23 Mayıs 2012 Çarşamba

Şener Şen'in el kılları arttı mı ne?

Yakın geçmişe öykünme.Dünü sev bugünü itin götüne sok. Yazık lan bugüne. Mahallenin delisini çubukla dürtmeyi, bütün gün tahta topaçla ya da misketle oynamayı, siyah beyaz televizyon izlemeyi marifet sanmak. Tüm bunlar yakın geleceğe öykünme sendromunun belirtileri olarak sıralanabilir. Biz zamanımızda at sikerdik, biz zamanımızda top koşardık, biz zamanımızda çiçek toplardık gibisinden yankılara sahip tüm o değersiz hatıralar. Şunu hatırlar mısınız bunu hatırlar mısınız gibi sohbetler açıp susam sokağını çok acayip bir şeymiş gibi anlatmak. Yaşadığın günden memnuniyetsizlikten midir yoksa sırf artizlik yapmak için midir nedir hep eski övülür. Alaturka tuvaleti öveni bile gördüm, duydum. Eskiden ne güzel sıçardık bee çaba sarfederdik çaba aslanım!!! alnımızın, kıçımızın teriyle sıçardık! şimdi sıçmak ne ki peeeh sen gel eskide sıç. Özetle muhabbetler boka sarıyor, aynı bokun Arapçası yıllardır süregeliyor, her kuşak kendi çağını yüceltiyor. Ben 80'lerin sonunda doğdum. Çok matah bir özelliği yok doğmanın. Bunu okuyan herkes eminim en az bir kere doğmuştur. Yaşadığın, doğduğun, büyüdüğün çağı övmek nasıl bir havadır bilemedim. Biz büyürken futbolcu kartları vardı.
Bilen bilir bu kartlarla abuk subuk oyunlar oynanırdı. Sidik yarıştırmaca. Bendeki futbolcu daha uzun, sendeki daha yaşlı gibisinden. Biz bunları çok ciddiye alır biriktirir, oynardık. Bizde de sike sürülecek akıl yokmuş o ayrı da, her genç bu tip oyunlar, kartlar, oyuncaklarla uyutuldu, oyalandı. Taso vardı, yağlı cipslerin içinden çıkardı leş gibi. Kokardı bir de bunlar. Sırf bu tasolar biriktirilcek diye cips alınır. Hatta bazen, yağlı taso paketin içinden alınır ve cips direkt çöpe atılırdı. Biz kirli tüketim pazarının en genç üyelerindendik ve bunu yıllarca sürdürdük. Ben şahsen benden genç olanlara çağımı övmeyeceğim. Eski kurtlar anlatır " tam bir Osmanlı kadınıydı ne zaman oturması gerektiğini, ne zaman konuşacağını çok iyi bilirdi." Ya sen şuna suratsız karının tekiydi, don yağı gibi donuktu, bir şey söylerdin kadına sana bön bön bakardı desene. Yok illa işin içine bir romantizm katacaksın, kadını bir kraliçe Elizabeth tadında anlatacaksın. Eskiden tek kanal vardı bizi istediği gibi yönlendiriyordu. Bir "Dallas" dizisi vardı muhteşemdi oturur tüm beleşçi komşularla diziyi izlerdik. Komşuların ayak kokularına bayılırdım, bana çocukluğumda St.Tropez'de yediğim rokfor peynirlerini hatırlatırdı.Misket oynardık, seksek oynardık ya da kendi oyunumuzu kendimiz yapardık. Çok yaratıcıydık. Hastasıyım bu söylemin. Çok yaratıcıydın da ne yarattın e be am. Halıcı dükkanın var bütün gün turist kazıklıyorsun, çay içiyorsun görüyoruz buradan.(tribün yaptık) En son yarattığın şey 2 sene önce Pazar kahvaltısındaki yaptığın melemen. O yüzden sevgili eski kurt, tüfek üzmeyin biz gençleri yazıktır.Kutu kutu pense oynardınız biliyoruz. Oynardınız tabi xbox mı vardı o zaman?
Renkli televizyon ilk çıktığında... Renkli televizyon ilk çıkmasaymış. Şuan herkes renkli televizyon ilk çıktığında ne yaptığı adı gibi bilir. Herkesin ilk çıktığındaki yeri, zamanı bellidir. Ona göre! Neden 60 ve 70'lere Western tadı katılır ve bu yıllara ayrı bir gezegenmiş gibi muamele yapılır. Açık hava sineması övülür, ama en son sinemanın önünden ne zaman geçtin desen kuzey ve güney fırıncıya gitti der. En son izlenen film kobra takibi 33. Diğer bir yandan, Orhan Pamuk nihayet Çukurcuma'da çok severek okuduğum "Masumiyet Müzesi" kitabının müzesini açtı. Kitaptaki hikayenin geçtiği dönemi anlatacak eşyalarla dolu olan bu müze o zamanki yaşamı anlatabilecek ufak ipuçlarına sahip. Kime sorsan kendi büyüdüğü çağlar şahane. Fakat iş eleştirmeye gelince Orhan Pamuk çöp müzesi açtı deniyor şimşek hızıyla.
Az önce bana saatlerce macun şekerini öven sen değil miydin?

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir Gün Mutlaka

Günlük hayatı daha pratik ve ön bilgili yaşamak için kafamızda bir çok şablon vardır. Sosyal bilimlerde de tekrar tekrar aynı kavramları bulmamak için teoriler vardır. Bu teoriler mevcut durumları analiz etmemizi kolaylaştırır. Modernizm geleneksel bağlardan kopup yeni bir kavram arayışına girilen bir akımdır. Her şeyin yenilenmesi, değişmesi ve yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirten bir düşünce yapısıdır. Modernizm bir anlamda alt üst ilişkisinin tekrar belirlenmesi, burjuvayı yeni güçlü konumunda sağlamlaştırmak, yeni bir sanat anlayışına, siyasal düzene duyulan ihtiyaçtır. Bir çok düşünüre göre modernizm 1. Dünya Savaşı ile sona ermiştir. 1. Dünya Savaşı gibi büyük ölçekli bir katliam tüm kurulmak istenen rasyonel düzeni alt üst etmiştir çünkü böyle bir savaşta rasyonalizme yer yoktur. 2. Dünya Savaşı ise insanların öle öle bittiği son mega katliamdır. Savaşıp ölecek insan kalmadığı için sonlanmıştır. Tüm bunlar "Postmodernizm" ismiyle anılan içsel, birey odaklı ve öfkeli bir yapı bozumcu akımın çıkmasına sebep olmuştur. İnsanın kendini rasyonel ve sistematik bir biçimde yenileme çabası "Modernizm" başarısız olmuştur. Kendi varlığının öncesindeki akımları yeniden yorumlayan, reddeden ya da geliştirmeye çabalayan insanlık, modernizmin çöküşü ile katı bir düzene ayak uydurmaktan kurtulmuştur. Bence Modernizm fabrikasyon üretimi rasyonelize etme çabasıdır. Sahile kurulan, denize atık bırakan fabrikaları olumlama aşamasıdır. Buharla, elektrikle, kimyasalla hızlıca değişen insanın değişime ayak uydurma çabasıdır. Kentleşen dünyada şehirli insan nedir ne yapmalı, ne yer ve ne içer onun hesabıdır. Türkiye'de günlük hayatta modern kelimesi günde 3 öğün telaffuz edilir. Tıpkı bir ekmek, çorba yada WC gibi. Modern kelimesi bizim için bir Ahmet, bir Mehmet, bir Ayşedir. Kişileri, mekanları ve olayları modern olup olmamasıyla tartarız. Örnek vermek gerekirse; modern bir adamdı giyimi, kuşamı, konuşması tam bir beyefendiydi. Şimdi kişi eğer klasik dönemde yaşasaydı ve bir aristokrat olsaydı muhtemelen konuşması daha süslü, giyimi daha abartılı olacaktı ki örnekteki beyefendi nasıl modern olmakla iyi etti onu anlayamayız. Günlük hayatımızdaki insanları modern olmakla övüp modern olmamakla yaftalıyoruz. 100 yıl öncesinin kafasını yaşıyoruz. Baloyu, operayı, baleyi ve klasik müziği modern hayatın getirileri güzellikleri sanıyoruz onların 500 yıllık tarihini hiçe sayıyoruz. Bütün bunları "modernlik" safsatası olarak kullanıyoruz ve satıyoruz. Öyle kapsamlı kullanıyoruz ki "modern" kelimesini modernin kendisi bile şaşırıyor hayretle izliyor. Post-modern'den bahsetmiyorum bile. Nerede abuk subuk, anlaşılmayan, öfkeli, aykırı olay ve eser varsa ona da post-modern diyoruz. Rahat bıraksak kavramları, donları gevşetsek, çorapları çıkarıp elektriği toprağa versek bunların hiçbiri olmayacak. Dürümcüyü modern değil diye yeremeyecek, İstanbul zıbı zıbı konutlarını modern hayatın dıbıdıbısı diye övemeyeceğiz. Tüm bunlar nereden aklıma esti birden derseniz aslında boşuna bir sürü cümle yazdım giriş hesabı. Gündemde modern hayatımızı koruma çabası içerisindeyiz, gelecek şeriat gelecek bizi sikicek, tiyatromuzu elimizden alacak, mini eteğimizi kesecek. Tamam biraz dikkat et kesinlikle uluslararası fikir olarak açılıp saçılan sosyal hayatta dindar uygulamalar açısından muhafazakarlaşan bir devletden bahsedebiliriz, güçlenen sağ eğilimli orta sınıf artık baskın ve sosyal hayatta da istenmeyen bir çok olay yaşanıyor. Aydın'da insanların alkol içmesini gözetmek, mini etek giydi diye bacaklara kezzap atmak, parkta öpüşenleri copla kovalamak. Tüm bunlar haksız yere insanları baskı altına alıp, kısıtlamaktır. Fakat tüm bunları şeriatla bağdaştırmak, elde avuçta ne varsa baştan salmak anlamına da gelmektir. Sosyal demokratlık keşke sadece rakı içip beyaz leblebi yemekle olunsaydı.
O zaman her şey çok daha kolay, Altınoluk sahilleri kurtarıcı, aydın emekliyle dolup taşardı. Ya 19 Mayısta CNNTürk'te bir programa rastladım gözlerim yaşardı bu ne lan dedim. Üç tane genci çıkarmışlar programa müzik yapıyor diye, genç bunlar müzik yapıyor, çok özel farklı bir şeymiş gibi. Eşek kadar adamlar bateride 3 zil bir davul ritmi, gitarda İzmir sus bir, vokaller ise saçlarını yeni nesil jölelerle sağlamlaştırıyor. Aşağıda da boş beleş gebeş muhabbet kralı tweetler akıyor. CNNTürk genç dediğin hashtag'ı(konu başlığı gibi bir şey demek demek) yapmışlar Twitter'da millette gençliği strese sokacak mesajlar yazıyorlar altta. Aklımda kalanlardan; genç dediğin saygılı olur!!! (olmazsa kırarım bacaklarını ünlemleri), genç dediğin Atatürk'ün yolundan gider! ( alt metni gitmeyen puşttur!!), kısaca genç dediğin "yetişkinler" in düşüncelerine paralel gitmelidir! Eğer ki insanlara tek doğrular sunulursa ideolojisini belirlerken yüzlerce düşünüre başvuran Atatürk'ün izi dediğimiz "Kemalizm" akımını temel kaynak noktası görmenin, Kuran-ı Kerim'i temel kaynak olarak gören kökten dinci diktasının dogmatizminden farkı kalmaz. Bu sebepten insanları modern, post-modern, pro-modern, pis modern, yok modern diye etiketleme çabasına girmeden farklı kaynaklara başvurarak öznel bir düşünce biçimi oluşturmak gerekir. Herhangi bir ideolojinin takipçisi olmayan insanları "liboş" diyerek yaftalamak da kimsenin yararına olmayacaktır. Herhangi bir düşünce kalıbına takılı kalmayıp daha geniş kapsamlı bir görüşle bakılmaya çalışılırsa ortaya daha kullanışlı bir düşünce akımı ortaya çıkabilir. Her çağ kendine özgü dinamiklere sahip bu yüzden bulunan zamanı hem önceki zamanın dinamikleri hem de günün dinamiklerine göre değerlendirmek gerekir. Meydanları dolduran bayrak taşıyan 19 mayısçılar, keşke alternatif bir öneriyi meclise iletmeye çalışsalardı daha günümüze uygun, faşist uygulamalardan uzak kutlamalara sahip olabilirdik. Gençlik bayramında gençlerin pişik olmasına sebep olacak saatlerce dikilmekten ziyade gençleri içine katacak müzik festivalleri, spor müsabakaları, fikir-sanat yarışmaları gençliğin daha aktif ve yaratıcı olmasını sağlar. Bunların yanı sıra sen yine yap törenini saygı duruşunu, koy çelengini. Bunlarda ulus-devlette liderlere yapılması uygun olan saygı duruşlarıdır. Fakat bu törenler saygı ile anmanın tek çeşidi değildir. İktidarda ve muhalefetteki hiç bir partiyi beğenmeyen bizler, mutlak doğru, saf doğru, salt bilgi arayışında Atatürk büstlerine sarılmamalıyız. 2.Meşrutiyet hatta bunun 1. si de varmış diyorlar, İttihat ve Terakki, Jön Türkler gibi oluşumları da yok saymamak gerekir. Tüm bunlar Cumhuriyeti kurarken Atatürk ve kurmaylarına (teknik direktör ve danışmanları)bir temel niteliğindedir. Yapılan tüm devrimler ve reformlar daha önce ya yapılmaya çalışılmıştır ya da uygulanmış meşrutiyet yıkılınca tekrar tarih sayfalarına gömülmüştür. Unutmayın ki Mustafa Kemal de bir ara İttihat ve Terakki oluşumunun içindeydi. Atatürk'ü saygıyla ansak da kayalarda dağlarda Atatürk silüeti aramamalıyız.
Çünkü bu yapılan hareketin allah diyen karga, allah yazan yaprak arayışlarından farkı olmaz. En büyük korkulardan olan "Atatürk'ün yolundan sapma" endişesi öyle güzel kullanılıyor ki biraz silkinip farkına varmak lazım. Ya artık bir ara bulun işte, her fikrinizi Karacaoğlan der ki gibi referans verip, Atatürk imzasıyla savunmayın. Her konuda, her eylemde M.Kemal'in imzasıyla kendinize destek aramaktan vazgeçin. Bazı konuları Yılmaz Özdil yazdı, Bekir Çoşkun söyledi, Haşmet Babaoğlu belirtti gibi kısa kısa anekdotlarla öğrenmeyin. Madem merak ettiniz girin internete o konuyu etraflıca araştırın. Sonra gençlik nereye gidiyor, tüm gün bilgisayar başında. Gençlik siksin sizi.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Viva 19 mayıs ve kafası

   Bu bloğa başından beri yeni birşey koymamamdaki en önemli sebep uzun süredir içimdeki çürümüşlük hissinin beni esir alması ve yaşadığım ortama yabancılaşmamın getirdiği bir tür zihinsel koma halinde uyku modunda öküz gibi yaşamamdır; artık biraz silkineyim dedim. Bu paragraf da benden bir merhaba olsun ozaman..bloğun adına uygun olarak itin götüne sokmaya çalışacağım ilk şey Türkiye Gençlik Birliği(TGB)'nin Viva 19mayıs sloganı ve organizasyonu olacak..

    Bir saat kadar önce Okan Bayülgenin programında benim gibi genç iki arkadaş çıktı uzun uzadıya anlattılar..atam dediler emanet dediler emperyalizm dediler gericilik dediler dunya dediler kardeşlik barış vs devam ettirip arada bi suriye açılımı yapıp aydınlar yanımızda karanlığa bırakmayız ülkeyi diye bağladılar..



   Çok az gençlik örgütü tv gibi hala cok onemli olan bir medya organında hele bide okan bayulgen gibi gencliğin takip ettiği bir kişinin programında bu biçimde süre alıp kendisini anlatabilir; kendi çapında sivil toplum-gençlik örgütü falan kovalamış biri olarak bunun TGB için büyük bir şans olduğunu söyleyebilirim. Bu tarz kapılar kolaylıkla açılmaz kimseye..Türkiye Gençlik Birliğinin sitesi ve viva19mayıs organizasyonu-şöleninin sitesi ni buradan size vereyim biraz bakıp kurcalamak, dinlemek lazım herkesi öncelikle..

  İtin götü faslına geçmek gerekirse:

   Viva 19 mayısmış..emanetmiş..ilk olarak söylemeliyim ki biri ancak kendisine ait olan birşeyi emanet edebilir..lost adası mıydı bu ülke ki biri sahip olsun sonra başkasına devretsin..eğer ülke o dönem tek adama ait olmuşsa(ki bence öyle değildi) bu o kişiyi diktatör yapmaz mı? Ama öte yandan sizler tgb li arkadaşlar bu tarz bir itiraftan da uzaksınız..dünyadaki faşist, totaliter rejimlerin rüzgarıyla böyle kutlamalar baslamıs(googleda mussolini falan yazıp gorsellere bakın bizim stadyum kutlamalarının siyah beyaz fotograflanmış benzerleri ile karşılaşırsınız); kabahatı başlatanlarda değil sürdürenlerde aramalı. Allah askına asker gibi raprap yuruyup,bandoda davul vurmanın neresi genclik neresi spor..Siz şimdi neyi savunuyorsunuz,eski totaliter rejimin ayinlerinin kaldırılmasına karşı çıkmak gericiliğin dik alası olmuyor mu? Törenlerde toplumun belirli kısmını rencide ettiği açık olan("ne mutlu turkum diyene" gibi) pankartları güneşin altında gebererek kaldırmanın, şehirdeki asker ve valiye selam durmanın neresi ileri oluyor anlamak gerçekten güç.

  İşin spor kısmına gelince lisanslı sporcu sayımız son 10 yıla kadar komik rakamlardaydı, ülke genelinde 80 yıldır kutlanan bayramların bu ülke insanına spor yapma alışkanlığı kazandıramadığı gerçeği bir yana üst düzey sporcu yetiştirme bakımından bir işe yaramadığını göstermek için kıyaslamaya gidilirse, örneğin Çin'deki olimpiyatlara sadece 68 sporcu ile katıldı  Türkiye; kendisiyle ekonomik ve nüfus bakımından kıyaslanabilir ülkeler olan İspanya 287, Avustralya 533 beğenmediğiniz Mısır bile 103 sporcuyla katılmış. Bu demek oluyor ki işi spor yönü pek yürümemiş.
    Üzülerek söylüyorum ki şimdi size 19mayısı kutlamalarını değişik biçimde kutlama fikri bile sizin tabirinizle 'takunyalı tipler' sayesinde geldi; bunu son 1 ayda gördük. Madem ki sizler de törenlerin biçiminden rahatsız idiniz 80 yıl gibi uzun bir süre niçin bir kişi çıkıp eleştirmedi bu törenleri, değişmesi ya da modifikasyonu için kamuoyu oluşturmaya çalışmadı? Hala aydınlık karanlık bilmem ne biçiminde kodlanmış lise Atatürkçülük ve vatandaşlık dersi evreninde gezinmekten yorulmadınız mı? Onlar takunyalı ise siz de putperestsiniz..

 
    Cumhuriyetin ilk yıllarına faşist diktatörlük demek çok doğru değil bence(en basitinden faşist ülkelerde tüm toplum bir akıl tutulması yaşayıp liderlerine adeta taptı ve toplum olarak akıl almaz suçlar işlediler bizdeki durumun böyle olmadığı aşikar!) ama ortada farklıyı kabullenemeyen,totaliter ve her türlü baskı unsurunu kullanmaktan çekinmemiş bir asker rejimi olduğunu görmek için zizek olmaya da lüzum yok..Cumhuriyeti kuran kadrolar ummadıkları bir güce kısa zamanda ulaşmış,yurtsever ve her durumda gereği neyse ona yapmaya çalışan kadrolardı. Dönemlerindeki batı dünyasında esen faşist rüzgarların etkisinde kalıp benzer uygulamaları burada yapmayı kendi zihinlerinde ilerici ve modern saymaları da aslında şaşılacak şey değil.

Bu heykeli Mussolini döneminde İtalyada yapan Pietro Canonika ülkemizde de cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmış taksim meydanınındaki anıt dahil birçok eserinde faşist rejimlerin izlerini görmek mümkündür; özellikle bu resmi koymamın sebebi hemen hemen herkese ilk bakışta bu heykelin Türkiye'de olduğunu düşündürebilecek kadar tanıdık gelmesidir.

  Asıl şaşılacak şey bu tip uygulama ve politikaların yıllar içerisinde tabulaşıp mutlak doğru haline gelmesidir; şüphesiz bunda kemalist ordunun 10 yılda bir topluma verdiği ayarın etkisi de büyüktür fakat bugünün Türkiye'sinde hala bu söylemlere gençlerin prim vermesi ve aydınların(nedense çoğu tiyatrocu) gürbüz ve etkileyici tonlarıyla gaza getirici konuşması asıl "akıl tutulması"nın kendisidir. Buradan benim çıkardığım sonuç Atatürk faşist ve diktatör değilse bile sizler(19mayısçılar) en azından totaliter rejim meraklısı hatta biraz acımasız bir yargılama yaparsam faşistsiniz.
"ya roma ya ölüm" diyen Musolini' nin siyah gömlekli devrimci genç milisleri rahat uyuyun; modern Türkiye'de hala söylemleriniz yaşamakta

  Dünyada faşizmin iktidara gelirken nasıl gençlere gazı verip dünyayı gençler değiştirir diye onlara milis-terörist haline getirdiğini ve materyalist toplum ve gençlik ilişkilerini başka bi yazıda değerlendirmek lazım..gençliğe tapmak da ayrı bir kafa zaten neyse.. ha bide google a yazın  lütfen faşizmin paganik koklerini araştırın, o zaman niçin sizleri putperest diye yaftaladığımı belki daha iyi anlarsınız..sonra gider büstleri öper,büste selam durur,mezarına gidip hukumeti ve toplumu şikayet edersiniz ona..adamı da rahat bırakın artık, düşün yakasından..

not: yazım ve imla hatalarını boşverin




1 Mayıs 2012 Salı

Kasıyo

Babası da saatçiydi. Zaten babası saatçi olduğu için saatçiydi. Sonuçta saatçiydi. Dedesinin de saatçi olduğu söylenir ama aslen marangozdu. Diğer yandan dedesi illa ki saat kullanıyordur. Vaziyet bu. Saatçiyi açmak için uyandı yüzünü yıkadı çapak, salya ve benzeri gündelik atıkları temizledi. Peynir,ekmek,zeytin üçlüsünü de mideye katarak evden çıktı. Dükkan eve 10 dakikaydı gazete almak için bakkala uğrarsa 12 dakika. Dükkana yürürken öğlen gitmek zorunda olduğu toptancı aklına geldi. Gitti dükkanı açtı. Saatlerine,gözlüklerine bir göz attı. Artık saatçiler traşlı gevur modellerin gözlük reklamlarıyla dolup taşıyordu.Saatleri hiç sevmezdi lakin çok dakik biriydi bu yazının karakteri. Hep insanların neden en az 2 tane saatle (cep telefonu, kol saati)dolaşmayı, neden zamanın tasmasıyla dolaşmak istediklerini anlayamazdı. Her sattığı saatten sonra enayi derdi müşterisine içinden. Ayıptı onun yaptığı da. Duvar saatleri, kol saatleri, cep telefonu saatleri, dekoder saatleri, bilgisayar saatleri, hesap makinesi saatleri, güneş saatleri, kum saatleri, başucu saatleri, cep saatleri... Bu saatler insana boşluk bırakmayıp sürekli çalışıyorlardı ki saatçi işten kaçamıyordu. Saatler her yerde peşindeydi. Otogarda, istasyonda, otobüste.metrobüste... Toptancıya gitmek için dükkanı kapattı. Yoldan geçen bir adam saati sordu, adama kafa atmamak için kendini zor tuttu.Adama dik dik bakarak yoluna devam etti. Akbil bastı, metrobüsün kapıları açıldı millet birbirini itip kakıyordu .Metrobüse binmeye çalışan bir adam kapıdan geçerken omuz attı. Adama bir derdi olup olmadığını sordu adamın annesine gazel yazdı ve yerine oturdu. Kafasını kaldırınca sonraki durak bıdı bıdıdır anonsunu duydu. Durakları yazan ekranın durak isimleri yanında saati de okudu. Saatin 12:34 olduğunu algılamamak için hızla kafasını çevirdi. Birden ayağa kalkıp elini beline götürdü silahını çekti çıkardı ve "herkes şu sikik telefonlarını kapatsın yoksa önüme geleni vururum ki gayet nahoş bir vaziyet olur" diyerek absürd bir uyarıda bulundu. Herkes telaşla telefonlarını çıkarıp kapatmaya çabaladı. İki el ateş sesi duyuldu metrobüste, saati gösteren metrobüs ekranları artık duman tütüyordu. Bir anlığına zamanın dışında olduğunu hissetti. Sonraki durakta kendisini bekleyen polislerin sesini duyunca gülümsedi, hücresinde duvar saati olmamasını talep edecekti.

19 Nisan 2012 Perşembe

Sims mi oğlum bu ?

Nedir bu rasyonalizme kökten, toptan, delicesine inanmak. Haberlerde hava durumuna 15 derece derler, fakat gün gelince 17 olur, hemen fırsat bulup sinsi gibi haber kaynaklarını ölümüne eleştiririz. Ne o beyimizin/hanım efendimizin koltuk altı nemledi.
Zeus bile akşamdan ertesi günkü hava durumununu düşünmüyor olabilir bize noluyor ki hassas termometre gibi havayı kokluyoruz. Hayır bunu yapanlar çiftçi olsa bir nebze, ama sen ofiste klima/havalandırma altında çalışıyorsun, klimanın randımanı için mi üzülüyorsun.

Ha bir de şu felaket senaryolarına hastayım. Hava değişiyor yağmur yağıyor küresel ısınma, hava açıyor küresel ısınma, dolu yağıyor çok küresel ısınma. Mevsimlerin ayrımı sanki tanrısal bir güçle belirlenmiş gibi bir tavra bürünmüşüz. Bir yılı da biz bulduk, mevsimleri de biz böldük. Mart ayında kar yağınca neden şaşırıyoruz dünyanın sonu gibi. Martta kar yağınca küresel ısınma diye uzmanca yorum yapan kişiler türbanlılar üniversitede derse girince cumhuriyet elden gidiyorcularla hemşeridir.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Feodal Ceo

Eskiden bir savaşa hazırlanırken neler yapılırdı ? Köylere, kasabalara haber salınırdı eli silah tutan erkekler imparatorluğun/beyliğin ya da artık her ne haltsa yönetim şekli ordusuna asker toplanırdı. İşte bu devletin,milletinin,ümmetin ya da sultanlığın kontrolü altında olan köylerden asker toplanıp düşmana hücum edilirdi. Bu köylerin, derebeylerin,feodal düzenlerin illa ki bir baronu, lordu, yetkili abisi de vardı. İşte bu yetkili abiler krallıkla birlikte savaşa girip girmeme konusunda kararlar dahi verebilecek asker sayılarına sahip olabilirlerdi. Şöyle ki, kralın yardakçısı şu tip bir söz söyleyebilirdi; "Berkecangillerhan derebeyi bizden yana savaşa girmez ise ne yazık ki savaşı kazanamayabiliriz kuzum".

Bu örnekte de gördüğümüz gibi Berkecangillerhan lordu'nun kararları krallığın stratejisinde önemli bir rol oynayabilir. Feodaller, kralın danışmanı olabilirler savaşa kralla beraber omuz omuza girebilirler. Feodaller kralı devirebilir, yeni krallar olabilir ya da kralları yönetebilirler. Magna Carta olaylarına bakarsak görürüz ki, burjuvalar (donsuzlar), baronlar kralın kararlarını derinden etkileyebilir.
Günümüze baktığımızda da bir çok sektörü tekelinde bulunduran çok güçlü şirketler var. Bu şirketleri de baronların sahip olduğu güçlere sahip insanlara benzetiyorum. Eskiden lejyonerlere, askerlere sahip lordlar şimdi fedailere, bodyguardlara, kolluk kuvvetlerine sahipler. İngiltere Fransaya savaş açmaya kalktığında Vodafone, Land Rover gibi ingiliz şirketleri dur arkadaş sen napıyorsun diyip Fransa'ya destek İngiltere'ye köstek olabilir. Bu durumda da İngiltere yok yere daha fazla zarar görebilir. Oysa güzel güzel özel şirketlerini (feodal ceolarını,patronlarını,derneklerini) ikna eden bir İngiltere çok daha bütün ve kuvvetli bir şekilde böyle bir savaşa girebilir gibi sanki. Bu durumda ilerde milletler birliği, ümmetler birliği, kıtalar birliği gibi gelecek dünyanın sistemleri hakkında teoriler olduğu gibi gelecek yeni düzenin şirketler birliği olması da gayet mantıklı bir teori olmuş oluyor. Lakin böyle bir teori hali hazırda var. Zaten yok da demedim. Tezcanlı mısın sen?

4 Nisan 2012 Çarşamba

Elektronik eşyaların pis elektriği

Sanırım hayatımda elektronik bir eşyanın hata vermesi kadar anlık uyuz olduğum başka bir mevzu yoktur. Başıma birçok kıl,yün, tüy olay gelmesine rağmen beni hala en uyuz edebilen olaylar hep hata veren, bozulan elektronik eşyalarla ilgilidir.
Eşyaların üzerinde öyle bir hükmümüz var ki hep çalışmalarını, hiç bir zaman hata vermemelerini bekliyoruz. Her gün çalışan televizyonun bir gün ayarı kaçınca sağını solunu tokatlıyoruz, mesaj çekerken hata veren bir telefonu masaya atıyoruz ya da ne biliyim program yüklerken hata veren bir bilgisayarı yalıyoruz. (oha) Biz eşyalardan üstünüz ve onların sürekli olarak hatasız bir şekilde işlevsel olmalarını bekliyoruz. İşlevini yitirmiş bir eşya artık bizim gözümüzde değerini yitirmiştir. Her eşya işlevi kadar değerlidir. Konuyu saptırmayalım. Ne diyodum he elektronik bir eşyanın verilen komutu yerine getirmemesi çok uyuz bir olaydır nitekim. Fabrikasyon üretilen bir eşyanın hata vermemesi gerekirken hata vermesi insanoğlunu yıkıma uğratır. Sonra teknik servisler, elektronik eşya tamircileri uğraş dur. İnsanlar hatalı olabileceği gibi eşyalar da hatalı olabilir. Üzmeyin onları sevin, şefkat gösterin, öpün, okşayın, üfleyin, ısırın.


Diyeceğim o ki her şeyin elektronik olması bazen insanoğlunu çözümsüz, sıçarken tuvalet kapısının başkası tarafından açılması gibi ortada bırakıyor. Oysa mekanik olsa hart hurt bir çözüm bulunur. Değil mi ama?

30 Mart 2012 Cuma

Eser miktarda asilik içerebilir!

Bariz bir şekilde şiddete maruz kalan zindandaki bir mahkum, gardiyanı için muhtemelen kin besliyordur. Dahası, gardiyana zarar vermek istiyordur ve kendisine uygulanan bu şiddet olayına bir son vermek istiyordur. Eğer tabi şiddet görmekten zevk almıyor ise.

Bugünlerden birkaç on yıl önce fiziksel şiddet dışında bir şiddet çeşidi aklımızı fazla meşgul etmiyordu. Soğuk savaşın bize tanıttığı psikolojik şiddet şuan bir çoğumuz tarafından bilinmektedir. En azından fiziksel şiddetin dışında başka şiddet çeşitlerinin de varolabileceğini bilmekteyiz.

Sıkı bir disiplin, katı kurallar, sürekli baskılar ve süregelen haksızlıklar (tüm bu psikolojik şiddet çeşitleri) insanı isyana, hainliğe, tepki vermeye itebilir. Sürekli olarak büyük çocuklardan dayak yiyen bir çocuk, bir gün ya abisine söyler ya da taş/sopa ile büyük çocuklara dalar. Diğer yandan, büyük çocuklar bu küçük çocuğu arada bir tokatlarsa fakat aynı zamanda da küçük çocuğu arada bir pohpohlarsa çocuk büyük bir tepki vermez ve bu dayak durumuna uyum sağlar. Bir araba lastiği ya da lastik top da aynı tepkiyi verir. Topu çok şişirirsen iyi zıplar fakat aynı zamanda taş ve çivi benzeri şeylere karşı dayanıklılığı azalır, patlama ihtimali artar.

O yüzden şişirilen bir lastikte siboptan biraz hava kaçırılır ve patlama ihtimali azaltılır. Bu sayede topumuz veya lastiğimiz daha dayanıklı hale gelir. Bizim için, yönetilen insanlar için de bu durum geçerlidir. Bize verilen ufak tefek ayrıcalıklar bizi mutlu eder, bizim gururumuzu okşar.Bu durum yelkenleri hemen suya indirmemize sebep olur.Bize verilen bu imtiyazlar itiraz etme şiddetimizi azaltır.
Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa ülkelerine verdiği kapitülasyonlar da anlattığım olaya benzer dış politikadaki gerilimi azaltmak içindi. Yani amaç sibobu biraz gevşetip bütünlüğü korumaktı. Keza, Tanzimat Fermanı da Osmanlı'daki isyanların şiddetini azaltmak amacıyla "sibop yöntemi" (hemen isim uydurdum bilimsel oldu)uygulanmıştır.


Ayrıca,yukarda bahsettiğim olayı yaratılan anti-figürler, anti-kahramanlar aracılığıyla da desteklediklerini düşünüyorum. Şöyle ki, yaratılan bir Che figürü haksızlığa uğradığını düşünen, isyanlara koşmak isteyen insanı 'he böyle insanlar var ne güzel' diyerek pasifize edebilir eyleme geçme konusunda duraksatabilir. Şöyle ki,kişi popüler kültürdeki anti-kahramanları izleyerek kendi davasını savununan başkaları da olduğunu düşünür. Bu dünyada yalnız olmadığını, kendi gibi "güzel" insanlar olduğunu var sayar. Kendini yalnız hissetmez, boşluğa düşmez, kendi kendine biriyle ideolojisini dost eder. Yaratılan bir Superman karakteri de iyilerin her zaman kazandığı imajını bize yükler. Bu da bizi mutlu eder. İyinin kazanacağına inanırız güzel bir ahlak ediniriz ve bu şekilde yaşamayı yeğleriz. İsyankar karakterler de aynı endüstri içindedir. Asi bir karakter de ara sıra resmedilir ki, aksi düşüncelere sahip insanlar da kendi kahramanları izleyip rahatlar, refaha erer. Onları bir tüketim malzemesi haline getirirler. O insan gittikçe bir ikona dönüşür ya da bir meta haline getirilip tüketilir.Che örneğinde de olduğu gibi sonradan kişiler Che'nin tişorta basılan bir sakallı adam kafası olduğunu düşünmeye başlayabilir. Bir pazarlama ürünü olarak kullanılan Che'nin sakallı vesikalık resmi bugün baskılı tişort satanların favori resimlerindendir. Meta haline getirdiğimiz karşıt-fikir adamlarının/kadınlarının tüketim malzemesi haline getirilmesi toplumun "karşıt fikirler de yaygınmış o zaman o kadar da bok bir durumda yaşamıyoruz" şeklinde düşünmesine sebep olabilir. İsyan ihtimaline karşı alınan önlemler başarılı olmuşa benziyor.

Dükkanda hiç bir mal satamayan bir esnafın akşam eve gittiğine "Muhteşem Yüzyıl" izleyip vay be ne büyük imparatorluğun torunlarıyız diyerek böbürlenmesi tam da üst tarafta bahsettiğim durumu anlatıyor olabilir. Bizi uyuşturmak, pohpohlamak için her eve dağıtılan medya araçları bizi güçlü, farklı ve mutlu etmek için "muhteşem" bir araçtır. Yaygın ideoloji televizyon aracılığıyla çok kolay yaygınlaştırabileceği gibi aynı zamanda olaylar olduğundan farklı mutlu edici bir şekilde de yansıtılabilir. Neyse şimdi bu konuya girersem çıkması zor.Zaten çok satan atarlı kitaplarının çoğu bu bahsettiğim medyanın yönlendiriciliği konusuna parmak basıyor.

Ya aslında ben bu konu hakkında yazmayacaktım. Geçen Fox Tv'de bir diziye denk geldim ve bana karşılaştığım diğer dizileri anımsattı. Her zaman sakallı, kısık gözle bakan ve siyah pardesü adamların neden her dizide olduğunu merak etmiştim.

Fabrikasyon bir şekilde ceketin üstünde gür,kısa,yeşil tonlarda sakalı ile dikilen kafaların neden her dizide ortaya çıktığı üzerine bir kaç düşünce geliştirmiştim. (Bir de bu adamların bir burundan soluma tribi var ki sorma ağzının ortasına vurasım geliyor görünce bunları) En son aklıma şey geldi. Bu adamlar genelde yasal olmayan işleri onurlu bir şekilde yürüten karakterler oluyorlar. Sanırım devlet çaktırmadan illegal iş yapan adamlara bir övgüde bulunuyor. Sanki bu tip adamların iç pazar ve dış pazarı dengede tutmasını, ekonomiye daha çok katkıda bulunmasını sağlanmaya çalışılıyor gibi bir yayın planı var ortada. Tamam bu tip adamlara özenen kişiler de çok, fakat bu nasıl bir sıfattır ki her dizide namussuz kadına okkalı bir tokat atar. Sonuçta büyük bir cari açığa sahip bir ülkeyiz. Bu tip yasadışı işler cari açıklarımızı mı kapatıyor acep. Hani bizde bu ülkede yaşıyoruz sokakta bu tip adamlar görüyoruz ama pek hoşlanmıyoruz. Neden bu adamları gidip de her dizide izliyoruz onu anlamış değilim. Ülkü ocaklarında bu adamlardan düzinelerce bulabilirsiniz ama gidip de karşısına geçip izlemek istemezsiniz muhtemelen onları. Ama gidip de bu adamları dizide bayıla bayıla izliyorsunuz. Sevdiğim bir kız vardı orospu olmuş kahpe kader diye diye dizilerde dolaşan bu adamların azalarak bitmesini öneriyorum.Yoksa seviyonuz mu lan bu adamları...

6 Mart 2012 Salı

Distopya ve alışma süreçleri

Son zamanlarda okuduğum distopik romanların, izlediğim film noir(black film)lerin ve yine okuduğum bloglardaki komplo teorilerin de etkisiyle ben de distopik bir bugünde neler yaşadığımızı tahmin etmek istedim.
Zaten her asırda insanların bir çoğu distopik bir hayat çizgisinde yaşıyorlar. Demek istediğim, günün en az 8-9 saati çalışıp geri kalan kısımda işe hazırlık yapılıyor. (Yıkanmak,uyumak,beslenmek,stres atmak).Kişi kendi zamanını dolduracak hiç bir uğraş bulamıyor mu ki başkalarını zengin etmekle didinip duruyor. Bir kere stres atmak diye bir tabir var. Neden kendimizi bu denli büyük streslere sokuyoruz ki. Gün içinde iş dışında bir faaliyet düşünememize sebep olan, bizleri bu aciz duruma sokan gene kendi davranışlarımız değil mi. Sustalı maymun gibi eve gelince tv başına oturmak mı isteğin onu bilemem fakat benim değil.

Çok büyük işler başarmana gerek yok, bir rockstar ya da aktris olmana da lüzum yok. Bizim pasif, aylak,kendi kararımızla yapılan eylemlerinden ziyade verilen görevi yerine getirmeye odaklı oluşumuz, sorgulamaz halde yaşamamız insan doğasına uygun bir hal midir? Demiyorum ki çita gibi antilop peşinde koşalım fakat neden tüm gün Microsoft Office, bilimum Windows,mynet oyunları ve ofis fıkralarına maruz kalalım ki. Bu kadar yaratmayan bir insan dünyası birbirine bir şey satmak dışında ne üretebilir ki? Kim kime nasıl ne pazarlasın nasıl kar etsin (tırnak içinde kar üstüne kar katsın) nasıl işleri büyütsün, nasıl kalife bir profesyonel olayım derdi içindeyiz. Ön görülen kariyer aslında kolayca ulaşılan ve adilce uygulanan bir sistem sayılır. Lise eğitimini tamamladıktan sonra isteğin (çoğunlukla ailenin isteği ve para getirecek işler) doğrultusunda üniversite tercihi.(Tabi tüm bunlar eğitim alacak imkanlara sahipsen) O da bitti arada seminer, eğitim zart zurt. O da kesmedi yüksek lisans, doktora(tercihen yurtdışı) .Şimdi yapma arkadaş bunları diyebilirsin.Dersin de. Yapmadığında ortada kalma riski yüksek, girişimci olmadığın takdirde Beşiktaş Yapı Kredi şubesi kapı önünde boş bir yer var battaniyeni alır oraya kıvrılırsın.
Bazen kafamız atıyor abi ben adaya yerleşicem ben bodrumda ufak, bahçeli bir eve yerleşeceğim gibi çok 'anarşist' davranışlar içinde bulunuyoruz. Bu davranış biçiminde bence özlemi çekilen duygu aylak hayatını kendi elinde tutma isteği. Diğer bir ifadeyle, kişinin kendi zamanlamasını kendi yapma isteğidir. Şimdi adaya gidiyorsun iyi güzel. Fakat gene gidip orada Bim'den alışveriş yapıyorsun. 'Yapma git ağaçtan topla!' dersiniz. O seçenek zaten ucube olarak kenara itilmiş durumda. Bu tip kendi aylaklığını kontrol etmek isteyen insanlara çok pis kıl oluyoruz ve içten içe de kıskanıyoruz onları. Adam illa ki Robinson Cruise gibi yaşamak zorundaymış gibi bir hava yaratıyoruz. Adam/kadın en güzelini yapıyor işte kaçabildiği zorunlulukların hepsinden kaçıyor, daha ne yapsın.

Tüm bunlar insanın yaşadığı ortamda tatmin olmadığı, istediği gıdaya ya da istediği konaklama alanına ulaşamadığı distopik bir düzen içinde yaşadığını gösteren ufak örneklerdendir.
Son zamanlarda özellikle internet ortamında tekrar alevlenen ve konuşulan Mason-İlluminati-Şeytani semboller konuları var. Bunların hepsini okuyup ürküyoruz(Tüyler diken diken). Tüm bu semboller bütününe çok şaşırıyoruz ve hatta halimize üzülüyoruz. Anam hemen farkında olayım da Lady Gaga şeytani sembolleriyle beni etkilemesin diye hazırlıklarda bulunuyoruz, bilinç bilinç oluyoruz. Hepsini geçtim de neden 10 saat mesai + fazladan mesai+belki hafta sonu da çalışan insan, plastik kokan suya, elektrik faturasıdan pay alan Trt'ye ya da ne biliyim zemin kat dairede 1000 lira vererek yaşamaya neden bu denli öfkelenmiyorsun ya da üzülmüyorsun? Asıl ürkütücü şeyler bunlar gibi. Çünkü varlığından, bugününden gayet emin olunan, yaşanan zamanlar bunlar. Gerçi blog yazmak falan güzel lan.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Filmlerdeki Karizmatik Kötücül Karakterler

Özellikle Amerikan ve İngiliz filmlerinde her zaman bir karizmatik kötü karakter yaratılır. Bu kötücül karakter tüm film boyunca milleti tokatlar, millete ayar verir. Fakat biliriz ki filmin sonunda başroldeki iyicil ve asil karakter onu alt edecektir.


Şimdiii, ben özellikle eski çağlarda geçen savaş filmlerini severim kılıçlı, kalkanlı. Fakat bu filmlerin çok klişe bir özelliği vardır ki kaslı, yakışıklı ana karakterimiz her zaman hafif çirkin gibi ama karizmatik kötü karakteri son savaşta ufak yaralar alarak döver, tokatlar ve son noktayı koyar. Bu olay o kadar sık oluyor ki izlediğim tüm filmlerde kötü olarak yansıttıkları tarafı tutuyorum ve hep kaybeden taraf kötüler oluyor. Ya bir kere de sosyal mesajı, ahlaki öğütlerinizi bir kenara bırakıp, şöyle barbar abiler, amcalar iyileri bir paketlese ne hoş olacak.Hayır bir de şimdi barbar olarak gösterilen karakter hep ayı gibi yemek yer, kızlara pandik atar,inançlara saygı duymaz ya da meşe palamuduna tapar ve sırf zevk için kötülük falan yapar. Genelde bu barbarlar ya doğulu olur ya da kuzeyli. Yani demeye çalıştığım bu barbar kimlikler ağırlıklı olarak batı dünyasının dışındakilere atfedilen özelliklerdir. Diğer yandan iyi taraf çağdaştır ve inançlıdır. İyi taraf genellikle batının aklını ve ilmini temsil eder. Ahlaklıdırlar, inançlıdırlar, şekillidirler ve iç dünyaları sürekli yansıtılıp seyirciyle özdeşleştirilmeye çalışılır. Bu karakterlerin babasının Hataylı olduğundan tutun, kayınçosunun Yozgatlı olduğuna kadar biliriz. Ayrıca bu iyicil olan karakterler aşkın değerini bilirler ve filmin gözde pilicini kaparlar.

Konuya şaka gibi başladım ama dev bir film endüstrisi var ve bu endüstride sürekli olarak bir taraf barbar, bir taraf özgürlüğün ve çağdaşlığın savunucusu olarak gösteriliyor. Bu şekilde bariz farklar ortaya koymayan Braveheart ve Troy filmini bu yüzden ayrı bir severim. Roma ve İngiltere artık bizi barbarlardan korumasa daha mı iyi ne.

Son olarak da, Quentin Tarantino bir savaş filmi çekse acaba iyicil olan karakteri zart diye filmin başında öldürtür mü acaba bunu merak ediyorum. Şöyle erdemli, soğukkanlı,soylu ve karizmatik karakterimiz filmin 10.dakikasında haybeye törensiz, ritüelsiz ölse fena mı olur.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Nba'deki Türk Oyuncular

Türk oyuncuların Nba'e gitmesi ilk olarak Mirsad Türkcan'la başladı. Mirsad gençliğinde Avrupa'nın en iyi forvetlerindendi. Euroleague'de ribaund kralı olmuştu hatta Euroleague tarihinde en çok ribaund alan oyuncu da olabilir. Sonrasında İbrahim Kutluay, M.Okur ve Hidayet Nba'e gitti. Mirsad ve İbrahim çok süre alamadı ve Nba'de çok başarılı olamadılar. Ama M. Okur ve Hidayet başarılı oldular ve hala oynamaya devam ediyorlar. Hidayet de, Okur da Nba'de fiziğin ne kadar önemli olduğunu bildikleri için fiziklerini güçlendirdiler. Fakat her ikisi de çok atletik basketçiler olamadılar. Muhteşem şut kabileyetleri ve oyun görüşleri onları Nba'de başarılı kıldı. Atletik olarak çok patlayıcı oyuncular olmadılar. Şöyle uçmalı kaçmalı pek smaç basmadılar.

Türkiyedeki yeni dönem oyuncuları fiziklerini daha ön planda tuttular. Semih gibi, Ömer gibi oyuncular kazma olmalarına rağmen, boylarıyla, defanslarıyla ve sertlikleriyle Nba'de rotasyon oyuncuları olmayı becerdiler. Ömer de Semih de hiç bir zaman bir Mokur ya da Hido gibi yıldız olamayacak. Diğer yandan Ersan da çok istikrarsız bir oyuncu. Hidayet gibi olabilme şansına sahip ama Hidayet gibi akıllı bir şekilde oyunu okuyamıyor ve öz güven eksikliği var. Şutlarında bir türlü istikrar yakalayamadı Ersan ve bu saatten sonra da büyük bir oyuncu olacak umudunu vermiyor. Benim düşünceme göre Milwaukee Ersan'a yeterince şans verdi fakat Ersan bu şansı verimli kullanamadı. Gerçi bakarsın Ersan'da Burak Yılmaz gibi kendi takımını bulunca patlar. Ama bana düşük bir ihtimal gibi görünüyor.


Şuan için Hidayet ve Memo 31-32 yaşında ve fizik olarak zayıflamış görünüyorlar. Bu saatten sonra Hidayet, oynarsa Howard sayesinde final oynar,ortalama 10-15 sayısını atar başarılı Nba kariyerini gene iyi bir çizgide sürdürmüş olur. Fakat diğer yandan Memo Nba'in şuan için en ruhsuz kadrosuna dahil oldu. Deron Williams'tan mucize bekleyen New Jersey sezona çok kötü başladı. Tıpkı geçen sezonun sonunda olduğu gibi gene kötü sonuçlar alıyorlar.



Şuan için en heyecan verici Türk Nba oyuncusu Enes Kanter benim için. Diğer Türk uzunlarında olmayan bir yeteneğe sahip kuvvetli, kendi şutunu yaratabiliyor ve eli düzgün. Ayrıca iyi de bir ribaundçı daha ilk Nba maçında Lakers'a karşı 11 ribaund aldı. Ayrıca diğer Türk oyunculara kıyasla çok sert ve güçlü. Hidayet ve Memo'dan sonra Nba'de iyi bir kariyer yapacak oyuncu muhtemelen kendisi. Sırtı dönük güzel post-up oyunları var. 9 Ocağa kadar maçları Nba.com'dan beleş izleyebiliyorsunuz Nba League Pass'la haberiniz olsun.

30 Aralık 2011 Cuma

Ekmekten Hüzün Pastadan Sevinç Çıkaran Adam

Son olarak bir de gereksiz bir başlık attıktan sonra aylık 'Atarlı Aydın' dergisine yazısını yetiştirmek için metrobüse doğru yürümeye başladı. Evi metrobüse 'bir sigara içmelik+ akşam yemeği düşünmelik + eve dönerken eve ne lazım lan' lık mesafe kadardı.
Ayı gibi uyuduğu için saat öğlen 15:23'ü bulmuştu, kalkması evden çıkması ise 16:37'yi bulmuştu. Ha bir de evden çıkarken geçen ay kaybettiği beresini de bulmuştu. O düz siyah olanlardan. Metrobüse kapıya götü kaptırmadan binmişti bile. Hayatındaki en büyük spor metrobüste kol kası çalışmak ve metrobüs virajları dönerken denge çalışmaları yapmaktı. Gençliğinde de pek sporcu sayılmazdı hani. Gerçi pek yaşlı da sayılmazdı zaten 32-33 falandı henüz ama görünüşü bir amca bir dayı olalı 5 sene olmuştu.
Atarlı Aydın dergisinin ofisine girerken apartman kapısının yanındaki yer altında bulunan çay ocağında çalışan Numan'dan yukarı göndermesi için bir çay istedi . Numan yüzü kırış kırış, bıyıkları sararmış bir adamdı. Belli ki görmüş geçirmiş, belli ki hayatın sillesini yemiş bir arkadaştı. Ya da bildiğin standart hıyar gibi bir adamdı. O da muhtemeldi. Bu ihtimal üzerinde fazla kafa yormak istemedi ve yukarı çıktı, yazısını basım için bıraktı, çayını içti, sigarasını içti. Dergiden çıktığında saat akşam 9'u bulmuştu. Ofiste diğer atarlı aylık dergileri okurken zaman adeta su gibi geçmişti . Metrobüse giderken bir sigara yaktı. Metrobüsün turnikeleri ufukta gözüktüğü zaman sigarası da bitmişti. Çok dakikti. Her şeyi planlıydı. Dakiklik onun göbek adıydı. Göbeği biraz büyüktü. Cipsi kolayı biraz kesmesi, çayını şekersiz içmesi gerekiyordu. Neyse. Bu başka bir mesele. Akbili bastı metrobüsü beklemeye koyuldu .Metrobüs beklerken yanlış zamanda yakılan sigaralara baktı,hepsi yarım yarımdı, zeminde enayi enayi yatıyorlardı. Herkes zamanlamasını iyi yapamıyor, bu da benim farkım diye düşündü.
Metrobüsün arkadaki 5 li sırasında yer buldu, çok sevindi şamata öğrencilerin mekanı olan bu koltuklara hemen götünü yerleştirdi. Şimdi kafasındaki tek düşünce melemenin yanına 1 lt kola mı yoksa 2.5 lt kola mı almalıydı. 2.5 lt daha ekonomik lan...

29 Aralık 2011 Perşembe

Büfedeki Dede Likörü

Bir varmış bir varmış alkol içilmeyen evdelerin bazılarında bile ömrünü sürdüren bir likör varmış. O likör ki evdeki tüm eşyalar değişse bile varlığını inatla sürdürürmüş.

Kimi içki şişeleri vardır içki içmeyen insanlar bile evlerinde dekor olarak kullanılırlar. Özellikle viskilere evlerde vampir muamelesi yapılır. Tamam viski yıllanabilen bir içkidir, tamam viski şişesini açıp oda sıcaklığında içebilirsiniz fakat şöyle bir şey var ki viski de bozulabilen ölümlü bir içkidir. Ayrıca şarabın da bir raf ömrü vardır. Şu şekilde anlatıyım. Her viski, her şarap yıllanması için bekletilmez. 100 yıllık şarap 30 yıllık viski diye gördüğümüz içkiler evde tozlu, kenara itilmiş, misafir için görüntülenen içkilerden olmuyor. Özel şaraplar ve viskiler yıllanıyor kaliteye göre, içeriğine göre onu ben de tam bilmiyorum. Sizleri bu konuda aydınlatayım dedim biraz. Hayır yani abi bak yıllanmış şarap var, hacı yıllanmış viski var diye bağırsaklarımızı, midelerimizi tehlikeye atmayın lütfen.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Ulus-Devlet

Dün Haber Türk spikeri Van'daki deprem hakkında "Deprem her ne kadar Van'da da olsa hepimiz üzüldü"' demesi herkeslerden tepki aldı. Bize vatandaşlık,tarih,çoğrafya ve edebiyat derslerinde ülkemizin bir bütün olduğu, taşının toprağının her damla kana değer olduğu öğretildi. Biz bu yalanlarla büyüdük, bir sürü genç insanın ülkenin bütünlüğü için savaşlarda öldüğünü göz ardı ettik, doğar doğmaz bir devlete, bir ideolojiye ait olduk. Ulus-devlet kavramı, çoğumuzun bildiği gibi devletler için büyük toprak sahibi olmanın öneminin azaldığı, ticaretin seyrinin değişmeye başladığı, milliyetçilik fikirlerinin yaygınlaşmaya başladığı dönemlerde ortaya çıkmaya başladı. Bayraklar, marşlar,milli müsabakalar ulus-devleti için birleştirici unsurlar oldu, eğitim ve askerlik ise bu düşünceleri aktarma araçları/ ideal vatandaş yaratma gereçleri olarak görev üstlendiler. Bizlere hayatımız boyunca ulus bilinci konusunda düşüncelerimizi tazeleyecek bilgiler aktarıldı. Ülkeni sev, devletini say, Eurovision'u izle gibi düşünceler beynimize işlendi durdu. Şimdi en başta yazdığım cümleye dönersek, bizim kuşak ulus-devletin kuruluşunu kitaplardan okudu. Bu sebeple Van neredeymiş nasıl bir yer miş ya da Diyarbakır'daki insanlar nasıl yaşarmış ne yaparmış haliyle televizyondan öğreniyoruz. Ülkemizi farklılıkların anlayışla yaşandığı bir bütün olarak tanımlıyoruz. Mermer bu mermer lan diyoruz! Hayır yani gitmediğin, gezmeye bile yeltenmediğin Van senin için olsa ne olur olmazsa ne olur. Herkes bir arada yaşamak zorunda değildir. Tut kafasından dolaşmaya çalışsın, ama aynı eksende dönsün dursun. Oyuncak senin olsun ama hiç oynama köşede dursun. Bilgi sahibi olmadığımız şeyler hakkında fikir sahibi oluyoruz. Sırf devlet kötü adam dedi diye, birinin beynini dağıtabiliyoruz. Kahvelerde, meyhanelerde ülkemizi deliler gibi savunuyoruz ya da eleştiriyoruz. Aslını bilmediğimiz şeyler hakkında ömür boyu konuşuyoruz ve kendimizi yıpratıyoruz. Askere gidiyoruz, gerekirse adam öldürüyoruz, ama suçlu bulunmuyoruz. Demek istediğim, ülkenin her koşulundan, her köşesinden haberimiz olmasa bile herkesi bir görüyoruz. Teoride iyiyiz ama pratikte sıçıyoruz. Tıpkı spikerinde gaf yaptığı gibi, bazen insanlar olarak azınlıklara karşı; iyiler hoşlar ama bana uzak olsun gibi imalarda bulunuyoruz. Ayrıca şöyle de bir şey var 20 Milyon insanı azınlık gibi tanımlamak da komik oluyor kanımca. Bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim nokta insanların ulus-devlet kavramını fazla sorgulamaması, terör olaylarını analiz etmeden siyah kurdelaları takması, ülkenin yerel problemlerine kulak asmadan, devletin ideolojisini sorgulamadan desteklemesidir. İnsan yaşadığı alan dışındaki yerleri pek sallamaz. O yüzden günlük hayatımda vatanın bir bütün olması ya da olmamasının bana ucu dokunmadıkça, beni pek de alakadar etmez. Etmemelidir. Sen devlet misin, bırak devlet düşünsün, sen ayık ol yeter. Bu arada sakın beni de anlamadan saldırmayın, darılırım. Spiker kadın için Van şehri sadece bir kelimeden ibaretti sanki, ki bu olağan bir şey insanın zihni aslında küçük bir ortamı benimseyebiliyor. Spikerin bu gafı yapmasında ülkenin özellikle doğusunun medya tarafından sürekli olarak ötekileştirilmesinin de çok büyük etkisi var. Türkiye'nin Doğu bölgeleri gittikçe Marmara bölgesinden uzaklaştı ve tamamına yakınına isyan eden edepsiz çocuk rolü uygun görüldü. Orası bizimdir, orada oturanlar yaşamayı, önündekilerle yetinmeye bilmiyor dendi. Tüm bunları söyledikten sonra bile gene bir bütünüz değil mi? Biraz sakin olun, nefes alın. Bu gafı yapmak sadece spikerin değil, tüm medyanın ve medyayı yönlendirenlerin problemi olmalı. Beraber yaşanacaksa insanca yaşanmalı.

Ha bu arada Kandilli Rasathanesi yıllardır 7-8 yıl aralıkla büyük depremler gerçekleşmesi yüksek olasılıkta diye bas bas bağırıyor ama hala yeterli önlemleri alınmadı. Şimdi de 19 yaşında bir çocuğu enkaz altından kurtarmışlar onu izletip duruyorlar halkın moralini yükseltmek için ama diğer insanlar da ölmeyeydi iyiydi. Neyse bu sefer arama kurtarma ekipleri etkili çalışıyor gözüküyor.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Ham Bünye

Bir çoğumuz kapalı alanlarda, masa başlarında çalışmak zorunda kalıyoruz. Oturduğumuz koltuk göt şeklini alıp bizi sarıp sarmalıyor, avuç içlerimiz farenin şekline bürünüyor. Tahmin edersiniz ki insan evladı bu kombinasyon için evrilmedi yüzyıllarca. O sebepten ofiste koltuğundan kalkan bünye devamlı spor yapmıyorsa ara sıra yapılan spor aktivitelerinde ham vücudu zedeliyor.

Türkiyede erkeklerin yaygın olarak yaptığı spor aktivitelerinden halı saha bu tablonun görülebileceği en acıklı sahnelerdendir. Halı saha aktivitesinde gün yüzü görmemiş kıllı bacaklar şortla birlikte meydana çıkar, dar gelen takım formaları göbeğe yapışır.


Maçın ilk 10 dakikasında ileri geri deparlar atılır. Sonrasında oyuncu kendine bir alan parseller ve durduğu yerden uzun paslar atmaya çabalar. Yarım saat geçtikten sonra defans hattı çöker kale önünde piknik yapan, sote kuran forvet golleri arka arkaya sıralar.Maçlar genellikle bu betimlediğim görüntüde sürer gider.
Madem bu kadar yazdım bir sosyal mesaj vereyim tam olsun. Parklarımız çoğalsın, tenis kortları, basket sahaları, belediyelere ait halı sahalar çoğalsın isteriz. Bu sayede şortlarımız götümüzde daha güzel durur, yapışan tişörtlar can sıkmazlar.

Kadim Palamut

Hepimiz kurt postundan miğfer yapan gözüpek Berserkerleri ve Azteklerin cesur Kartal Savaşçılarını biliriz. Fakat pek azımız Kapıdağ yarım adasında yaşamış olan denize kıyısı olmayan düşmanlarını Palamutla döven efsanevi Palamut Şövalyelerini biliriz. Kapıdağ bir çok eski uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. Yüzyıllar boyunca çekirdek çitlemeyi sevenlerin ve deniz simidiyle yüzmeye çalışanların uğrak mekanlarından olmuştur. Bütün bu bilgiler bir sonraki nesle tane tane ve bas bariton bir sesle anlatılmalıdır ki ciddi, önemli bir konuymuş gibi duyulsun.

Tüm bu lafları söylerken bir yandan da rakısını yudumlayan Duayyen artık sınır tanımıyordu. Az saçı, göbek deliği üzerine çekilmiş pantalonu ve sünnet ayakkabısı benzeri ayakkabısıyla çoştukça çoşuyordu. Kimse Duayyen'in neden niçin bu palavra, hikayecilik yoluna baş koyduğunu bilmiyordu ama hafif esen meltemle uçuşan beyaz kulak kıllarıyla gene herkesin dikkatini çekmeyi başarmıştı.

18 Ekim 2011 Salı

Sinemayı Hayattan Daha Çok Ciddiye Alan İnsan (Çok Acayipmiş Gibi Uzun Başlık)

Sinema derken torrent ve hemen-izle formatını da konuya dahil ettiğimi belirtmek isterim. Çünkü sinema biz gençler için ne kadar manitayla gidelen sinema salonu demekse bir o kadar da torrentten indirilen filmin kahve ve aşortman eşliğiyle izlencesidir.

İnsan evladı sürekli gelişen, evrimleşen, cinsleşen, depreşen bir canlıdır. Sinema insanı, atkı insanı, sarımsı sayfalı kitap insanı (Yellow Pages'i karıştırma lan!), kemik gözlük insan, drum tütün insan, ince uzun bacak bıyık boğazlı kazak insan, arada renkli giyinirim aklını alırım insan gibi insan çeşitleri birleşti ve yeni bir tür insanı yarattı ' nerden çıksa cevaplarım yetisine sahip olmak isteyen insan'.

Biz gençler iyi güzel yaşıyoruz da, tecrübelerimizin çoğunu görsel yoldan elde ediyoruz. Artık fazla zahmete girmemize gerek yok, aksi gibi buna zamanımızda pek yok. Deneme yanılma yoluyla tüm hayatımız boyunca yanılık (ben uydurdum) bir şekilde dolaşma riski bugünkü şartlarda çok yıpratır bizleri. Her neyse, örneğin bir konu açılıyor atıyorum kürtaj olsun muhabbet hemen "ya festivalde bir film izlemiştim kuzeyli bir yönetmenin çektiği, kızlar yasadışı kürtaj yapıyordu şu şudur bu budur". Konuyu yaşamadan, dinlemeden, biz zaten filmde izleyip öğrenmişiz. Ya insan tabi hayattaki herşeyi tecrübe edemez, ki görseller harika bir araçtır bilgi edinmek için fakat her boka maydanoz olmaya başladık lan. Şimdi ben televizyonu açtığım zaman ya maç izliyorum ya da belgesel.

Belgesel izleye izleye abuk sabuk bir çok konu hakkında fikir sahibi oluyorum. Sırtlanın dişisinin çükü olduğundan tutun ( aman fazla tutmayın), Taiwandaki Taipei 101 binasının depreme hangi materyaller sayesinde dayanıklı olduğuna kadar bilgi sahibi oluyorum. Bizim kuşak anekdot bilgi deposu haline geldi.

Wikipedia gibi siteler sayesinde Japonya'daki böcek dövüşleri hakkında da bilgi alıyorum, Afrikadaki Akan insanları hakkında da. Fakat bu aldığımız bilgileri bize sunulduğu gibi alıyoruz. Gerçi kullanım kılavuzu olmadığı için ben şahsen çok da fazla alıyorum. İstediğim miktar, istediğim aralıklarla alıyorum. Bilgi çöplüğü gibiyiz. Kısa, kısa, parlayıp sönen flaş gibiyiz. Her şeyin içinin boşaltılıp, kenara atıldığı bir çağda, yanıp sönen led ışıkları kadar kişisel bilgeliğimiz.

Anektod gençliği olarak buradan sesleniyorum, bu bilgileri alıp kıçımıza mı sokcaz :). yok lan gene güzel bence tüm bu gerekli gereksiz bilgiler...

17 Ekim 2011 Pazartesi

Helal Lan

1.Uluslararası Helal Kongresi 14-15 Ekim 2011 tarihlerinde Ankara Limak Ambassadore Hotel'de gerçekleşti. Kongre temel olarak helal markaları yaygınlaştırmak,kurumsallaştırmak ve belirlemek amacıyla düzenlenmişti. Kongrede kozmetik ve gıda gibi sektörlerde Helal Sertifikası diye bir şey oluşturması üzerine konuşulmuş.

Şampuanlarda kullanılan jelatin bıdı bıdısı genelde domuzdan yapılıyormuş da o konuda herkes uyarılmalıymış. İyice dozuttu millet. E o zaman domuz yiyen adamla da iş yapma, domuz kelimesi geçen satırları okuma, domuzluk yapanlarla konuşma,yaban domuzlarının kökünü kurut. Allahın hayvanını düşman bellediler. Ulan domuz be,bildiğin domuz, kuyruklu, burunlu,pembe,siyah filan.(gerçi çok tanışmıyoruz kendisiyle) Sevimli domuzcuklar yerine şekeri, jelibonu, püsküvütleri düşman belleseler daha yerinde bir davranış olur. Yalnız anti-parantez kongrede GDO'lu ürünlere karşı tavır almaları da güzel bir şey. O değil de hilafet kaldırdı fakat Helal biraderler, diyanet işleri gibi kurumlar modern fetvayla ayarı veriyorlar gene inceden. İslamiyetin çağı yakalamaya çalışması güzel bir şey. Fakat domuz da ne hayvanmış yüzyıllardır milleti korkuttu öcü gibi.

İslam dünyasında domuz yememek isabetli karar (çiftlik domuzu biraz yağlı oluyor ama pastırması ve hamburger köftesi güzel oluyor (: ) fakat kuzuyla danaya çok yükleniyoruz onlara da yazık. Bir domuz müslüman toplumlarda cillop gibi yaşar dokunan yok eden yok (yaban hariç). Ama istiyorum ki domuzları da sevelim onlar da şeker yiyebilsinler.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Çürüme ya da Kuruma

Oda buz gibiydi ki bu Risale fi Ma'anii'l-Akl'ı kısık mum ışığında okuyup anlamasına hiç yardımcı olmuyordu. Bir somun ekmekten kalan son lokmayı guruldayan midesine attı. Bu lokma sanki biraz olsun midesindeki ekşimeyi geçirmişti. Daktilonun üstünde bir parmak toz birikmişti çok uzun zamandır el değmemişti belli ki. Evde sadece bir kaç kuru limon ve biraz tuz kalmıştı. Birden bir ürperti geldi ve hırkasının düğmelerini boğazına kadar ilikledi. Artık tarlayı sürmesi gerekiyordu geçen hasat döneminde toplayamadığı tüm ürünler ya çürümüştü ya da kurumuştu.Birden gökyüzünde bir patırtı oldu kitabı kapatıp biraz dinlenmeye karar verdi.Gözlüğünü çıkardı ve masanın köşesine koydu. Yan odada duran kovadan bir avuç su aldı ve saçlarını ıslattı. Soğuk odada titrek mum ışığı dışında hiç bir hareket yoktu.

Birden 'ping' diye bir sesle irkildi elektrikler gelmişti sonunda. Dışarıda havai fişek atanlara sövdü. Kaç saattir götü donuyordu ve 17.Yüzyılda falan yaşadığı sanılıyordu. Mutfağa gidip kombiyi kökledi ve ping diye sesi çıkaran buzdolabını açtı kuru limondan başka bi sikim yoktu. Ayı arkadaşları önceki gün içtikleri tekila bardaklarını, tuzu muzu ortada bırakmıştı. İnsan toplar yahu diye geçirdi içinden. Bozuk Ayfonuna bakıp telefoncuya küfür etti ve yarın üşenmeyip telefonu yaptıracağına kendi kendine söz verdi. Yemeksepetini açıp iki tane steakhouse burger menü söyledi. Gene bokunu çıkarmıştı, bir tanesi neyine yetmezdi. Elektrik kesintisinden dolayı Beşiktaş belediyesine son bir kez daha küfür edip Farmville oyunundaki tarlalarına kivi dikmeye başladı.

6 Ekim 2011 Perşembe

Topu Topu 7 Tane Nota Var

Merhabalar;

Bilmiyorum farkettiniz mi ama müzik piyasasında biraz sıkıntı var. Ha bir de küresel ısınma var ki yaz ayları Pitbull, Kanye West, Serdar Ortaç ve Sezen Aksu mevsimine dönüştü. Yaz mevsimi sahildekiler için Billabong mayo (Quicksilver da kabul), Rayban gözlük, sahilde oynamalık i-phone ( Blackberry de olur üzülme) ve kış mevsiminde özene bezene yaptırılan atarlı ya da yazılı dövme sergisine dönüştü. Müzikler desen eskiden Power Fm'in summer hits diye kasetleri çıkardı ya her yıl hatırlarsın, o kıvama büründü tüm büyük küçük sahil işletmeleri.

Yaz diyorum, Sortaç diyorum, Saksu diyorum, ama galiba müzik piyasasında tüm mevsimlerde bir sıkıntı var gibi. Acaba Sortaç haklı mı 7 nota vardı da müzik yapanl insanlar bunu 'aa harbiden lan diyerek' yeni mi farketti? Hayır şimdi iyi grupların geçmişini okuyorum ya 80 sonu ya da 90 başı kurulmuş. Elektronik olanakların çokluğu müzisyenlere en başlarda bir çeşitlilik kattı gibi gözükse de sanki hafiften bir tembellik, "hemen bir albüm çıkarıyım da tüketim döngüsü aksamasın aga" mantığı bürüdü milleti. Tamam albüm eskisi kadar satılmıyor çakal torrentler var amma velakin konserde de sahne şovu dışında kaliteli müzik ister insan evladı.

Bir diğer mesele ise Apaçi müziğiyle taşak geçen insanlar, telefon melodilerini Apaçi müziği yaptılar, apaçi müziğindeki ritimlere benzer müziklerle clublarda 20 tl ye votka-burn içtiler, içmekteler. Şimdi diyeceksiniz ki şu grup var yeni çok sağlam, tamam tabi ki var o kadar müzik grubu arasında. Lakin, popüler müzik yerlerde sürünüyor ve gereğinden fazla seviliyor. Gereği? Ya o bu değilde hacı Zaz çılgınlığı neydi öyle biraz duruldu di mi? Beyoğlunda masalar toplanırken Zaz cdlerini mp3lerini de topladılar sanırım. Belediye büyük hayır işledi.

Ha bu arada Volkan Konak da tam ölü yiyen çıktı. Kazım öldü ekmeğini o yiyiyor ayıptır arkadaş halk konseri verme artık da esprili karadeniz şiveli dizilerin sayısı azalsın. Lütfen rica ediyorum.

Son olarak bir de şarkının bir bölümünde giren atarlı Jamaikalı abilere sesleniyorum burdan. Abi dediğiniz anlaşılmıyor biraz tane tane, bağırmadan konuşun. Ha illa bağırcam diyorsan git ülkende bağır. Saygılar abiler.


Kafamda deli sorular dırıııı dırıııı kolayca sevemiyorum...

Kusuruma bakmayın, iyi Perşembeler ?