp fem dershanelerinde edebiyat hocalığı yapan esmer adamdır. türkiyenin çeşitli yerlerine tur düzenlerler. genellikle chopper tarzı maço motorlar yerine scooter benzeri motorları tercih ettikleri görülür. kareli mühendislik öğrencisi gömleği içinde, alnı terlediğinde üşütüp hasta olmasın diye bandanası da cebindedir.

hafız sakaryada duraklayalım orada mustafa abi var çok güzel döner dürüm yapar parmaklarını yersin çayımızı da içeriz ha ne dersiniz şeklinde konuşmalar içinde bir oraya bir buraya gezen bu motosiklet kulüpleri mustafa abinin dostu rakın rol dinleyen harleycinin düşmanıdır. ha bu konu nereden aklına geldi derseniz hafta sonu çılgın dövmeler, deri ceketler, ilginç sakal bıyıklarla kahveye oturmaya gelen ve kahvede çalışan çocuğa "abi 15 kişi olucaz bize güzel bir masa ayarlayabilir misin" diyen "sex, drugs and rakın rol" tarzına uygun görünüme sahip lakin ada çayı içen motorcu dayıyı görünce aklıma geldi. selametle.

30 Ocak 2013 Çarşamba

Electronica presbycusis atherosclerosis thereminsis


"Electronica presbycusis atherosclerosis thereminsis" dedi doktor.
Efendim anladım?
Elektronik seslere karşı aşırı duyarsız hale gelme durumu yani başka bir deyişle elektronik seslerin hiç birini duyamaz hale gelmişsiniz.
Başka bir deyiş?

Tuhaf hastalık. Artık hayatımda elektronik seslere yer yoktu. Telefona bakınca ses yok görüntü vardı. Televizyondaki her şey çok aptalca gözüküyordu. Tv programlarının hepsinde insanların hararetle el kol hareketleri yaptıklarını görüyordum. Gerçekten anlamsızdı. İlk başlarda bu durumu garipsemiştim. Hayatımda artık elektronik seslere yer yoktu. 1 hafta evden çıkmadım. İşten 1 hafta boyunca aradılar ama bu çağrıları katiyen açmadım. Zaten açsam ne olacaktı ki söylediklerinin bir kelimesini bile anlamayacaktım. Sonradan bu duruma alıştım ve keyfini çıkarmaya karar verdim. Artık işe gitmem gerekmiyordu. Belki de hava alanında çalıştığım dönemde 2 dakikada bir duyduğum o sinir bozucu anonslar beni bu hale getirmişti . Yeterince para biriktirmiştim. Hava alanında çalışmama rağmen hiç uçağa binmemiştim. Uçaklardan korkarım ben. Hava alanında çalışarak kendimle resmen alay ediyordum. Uçmaya o kadar yakınken karaya kökten bağlı bir hava alanı fast food dükkanında kasiyer idim. Her gün uçan uçamayan uçağını kaçıran uçuk çıkaran insanlar görüyordum. Neyse ki artık elektronik sesleri duymadığım için bunların hiç birine katlanmak zorunda değildim.

Hep dünyayı dolaşmak istemişimdir fakat uçmaktan delicesine korktuğum için hiç fırsat bulamadım. Denizden bir yerlere ulaşmak ise çok uzun sürüyordu. Sonuçta haftada 6 gün çalışıyordum ve 5 yıldır izin yapmamıştım. İşte şimdi tam fırsatıydı. Hemen gidip en yakın uzun yola rezervasyonumu yaptırmalı idim. Aslında telaşlanmaya, iki ayağımı bir pabuca sokmaya gerek yok. İlk gezime bana iki sokak ötedeki parka giderek başlayabilirim. O parkı hafta içi gündüz saatlerinde hiç görmemiştim. Bu saatlerde parkta bir sürü işsiz güçsüz, dul ve mutsuz ev kadınları olmalı. Bu beni daha da çok heyecanlandırmıştı. Bir sürü umutsuz insan. İşte durumumdan keyif almak için bir sebep daha. Onlar umutsuzluktan karalara bağlarken ben yeni bir hayata kucak açıyorum. Hemen sırtıma bir hırka ve bir de mont aldım. Evden çıktım ve kapıyı kapattım. Kapıyı bile kilitlemedim. Umarsızlığa bak sen ya. Umursamıyorum evet. Eskiden olsa alt tarafı 3 üst tarafı 333 defa kilitler, 666 defa da kontrol ederdim. O günler eskide kaldı seni kompleksli çirkin yaratık.

Sokaktaydım. Ne araba sesi vardı ne de korna. Sadece insan. Tıkır tıkır ayak sesleri. Kuşları bile hayal meyal duyar gibiyim. Parka yaklaştıkça kuş sesleri artıyor. Babamın bir lafı vardır o aklıma geldi. "Don lastiği insanı köleleştirir yavrum ve her insanın bu hayatta bir don lastiği vardır." Bu sözü hep anlamsız bulmuşumdur. Babamın bu lafını hep don giymemesini iyi sebebe bağlama çabası olarak görürdüm. Meğer ne anlamlı sözmüş. Benim don lastiğim ise burnumun dibindeymiş; elektronik sesler!

Parka iyice yaklaşmıştım. Doğa ile baş başa kalabileceğim bir memlekete diyara gitmeliydim diyordum içimden. Yoksa çok masraf yapmasam mı. Ne de olsa nereye gitsem doğayı duyacağım. İnsan, hayvan, rüzgar, yağmur sesleri hahaha tabi osuruk seslerini duyacağım. O kötüymüş bak.

Etrafımdaki insanlar gene abartılı el hareketleri yapmaya başladı. Tren tren tramvay diye bağırıyorlardı! Olayı çözmem iki saniyemi almıştı. Bir tren hızla üstüme geliyordu. Haliyle kornası duymuyordum. Nerede o eski trenler. Makinist korkmuştu. Camdan yüzünü görebiliyordum. Bense manyak gibi gülümsemek istiyordum. Ne de olsa son 2 saatim hayatımın en sessiz ve samimi dakikalarıydı.

22 Ocak 2013 Salı

Tapir insanı


Kalabalık şehir hayatındaki insan, kendini bir başkasından farklı olduğuna inandırma eğilimi içerisindedir. Türlü huylar, alışkanlıklar ve ilginçlikler işte bu aşamada kendisine adeta bir paraşüt olur, günlük hayat akışında onun için hava yastığı görevi üstlenir. Her gün milyonların yürüdüğü sokaklardan farklı şekilde yürümek, gün içinde binlerce kişinin takıldığı kafelerde farklı biçimde davranmayı kendine misyon bilir. Kentlinin bu kendini farklılaştırma çabası fark etmeden huysuz biri olmasına yol açabilir. Bu noktada kişinin kendisine dönüp bakması "noldu lan iyice hayvanın biri olup çıktım az bilinen tarz kafeye ve çok dinlenmeyen ilginç gruba tapar oldum" diyebilmesi gerekebilir. Ha tabi diğer bir yandan da kedi insanı, it insanı, tapir insanı olmaya devam da edebiliriz. Zararı yok.

Bazı alışkanlıklar takıntıya döner. Sabah 2 Türk kahvesi içmeden kendine gelemeyen Merve gibi, malafatı sola yatırmadan evden çıkmayan Hasan da vardır. Tüm bu tür alışkanlıklar biraz kurmaca biraz bağımlılık halinde sürer gider. Fakat Kereviz sevmemeyi bir tarz olarak benimsemek, varoluş çabası içindeki benliğini farklı biçimlendirme sefeberliğinin bir parçası olarak ön plana çıkmaktadır. Bir başka deyişle bir hıyarlıktır. Kendimizi sebzelerle, hayvanlarla tanıtmaya başladıysak biraz odunlaşmış veya hayvanlaşmış olabiriz miyiz diye düşünmeden edemiyorum.




Gene döndüm dolaştım geldim kıyafetlerin lisanına. Giydiğin kıyafet seni anlatır. İlk izlenim çok önemlidir ve buna benzer argüman serileri. Kıyafet tabi ki insanlar hakkında fikir verir, tabi ki bir şekilde sosyal sınıfını yansıtır, lakin Davut Güloğlu iş merkezlerinde fıttırı fıttırı dolaşan beyaz yakalı slim fit severleri utandıracak kadar senedir bu slim fit kesimin müdavimidir. Demem o ki, kumaşa veya kesime göre kişiliğini oluşturman kendini uzaktan akraba olan Hayri emminin içliğini giydiğini farketmen ile sonlanabilir. Tüm bu yazdıklarım ekşisözlükteki slim fit başlığı altında kendini beğendirme çabasında olan paçası kısa ekşicilere gelsin.

Slim fit (dar kesim) 5-6 senedir Türkiye'de oldukça yaygın olan ve yaygınlaşmaya da devam eden paçası kısa bir moda akımdır. Davut Güloğlu da slim fit kesimi kendine ilke olarak benimsemiş Türkiye'de slim fit kesimi özümsüyen öncü isimlerindendir. Kendisi yaklaşık 15 senedir bu kesime uygun biçimde giyinmektedir. Hala daha bu slim fit kesimi bayula bayula giymeye de devam etmektedir. O yüzden slim fit diyince aklıma George Clooney veya Kenan İmirzalioğlu değil Davut Güloğlu gelir. Yıllar yıllar önce Davut Güloğlu'nun kolları kısa parlak gri ceketini gördüğümden beri slim fitin anlamı budur.



20 Ocak 2013 Pazar

Kıç Üstü Edebiyatı


Büyük sevimsiz bir yer olsun iş olmasın hatta orası bizim de olmasın kimseye hayrı olmadığı gibi yuva bozsun haram olsun. Ya da küçük sevimli bir yerimiz olsun ve burası tamamen bizim olsun yerler parke yerine cesetten olsun her yere bastığımızda yaşamın değerini kavrayalım "oh be hayat varmış" diyelim hep bir ağızdan. Mekanın hemen altı da yatır olsun. Bir dizi dileklerimiz olsun ve hiçbiri gerçekleşmeyecek de olsa yıldızlar bizi beklesin biz ise kazıklara oturup bekleyelim ki hayaller gerçek olsun.

Her bir şeyi bilen adam ol ama lotoyu totoyu bilme neden bilmediğinin farkında olsan da vur kafayı yat sert zemine. Yanlış bilelim doğru oturalım popülerist bayansıları yerelim. Yalan yanlış söyleyip doğru direk konuşalım. Tatlı yiyelim nefret kusalım. Oyuncak ayılara sarılıp iftira misillemesini planlayalım.

Cehennem var deyorlar. Varsın desin denyolar. Ya yaşadığımız dünya bir başka hayattaki yaşamımızın cehennemi ise. Yok yok değil. Şimdiki cehennemi eski şartlar altında düşünmemek gerekir. Artık kazandır, ateştir, zebanidir çok demode kaldı bunlar. Artık telfon tavayı geçtim seramik tavalar, ankastre ocaklar var. O yüzden "modern" cehennem elektronik sistemlere bağlanmış olmalıdır. Dokunmatiği çalışmayan ayfonlar, internete girdiğinde sürekli açılan ama kapanmayan pop-uplar dolu ve manyetiği bozulup seni bistroda yemek yedikten sonra çaresiz bırakan kredi kartlarıyla dolu bir cehennem. Orijinal olmayan windowslar ya da yok yere arıza çıkaran araba bilgisayarları.... Cehennemde pili bitmiş kumandalarımız, bir çubuk şarjı kalmış telefonlarımız ve tek kulaklığı bozulmuş müzik çalarlarımızla ile baş başa kalacağız...

7 Ocak 2013 Pazartesi

taşak dünya

Herhalde en kötüsü de nasıl bir bokun içinde olduğunu bilmemektir. Bir şeyi destekler ve ona inanırsın fakat sonradan fark edersin ki yanlış tanrılara dua etmektesin. Bu kişisel e-posta adresinin sen fark etmeden "oh beybi kiss mi" mesajını tüm rehberine yollaması gibidir. Üye olduğun dernekler, dahil olduğun kulüpler, inandığın düşünceler nerelere hizmet ediyor ve neyin içindesin bazen bilemiyorsun. O yüzden herhangi bir düşünceyi tamamen savunmak için bazı şeyleri görmezden gelmelisin. Belki de herhangi bir şeye fanatik bir biçimde inanmamak daha yerinde bir davranıştır.

Dünya erkektir, tanrı da erkektir ve bu kadar testesteron arasında bir kadın nasıl keyifle yaşayabilir. Bir tek doğanın dişil olduğu söylenir (doğa ana, bereket tanrıçaları, gaia vs vs) lakin doğayı da sikip attığımız aşikardır. Yeşillikle bağlantımız butik hotelin sevimli bahçesi ya da organik pazardır. Erkeklerin kadınlar üzerinde nasıl bir yaptırım gücü ve denetim imkanı var ise, aynı erkeklerin doğa üzerinde de benzer bir hakimiyeti vardır. Naylon poşette denetimli serbestlik içinde yaşayan doğa boğulup kalma bir kenarda. Arada depreminle, erozyonunla dürt bizi. Amin.


Estetik yoksunu bir gezegende yaşıyorum. Yalın hali büyük ölçüde estetik ve keyif verici olsa da, insan eliyle yaratılan kısımları kaba ve işlevsel yönüyle ön plana çıkıyor. Binalar, yollar, köprüler yapılırken tabi ki sağlamlık ve maliyet göz önünde bulunduruluyor. Kadın eli pek değmez. Yaşadığımız yüzyıla kadar kadınlarla dirsek teması dahi bulunmayan dünya buram buram taşak kokmaktadır. İşlev ön plandadır, estetik lüksdür ve ikincil plandadır.

"Nefes alsın yeter" deyişi bir çok durum için geçerli olabilir. İşlevini görsün yeter. Estetik bina mı dikecez puhaha koy götünü koy demiri çimentoyu bas üzerine tuğlayı aslanım. Dik dursun yeter. İçine bir televizyon iki tencere sığsın ve bir tane de bok deliği bulundursun kafidir. Biz insanlar genç yaratıklardık, dinozorlar gitti biz geldik, son model ya da yeni jenerasyonduk. İyi çocuklardık ne zaman bozduk kendimizi de bedenlerimizi soğuk betonların arasında çürütmeye razı olduk. Akbayramsapienlerin nesli mi tükendi. İnanın çocuklar :D İnanın, inanın da "pan-zehir kültürü" dahilindeki ekolojik tarım, sitar imalatçısı veya Greenpeace'in de yüzü gülsün aç kalmasın onlar da ekmek yiyebilsinler. Daha yenecek çok fazla tam tahıllı ekmek, keşfedilecek çok fazla bohem kafe, gidilecek çok fazla otantik ülke var. Hindistan maymunuyla gurusuyla bizi bekler. Çünkü daha yeni Hindistan'da Mehtab Alan isimli şahıs namus davasına 22 yaşındaki kız kardeşinin kafasını kılıçla kesip onun kellesiyle karakola gitmedi. Çünkü kopan kafalara rağmen aldığın düzinelerce anti-depresanın çaresi Hindistan'dır.

Söylenene göre yaratıcı olmanın iki temel ateşleyicisi varmış. Bu tetikleyicilerden biri tanrı sevgisi biri de kadın aşkıymış. Yaratma içgüdüsü dediğimiz şey allahını bulma ve manitayı kapma düzleminde gelişen olaylar bütünü imiş. İki düşünce de yüzyıllar boyu erkek kişiyi bilime, sanata ve dine yönlendirmiştir. Yaratıcılık öldü mü, yoksa yeniden mi dünyaya geldi. Evet kadın da, tanrı da doğurgan ve cazip. Tanrı öldüyse kadın da ölecek. Tanrı öldüğü gün kadın da son nefesini verecek. Sakal ve bıyıklarımızla bir başımıza kalacağız. Bu trajik ölümlerin akabinde otomobil fuarlarına, pavyonlara, diskolara, kafelere koşturacağız ama bir süre sonra canımız sıkılacak ve silahlarımızı şakağımıza dayayıp beyinlerimizi uçuracağız. Münip Ensesikalın Üniversitesinde 4 yıl ihtisas yapıp da çözülecek kokular değil bunlar.Taşak kokan dünyanın pencerelerini açıp havanlandırmamız gerekebilir.

25 Aralık 2012 Salı

Gel bak burası boy



Google'dan arat "insan nasıl yaşamalı" bul oynat tarzını benimse oyna. Melankolik kuzey havası ile mercimek köftesi arasında sıkışmış bir genç insanın hayata tutunması Amerikan filmlerinden birazcık farklı olabilir. Amerikan filmlerinde hiç kimseyle yatmamış bir bakire genci tüm film boyunca sikiştirmeye çalışan bir grup gencin matrak maceraları oynanırken, bizim buralarda dayı veya amcanın bir telefonuyla tüm dertten tasadan kurtulunmuş olunur.


Günlük pratiklerimiz ön görülen uygulama şekillerinden çok farklı gerçekleşiyor olabilir. Hep bir şeyi taklit ederek hayatına devam eden maymun irisi insan evlatları sürekli bir uyum sağlama eğilimi içerisindedir. O yüzden türlü farklı hayatlar var ki kıllı pullu maymunlar kadar anlaşılır bir yaşam yolumuz yoktur.

Yasa ve prosedürler arasında boğulmuş bir topluluk muhatabını bulamayınca yasa kedere boğulur. Genelde de çoğu insan muhatabını bulamaz insan hakları mahkemesinden, tüketici hakları derneğinden ya da en ulaşılabilir olan tanrılardan medet umar hale gelir. Şöyle bir örnek veriyim; bir telefon almışsındır ve bu telefon bozuk çıkmıştır. Değiştirilmesi talebiyle aracı servise götürürsün onlar bu telefonu merkeze yollarlar arada türlü kargolar, lojistikler vs. 1 hafta sonra ararlar telefonunuz geri gelmiştir. Hem de aynı telefon. Aynı arıza ile geri gelen telefonu tekrar göndermek istersin ve tekrar değiştirme talebinde bulunursun. Aynı telefon tekrar geri gelir ve sana ancak aynı arızadan 3, farklı arızadan 5 kere gittinde telefonu değiştirebileceklerini söylerler. Sen de sikik bir cihaz için ömrünü çürütmek istemez ve vazgeçersin.

İnsanlar neden alternatif dünyaların arayışına giderler? Neden Hobbit filmi, Batman filmi gişe rekorları kırar? Çünkü orada karakterler direkttir. Yaptığı işin sonucuna en fazla 2-3 saat içinde ulaşır. Bu filmlerde uzun dava süreçleri, uzun banka kuyrukları gösterilmez. Yemek dersin önüne gelir, meme ucu istersin ağzına konar. Bir cüce savaşçı bal likörü sipariş ettiğinde bal likörü ya gelir ya da gelmez. Fakat gelmediği zaman muhatabı bellidir. Bar sahibi. Gider bar sahibine bir yumruk sallar bal likörünü alır. Kurdukları ilişkiler karmaşıklıktan uzak ve berraktır. Biz de bu berraklığa sahip olsak migrene/vertigoya elveda deriz. Baş ağrıtan karmaşık ağlarla birbirine bağlı çoklu sosyal ilişkiler içinden çıkması stres yaratan bir süreçtir.

İnsan evladı çocukken hissettiği dünyaya yakın dünyayı arar durur. Sorumluluk yok, koruyucu iki hızır peşinde ne yapsan çocuktur boşver rahatlığına sahip olmak tekrar kazanılamayan bir ayrıcalık olarak kalır. Alışveriş yapar, uyuşturucu kullanır, umarsızca düzüşür, para kazanıp kendi dünyanı yaratmaya çalışır durursun ama çocukluktaki o tadı bir türlü tekrar yakalayamazsın.

Yazarkasadan günsonu alıp geçen güne bakınca kayıp gibi gözüken birçok olay yaşamış gibi görünebiliriz. Hep bir şeyleri bitirme, tamamlama üzerine yaşayınca zarardaymışız gibi hissedebiliriz. Asıl hoşumuza giden sürecin ta kendisini olsa da onu yok sayarak net bir sonuç elde etmeyince hissedilen tatminsizlik hiç bir şey tamamlanmamış duygusunu içimize işler ve bu zehir bizi rahatsız eder. Hadi şimdi dağılın!

13 Aralık 2012 Perşembe

Kişisel delişim

Evet aslında çoğu durumda delirme eylemi de çok kişisel değildir. Toplumun yan etkilerinden zehirlenen bir birey delirmeye yüz tutabilir. Deli olarak algılanmamak için türlü yöntemlere başvurulur. Karnının doyacağı konusunda şüphesi olmayan bir çoğumuz yaşamımızda bir yola baş koyma ile siktir edip koyverme arasında gidip geliriz ve bu sürede kendimizi oyalayacak türlü uğraşlar içine gireriz. "Doğu" felsefesi (ama uzak olan doğu) pazarı işte tam bu noktada imdadımıza koşar. Meditasyon, tütsü, türlü çakralar ve benzeri otantik oyuncakları bağrımıza basarız.

5 adımda guru olun, gelin sizi ermiş yapalım, iş hayatının mına koyun, milleti kıçınıza kuyruk yapın benzeri başlıklı kişisel gelişim kitapları ruhun boşalan bölümünün mastürbasyon ihtiyacını karşılamak üzere her yanımızı sarıp sarmalar.

Bireye verilen değer arttı ve içsel "gelişim" tavana vurdu fikriyle bencilliğe şahane bir bahane bulunmuş oldu. Zaten bencil olmak içimizde güdümüzde var. İçimiz sikişiyordu birey olmak için. Gel beraber birey olalım. Bir ey. Birrrey.

Yogayı da denedim ya denemedim değil fakat kimyamız uyuşmadı. Yogayı veya benzeri meditasyonları çok sık yapanlar insanları zaman zaman şehirlerarası yolun sol şeritinde 50 km hızla giden ve arkasındaki şoförü fıtık eden "bireylere" benzetebiliyorum. Pandik atsan pardon diyecek nitelikte affedeciliğe sahip bir insan evladı sinirimi bozabilir. Çünkü kendini beynimiz kudretli sınır tanımazlığı fikriyle uyuşturduğunu ve bu dünyayı umursamaz tavrının altında yatan kibir ve dinginliğinin kendini üstün görmesini sağlamış olabileceğini düşünürüm. G.t. Belki de sıkıntı bende sakinleştirici hapımı atıp, bitkisel çayımı demlemeli ve atlamalıyım ben de bu trene. Fakat sende biliyorsun ki kıçımız en nihayetinde o plastik sandalyeye oturacak.

Kısa sürede çok yol kat etmek güzel bir şey gayet tabi. Fakat kısaca boylu, hafif tombik ve kadife ceketli adam seni bir ermiş yapmayacaktır. Başlamak için güzel bir yer olabilir lakin buna bu kadar inanman beni korkutuyor bebeğim. Kokolojik, filarmonik, kleptomanik, nekrofilik, panik atak, histerik ve fantastik bombastik gel çok havasız kaldın bir hava alalım dünyadan kafayı çıkaralım da essin biraz beynimize beynimize.

7 Aralık 2012 Cuma

Yeni Nesil Mafyacılık

Al Capone tarzı mafyacılık işi uzaktan puslu ve karizmatik görünür. Fötr şapkalar, uzun pardesüler ve bütün gün ağzılarında dolaştırdıkları purolarıyla bütün puştlukları yapmalarına rağmen bir beyefendi görünümünde dolaşırlardı. Bu tip İtalyan-Amerikan karakterler hem büyük hollywood yapımlarıyla hem de piyasaya sürülen video oyunlarıyla kafamızda yer etti. Biz de aldık ,izledik, oynadık, özendik. Pis pis adamları adaletli kabadayılar gibi algıladık. Artık bu adamlar çok geçmişte kaldı. Şimdi "Cyber- Mafia"lar revaçta, çatallı boğuk sesli İtalyan-Amerikan mafyalar çağa pek ayak uyduramadı.


Geçen üç tane haber dikkatimi çekti. John Mcfee isimli milyarder bir yazılımcının komşusunu öldürmesi, Anonymous isimli hacker çetesinin Pay-Pal kullancılarını dolandırıp intikam alması ve Kim Dotcom isimli devasa bir adamın Almanya hükümetine kafa tutmasının ardından açık bir şekilde Yeni Zelanda hükümetine rüşvet verip oturma izni almasıydı.

Televizyon izleyenler, hackerların internet üzerinden binlerce kişiyi dolandırdıklarını duymuş olmalılar. Bu demek oluyor ki internette de "suç" olarak tanımlanan birçok faaliyet dönüyor. Yalnız tüm bu hackerların haklı olduğu bir nokta var ki internetteki bilgiler sansürlenemez. Bu konuda haklılar haklı olmasına da bu puştlar bir yandan da banka hesaplarımızı hortumluyorlar. Külahları değişmeyelim.

Kim DotCom 2 metre boyunda 140 kilo bir insan evladı. Genç yaşta Nasa'nın güvenlik sistemini atlatmış, download siteleri kurmuş ve bu web işlerinden yüklü miktarda da para kazanmış. Çeşitli sebeplerden dolayı Almanya'dan sınırdışı edilmiş, Hong Kong'dan da öyle ve sonunda gelmiş Yeni Zelanda'ya yerleşmiş. Adam zengin ve dahi. Yeni nesil mafyacılık yapıyor. Yatlarıyla, lüks arabalarıyla pozlar veriyor paraları karı kızla yiyiyor. Diğer bir yandan da bu adam bir aralar Call of Duty Warfare oyununda dünya birincisiymiş. Hangi ara vaktin oluyor da gidip çolukla çocukla yarışıyorsun be ayı. Bu adamın hikayesinde ilgimi çeken şey bilgisayar sistemleriyle zengin olup, mafyamsı bir mertebe ulaşması ve bir yandan da deli gibi oynadığı bilgisayar oyunlarından vazgeçmemesiydi. He tam bir göt çocuğu orası ayrı.

3 Aralık 2012 Pazartesi

bir götlük yer açın

toplum bizi şekillendiriyor diyorlar ya. çok doğru. otobüse ne şekil biniyorsak o şekil kalakalıyoruz. böyle böyle şekilleniyoruz. götü otomatik kapıya kaptırmadığımız sürece sıkıntı yok gerçi. mahalle baskısıda buna benzer bir şey mesela. sen otobüse binince tüm mahalle de sana binmiş oluyor. herkes birbirine baskı yapıyor. kim kime dum duma. mahalle baskısı yapmayın yaptırmayın. ha ayrıca jakoben tavırlar da görmüyor değilim otobüste hani. bazı insanlar koltukta otuyor, oturdukları yerden ahkam kesiyor. yok çükün omzuma deyiyor, yok çantan ağzıma giriyor. ordan konuşmak kolay tabi. pis jakoben.

şimdi her yere otobüs,araba veya uçak ulaşımı var diye istediğimiz noktaya ulaşabiliriz hissini yaşıyoruz. kerizlik. ben haftasonu kalkıp emirgan'a gittim diyelim. dönebileceğim, üzerinde yürüyebileceğim metrekare belli. raylı tren gibiyim. park yeri zaten yok denecek kadar az. kahvaltıcılar tıklım tıklım. ben fazlalık oluyorum galiba burada. alınmaya başlıyorum. aşkolsun. oraya gittin de noldu gene 5 m2 içinde dönüp duruyorsun.

insan kafasını kaşırken yanındakinden izin ister mi. böyle bir absürtlük var mı? var. toplu taşımada, konser alanında sıkışan vücutların hareket kabiliyetleri sıfıra inmişken böyle bir saçmalık var. öteyandan internet çok cömert. orada bolca yer var. her yer bahçe bostan. dışarda bacakları aça aça yürüyemiyorum elim kolum millete çarpıyor. oysa internette yaylana yaylana yürüyorum. yolun ortasına bile oturuyorum. kimse bir şey demiyor. ne güzel.

bir evimiz vardı ferahfeza. şimdi ona göz diktin pis. stüdyo daireymiş, minimalist tasarımmış, pratikmiş sikmiş sokmuş. yemezler güzelim. sokucaksın bizi kibrit kutusuna en sonunda ve gönlün huzuru bulacak. insan manzaralı evim var. tamam belki deniz görmüyor ama kaldırımdan karşılıklı olarak iki-üç kişi gelince çok nefis dalga oluyo. çok süper. hemen bir esinti vuruyor pencereme. işte o esinti hep toz yapıyor.

13 Kasım 2012 Salı

Hallederiz yeğen

Ben ceketli göbekli adamım. Ben Türk iş adamıyım. Adamın hasıyım. Göbeğim tabiki de türk kası. Seninki de soru allahusen. İş yaptığım insanları doyurmak için: misafirlerimi Türkiye'nin doğusunda büyüdüysem kebapçıya, batısında büyüdüysem balıkçıya, kuzeyinde büyüdüysem de pideciye götürürüm. Sonrasında ise misafirleri götürdüğüm adres bellidir. Nerde karı varsa oraya. 20 yıllık viskilere bayılırım. Fuhuşa adanmış bir hayatı olan çok mühim bir şahsiyetim. Param var bazen bıyığım da var. Emrimde fedailer öl desem ölürler. Teoride herşeyi hallederim. Gerektiğinde babacanım gerektiğinde de pavyon müdavimiyim. Kadınlar aptal ben kurnaz bu ayki kredi kartı ekstresini napıcaz. Sikik uyaklar ve ucuz delikanlı sözlerimle kapalı çarşıdaki halı esnafını iki dakikada çözerim. Arabamı sürerken elimi camdan çıkarıp Parliament'imi veya Marlboro'mu sallamazsam olmaz.

Koyu renk takımım ve de hallederiz anlamındaki sırt sıvazlamamın yanı sıra sırtıma aldığım ince moderen kazağımı da göz ardı etmeyin lütfen. Lütfen dediysek centilmenlikten. Kadın bir çiçektir. Bakarsan bağ bakmazsan dağ olur. Ben kadından anlarım. Benim karı rahat verse daha neler neler yapardım. Etrafta güzel bağyanlar var ve şimdiki kızlar da pek bir aşifte. Ben şimdi dershaneye gidiyor olcaktım var ya ne karı kaldırırdım. Gençler işini bilmiyor.

Beni deşifre etmeye kalkma belimde tabancayla benim doğrum yerelin değeridir. Kılasıma karışma bendensin koçero.

Hayat en çok bizi sınadı. O yüzden kendimi herşeye layık görürüm. Neden görmeyeyim ki. Piyasaya 17 yaşında bakire yeni bir cıvır mı düştü baboli yolla bana. Sınırlı sayıda bir şey mi üretildi tabi ki bana da gönderiyorsun evlat. Tarih hayal edenleri değil hıyar ağalarını yazar aslanım.

O değil de ben ne muhteşem bir adamım ya lan. Şuan kazandığım ne varsa etimle tırnağımla kazandım. Etrafın amına koymak, insanları sikip atmak benim hakkım. Hem de en doğalından. Okuyonuz da noluyo lan gavatlar. Şaka lan şaka okuyun bak ben ne zorluklar çektim. Yabancı kızları euro/dolar göstermeden tavlamakta hep zorlandım. En adam adam Türk adamdır. Aha bu lafı da ben dedim. Yaz bir kenara. Neyse başkan manitalar beni bekler bozma kendini iyi çocuksun aynen devam.

Türk iş adamları şeysi

Şaaptın Şeytinoğlu