25 Temmuz 2012 Çarşamba

aslansın kaplansın jaguarsın timsahsın

hı hı anladım.evet gayet mantıklı. tabi tabi çok haklısın. dur daha bir şey demedim ya! tavsiyeler boş işler. vakit öldürüyoruz. gelsin, gidelim, kendimizi paketleyip sunalım hazırlayalım ki mahcup olmayalım. mahcup. konu komşuya, çoluk çombalağa, ele aleme, yaradana rabba mahcup olmayalım. edebinle otur. makyajını yap, traşını ol, organını kapat, kusurunu sakla. aa bak orda kir kalmış silsene onu. at koltuğun altına. ev biraz dağınık kusura bakmayın. çok işim vardı vakit ayıramadım. ne iş? ya aslında ben böyle biri değilim. bugün böyle oldu bir dahaki sefere. gene bekleriz.
bunu saymam. şunu sayarım. ya öyle demek istemediğini biliyorum. ha tabi sen de haklısın. bence bu işin sonunu kovalamalısın. bu konu da sen haklısın, iyi demişsin. hak etmiş. bunu kendi istemiş. söyleseydi o zaman! ya zaten su testisi su yolunda kırılır. böyle olacağı başından beri belliydi. zaten ne bekliyordun ki. sen elinden geleni yapmışsın. daha ne yapabilirdin ki? kırmadan söylemişsin işte. biliyorum, biliyorum benim de başıma geldi. abi hep öyle olur,hep böyle olur. seni biliyoruz zaten, sen yapmazsın öyle şey. sen ayrısın ya, sözüm meclisten dışarı. onlar hep öyle, bunlar hep böyle. sırça köşk, kaliteli zaman, kaliteli yaşam, modern hayat, efendi insan, oturaklı kız, görmüş&geçirmiş, görgülü, prezentabıl, nays, uu, beybi, kamon!

BI NKA BI

Paralel evrende kurt adamlar ve vampirler gene amansız bir savaş içindeydi. Ortalık kan gövdeyi götürüyordu. Tabi Beşiktaş halkının bundan hiç mi hiç haberi yoktu. Gece saat 2'yi geçmişti ve aralarındaki savaş gittikçe şiddetleniyordu... Beşiktaş'ta balık pazarının yanındaki kilisenin çanları gecenin saat 3'ü gibi çalmaya başlamıştı. İşin ilginç tarafı kimseler de bu sese uyanıp tepki vermemişti . Galiba bu sesleri kimseler işitmiyordu. O uyanıp bu sesi duymuştu. Çan seslerini duyuyordu. O sesler bir tılsım gibi onu kendine çekiyordu. Hava biraz serindi. Eşofman altı ve tişörtün üstüne bir de ceket giyip, kapıyı çekti ve sokağa çıktı. Havada tuhaf duygular uçuşuyormuş hissine kapıldı. Kafası karıncalanıyor gibiydi, tanımsız duygular yükselmişti içinde. Mide bulantısı, öfke ve hazzı aynı anda hissediyor gibiydi. Sokakta yürürken sıcak hava ve soğuk havayı beraber yaşıyordu.
Sokakların sadık dostu köpekler dışında kimseler etrafta gözükmüyordu. Sanki sinsi bir hırsız herkesin evine girmiş ve eterle semt sakinlerini bayıltmıştı. Balık pazarına yaklaştığında tok bir yumurta topuk sesiyle irkildi. Arkası dönük, siyah elbiseli bir adam ağır ağır kiliseye doğru yürüyordu. Adama gözükmemek için yolunu değiştirdi. Telefonla arkadaşını aramak istedi. Telefonu cebinden çıkardı fakat, hat çekmiyordu. Bir an kendine geliyormuş gibi oldu. Eve dönmek istedi. Evin yoluna doğru yürümek için arkasını döndü. Yolunu kaybetmiş hissine kapıldı. Gözü tanıdık binaları tarıyordu fakat etrafta bir tane bina dahi yoktu. Etraf sürrealist bir ressamın tablosuna benziyordu. Omzuna birinin dokunduğunu hissetti... Paralel evrende kurt adamlar ve vampirler gene amansız bir savaş içindeydi. Ortalık kan gövdeyi götürüyordu. Tabi Beşiktaş halkının bundan hiç haberi yoktu. Gece saat 2'yi geçmişti ve aralarındaki savaş gittikçe şiddetleniyordu...

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Kokusuz ve steril duyular

paketi yırtılmış, o çerezi alma abi. bu peynirin de etiketi sıyrılmış, şu arkadakilerden bir tane alsana. o daha steril, hijyenik, sağlıklı ve bombastik uzanıver bir zahmet. göz görmeyince gönül katlanır. bu lafın da desteğiyle yeni medya çağı bizi sürekli sikiyor. haberlerde gördüm öyleymiş. televizyonda gördüm 10 metreymiş. reklamını gördüm temizler, yalar ve yutarmış. peki ya diğer duyularımıza biraz ayıp olmuyor mu? görme duyusu her zaman en çok tercih edilen, güvenilen, tüm bilimlerin (lojilerin) en yakın dostudur. görmediğimiz şey olmamıştır, gerçekleşmiş olsa bile olayı görmediğimiz için bizim için o kavram varolmamıştır. en yakından bilmeye yaklaştığımız, çoğu zaman görmezden geldiğimiz hayvanlar. beylükdüzünden ümraniyedeki göt kokusunu bile alabilen kediler, köpekler. ya onlar? reklamlar, görseller onların umurunda mı? kokladığına mı güvenir, gördüğüne mi? bilinen tarihte insan hep bilinmeyenden korkmuştur. bizler de bu geleneği aynen devam ettirmekteyiz. olayları kavramaya, kafamızda beynimizin bir köşesine yerleştirmeye çalıştırmaktayız. buna ek olarak doğduğumuzda etrafımızdaki olayları kayrabilmemiz için küçük şemalar, doktrinler, bilimler, kanunlar koymuşuzdur ki her şeyi yeniden keşfetmekle hayatımızı harcamayalım. lakin her şeyi öncesinde anlaşıldığı gibi yaşamak, tüm öncesinde yazılanların, çizilenlerin dışına çıkmamak varolan bir çok farklı duyumuzu yok saymak olur.hayvanlar diyorduk. yok manyetik alan yaratıp avlanan köpek balıkları, yok vücut ısısını algılayıp, takip edip avlanan yılanlar veyahut kızılötesiyle böcek kovalayan yarasalar. bir yılan vücut ısısıyla bir diğer canlının yerini tespit edebilirken, ben vücut ısımdan vantilatörü açma zamanı geldiğini tespit edebiliyorum.
bu sebepten kendimi doğanın tepesindeki en iyi evrilmiş canlı olarak görmeyi ve piramitin zirvesine oturmayı red ediyorum.(sivri) semavi dinler doğadan her zaman için çekinmiştir. doğanın kapasitesini, yapabileceklerini kontrol altına almak için yüzyıllarca alttan alttan bilimi desteklemişlerdir. çünkü semavi dinlerin bir kısmı doğada insanları ve onla bağlantılı canlıları anlamak dışında bir uğraşta bulunmamıştır. semavi dinlerde insan dışındaki tüm diğer dünyevi canlılar insanlığa hizmet etmek için yaratılmış birer figüranlardır. hristiyanlıkta hala doğa şeytandır, keşfedilemeyen, kontrol altına alınamayan, kestirilemeyendir. bu sebeptendir ki şeytan genelde dağda bayırda dolaşan masum keçinin silüetindedir. şeytanın çıkış noktası da aslında yunan mitolojisinde ve diğer mitolojilerde de benzerlerine rastlayacağınız doğa tanrısı PAN'dır. bu bizim PAN da keçi görünümlüdür. etrafında hep karılar kızlar vardır. tuttuğunu siker. işte bu yüzdendir ki görsel medyada hala bizim şeytanımızdır, çekindiğimizdir.
neyse, diğer bir konu ise: kent bebelerinin organik bokları her yerde arayıp, onlara dünya paralar harcarken, bir yandan da doğayı steril bir biçimde, naylon poşette sevmeleridir. naylon poşet dediğin şey, petrol atıklarından yapılmış bir plastik türüdür ki normalde doğada maydonozla çok fazla yüz göz olmamaktadır. kulvarlar biraz farklı. organik patates yiyerek kimyasal kola içmenin keyfini sürüyorlar. bu organiğin de az reklamı yapılmıyor ha. insan zaten organik bir canlı, siz organik olmayan besinle niye yüz göz ediyorsunuz bizi. tekrar medyaya dönelim. ve insanoğlu/kızı/kayınçosu organik medyayı yarattı. doğala özdeş pampa. şuan yaşadığımız 'yeni' medya çağında imaj bombardımanlarına uğruyoruz. bu bombardımanların çoğu da görsel duyularımıza hitaben yapılmaktadır. organik görsellikler. görme duyularımıza, tüm lojilerimize öyle bir inanıyoruz ki tüm diğer duyularımızı yedek kulübesinde oturtuyoruz. maydonoz abimiz şuan çok elit ve nezih bıdı bıdı bistrolarda tabak kenarında uzanıyor. halinden o bile memnun gözüküyor. tabi ona da bir sormak lazım.
şeytan da şuan Mcdonald's'ın orda köşede bankta oturuyor ve diyor ki "vay amına koyayım bak bu organik siki benim bile aklıma gelmezdi". ayrıca şeytan da artık çocuklarını sezeryanla doğuracakmış . sezeryanın daha güvenilir bir yöntem olduğunu söylüyor.

6 Temmuz 2012 Cuma

yatak ters yüz oldu

orospuyu tespit ettim. beni takip ediyor. her bir adımımı taklit ediyor, aklımdan geçeni yansıtıyor. pis ucuz bir taklitçi o.git diyorum gitmiyor, bir siktir git diyorum keyfi sonlanıyor,tadı kaçıyor, tuzu kalıyor. katır kutur. hiç bir şeye de hayır demiyor. en rezil hallerini gösteriyor ve bunu yaparken hiç de utanmıyor. önümde giyinip, soyunuyor, sevişiyor. şip şak. tüm özel hayatını gözler önüne seriyor. her yere benle geliyor, içkimden yudumlayınca uyukluyor biraz ama sabahına geri dönüyor. utanmadan bana benzediğini söylüyor. işin kötüsü her gören de beni onla karıştırıyor. çok benziyor muşuz öyle diyorlar. doğuştan kardeşiz, kardeşten de öteyiz. benziyoruz mecburen, söküp atmak olmuyor ki siyam ikizi gibiyiz. ben uyuyor gibi yapıyorum, o uyuyor.rahat. sıcakta terliyor, soğukta üşüyor. ben üşümüyorum. esen rüzgarı duymuyorum o bana rüzgarın estiğini söylüyor. beni köşeye sıkıştırıyor,benzerlerinin sosyal ortamlarına sokuyor, işe getirip,götürüyor, yemek yediriyor.bakmak istemiyorum, gözlerimi açıyor. kim kimin hanesine tecavüz ediyor. ikimiz de geçiciyiz sanırım, ama bazıları beni kalıcı olduğum konusunda ikna etmeye çalışıyorlar. beni arafa, cennete veya cehenneme yollayacaklarını söylüyorlar. o da gelecekmiş. ama genç yüzüyle gelecekmiş.yoğun tatta bir duman var etrafta sen neredesin. hah oradaymışsın! bir an için heyecanlanmıştım sen olmadan ben olamıyorum. eminim ki benim canımı sıkmak istemezdi . ama her Allahın günü karşımda, her sabah uyanıp öylece dikiliyor. yüzünü yıkıyor, çişini yapıyor. bunları yapmasını ben ona söylüyorum yoksa yapacağı yok. kendi başına bir şey yapmaktan aciz. bıraksam altına yapacak. onla kucaklaşmayalı çok oldu. içtiğim zaman onla kaçamak buluşmalar yapıyoruz ama o da bunların kısa süreli olduğunun farkında oluyor ve üzülüyor. inadına ağrılar, sızılar, yorgunluklar üretiyor. benle neden ilgilenmiyorsun diyor. ilgileniyorum tatlım, ilgileniyorum güzelim, her gün seni giydirip gezdiriyorum ya. hani ufak tefek bir şey de değilsin diyorum. gülmüyor. nereye götüreyim seni? eve! ne evi ya zaten tüm gün kapalı alanda oturduk göt üstü! eve lan yorgunum! iyi lan seni eve bırakayım ben biraz dolaşırım. bıktım şu suratsızdan. bir türlü de düşemedi yakamdan. doğduğumdan beri peşimde. amacı nedir niye beni takip ediyor bilemiyorum. beraber büyüdük tamam ama onun büyüyeceği bir büyüklük kalmadı, ama ben hastalıktan mıdır bereketten midir büyümeye devam ediyorum.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Patine yüzgecine kurban

File tapmak, kediye tapmak ya da ne bileyim ineğe tapmak. Özellikle batı kültürü, bir hayvana tapmayı gülünç bulmaktadır. Peki insana taparken neden yüce bir duyguya hizmet ediyormuş gibi böbürleniyoruz.(idol, fenomen, kahraman, ünlü...) "İnsan eğer isterse her şeyi başarabilir" ve "insan olmak ne güzel şey lan bir daha dünyaya gelsem gene insan olurdum" duygusu Will Smith, Tom Hanks gibi de aktörlerce filmlerde işlenmektedir. Hayvan sevmeyen kişi insan da sevmez derler. İnsana olan inancımız, kendi benliğimize olan inancımızla sıkı sıkıya bağlı olsa da, tek canlıya (homosapien) olan sevgimiz insanı da tam anlamıyla sevemediğimiz anlamına mı gelmektedir? O değil de, şu konuşan hayvan filmleri de artık pek çekilmiyor neyse ki, o neydi ya öyle. Bırak hayvanı özgürce havlasın, miyavlasın! Sen niye gidip de hayvanata İngiliz aksanı ile İngilizce dublaj yapıyorsun. Hayvanlar için, ya da aslında tüm insan dışı varlıklar için; evde tahmin edilen süreden fazla kalan uzaktan akraba gibiyiz. Dağdan geliyoruz bağdakini yiyoruz.
Kimseye saygımız yok, eyvallahımız yok, 5 lira borç verip 1 hafta lafını yapıyoruz. İnsanın kendi aklına hayran kalıp bir başka canlının beynini yok sayması kocaman bir bencillik. Her canlıya zarar verebilecek kadar yetkinliğe sahip olman diğer canlılardan üstün olduğunu kanıtlamaz. Delinin biri 50 kişiyi tarayıp öldürdüğünde o cesetlerden daha üstün olmuyor. Bu katliamı gerçekleştiren kişi tam olarak da bu üstünlüğü hissetmek için öldürüyor. İnsan olarak bizde üstünlüğümüzü kedi tekmeleyerek, yunusları hoplatarak, ayı oynatarak tasdikliyoruz. İnsan olmanın egosunu hayvanları kontrol ederek tatmin ediyoruz. Doğu olarak adlandırılan dünya ülkelerini batının değerlerine göre yargılamak ne kadar amacından şaşmış ise, karınca yiyenin "zekasını" insanlaştığı kadar değerlendirmek de aynı şaşkınlığı barındırıyor. İki ayak üzerinde duran insanı sürünen canlıdan üstün tutmak çok yaygındır. Yalnız söyleyeyim ayakta durmak yorucu, beli,sırtı ve ayakları ağrıtıyor. Bir başka canlıyı anlamaya çalışmak, bizi içinde bulunduğumuz dünyaya bir adım daha yaklaştırıyor. Fakat biz ne yapmışız? Her bayrama, önemli güne, kutsal güne insanoğlu olarak bir hayvan sokuşturuvermişiz . Paskalyaya tavşan, Yılbaşına hindiyi, kurban bayramına koyun, deve, inek. Kesiyoruz yiyoruz, bazısını kurban veriyoruz, kanlarını akıtıyoruz. (paskalya tavşanının başına bir şey gelmiyordu ama galiba, peki o paskalya yumurtası tavşandan mı çıkıyordu, off hayat çok zor) Yanlış tanrılara dualar ediyoruz. Niye kestiniz oğlum hayvanı deyince de insan mı kesseydim koyun kuzu varken cevabını alıyoruz. Sosyal canlıları öldürmek her zaman zordur.(bknz:insan) Bu sebepten sosyal bir canlı olarak görmediğimiz tavuğu, danayı afiyetle ekmek arası yapabiliyoruz. Akşam oluyor, karnım acıkıyor, hayvanlardan yana olan tavrımı kaybetmek üzereyim...

28 Haziran 2012 Perşembe

Taş Kayış Makat

Oğlum bir şey biliyonuz da bana mı söylemiyonuz? Yok lan yok kendinize saklayın merak da etmiyorum. Kim kimle dedin? Hadi ya. O kimdi ki lan? Anlıyorum, anlıyorum beklemen doğru tabi. Pardon neyi bekliyordun bu arada? Aynen dediğin gibi çok haklısın. Hangi konudan bahsediyorduk? Telaşa mahal yok. İnsanlık misyonlarımı yerine getiriyorum. Görevlerimi yerine getiriyorum getirmesine ama, bu neden Afyon Cumhuriyet Meydan'ın ortasında, (anarşi meydanı olcak değil ya yarrram) güneşin alnında dal daşak oturduğumu açıklamıyordu. Birazdan Afyon halkı beni linç edecekti fakat ben umursamıyordum. Arada bir enseme konan sineği bile kovalamıyordum. Böyle bir umursamazlıktı benimkisi. Tuhaf bir şekilde de huzurluydum. Gelen geçen şaşırıyordu beni ilk gördüğünde, sonrasında da gözleriyle taşaklarımı tartıyordu. Beğeniliyordu sanırım toplarım. Bana doğrultulan silaha karanfil koymamıştım, ya da kendimi vinçlerin önüne zincirlememiştim. Sosyal mesaj kaygısı olmayan, fevri bir karşı koyuştu benimkisi, ya da ben öyle düşünüyordum. Giyinik bir şekilde, 5 metre arkamda kalan banka oturuyor olsaydım muhtemelen kimselerin bakışlarına maruz kalmayacaktım. Bu banka oturma mevzusunu uzun süre uygulamıştım. Meydanın yakınındaki simitçiden simit ve kayısılı kutu meyvesuyu alıp kemirirdim ara sıra. Benim anadan üryan halimi görenler endişeleniyordu. Benim için gerçekten endişelendiklerini düşünmüyordum. O ufak dünyaları raydan çıkacak diye korkuyorlardı. Ben ahlaklarını bozacaktım, ya da onların isteklerini tetikleyecektim. İstek derken cinsel arzudan bahsetmiyorum. Ayıplanabilecek bir davranışı rahat bir edayla yapma isteğiydi bahsettiğim. Bağırışmalar duymaya başlamıştım. Sesinin tonundan hoşlanmamıştım. Ne dediğini algılamaya hiç mi hiç yeltenmedim. Kızıyordu, beni tartaklamak istiyordu belli ki. Bir süre sonra da beni ittirmeye,oturduğum yerden kaldırmaya çalıştı. Ben kalktım, ama kendi isteğimle kalktım! Koşmaya başladım çünkü evde banyonun musluğu açık kaldı diye hatırlıyordum. Beni linç ederlerse su faturasını kim öderdi?

19 Haziran 2012 Salı

Doğalın dayı oğlunun kayınpapazı

İnsanın bir doğası vardır denir. İnsan doğasına göre doğar, yer, uyur, sıçar, çiftleşir ve ölür. Tüm bunları "doğamıza" uygun olarak yaparız. Peki bu doğala özdeş aromalar nereden çıktı? Gazetelerin, dergilerin sağlık köşesi sürekli bize en doğal(?), en sağlıklı(?) gıdaları, diyetleri önerirken doğa bunun neresinde. Acıkınca yiyeceksin yemesine,mantık basit aslında. Lakin yediğin besin steroidli olunca camış gibi şişiyorsun. Doğala özdeş, organik, gıda boyası, katkısız, doğal katkı maddeleri... İnekleri mısırla ya da öğütülmüş tavuk ölüsüyle besleyip elektronik testereyle kesip bir güzel biftek(ya da kuru köfte yap sen nasıl istersen) yapıyoruz, ve bu bifteği tamamen kimyasal, patlayıp çatlayan gazlı içecekle mideye yolluyoruz. Oğlum bu işte yanlış bir şey var ya la galiba . En nihayetinde bizde doğanın çocuğuyuz android değiliz niye gidip de doğalını yiyemiyoruz da doğala özdeş kardeş pampişini yiyoruz. Big big mac yerken dökülen soğan parçalarıyla köyler, kasabalar doyar bazı bölgelerde, sen hala daha "gelişmiş" yöntemlerle açlığı yeneceğiz yalanına inan. Sizi bizi sikleyen yok arkadaş gözümüzü hırs bürümüş kaşar peyniri diye plastik sandalye bacağı ısırıyoruz. Afrika'daki, Orta Asya'daki adam aç diyorsun. Aç lan tabi, adam üretiyor biz paketliyip 100 misli fiyatına geri satıyoruz. Bırak adam antilop mu avlayacak, bizon mu kesecek, kiev soslu tavuk mu yapacak, deniz börülcesi mi pişirecek rahat bırak da kendi karar versin. İnsan beslenmenin bir yolunu bulur, sen yeter ki ülkende ürettiğin silahları satmak için kaynakları sömürülmüş ve sömürülen ülkede iki dakika savaş çıkması için düşmanlık duygusunu körükleme. Şu veganlara da kılım. Vegan mı artık vejetaryan mı ne sikimse. Mala bağlamış bir şekilde hayvanlar ölmesin onlar da koşabilsin,oynayabilsin derlerken( sözüm meclisten dışarı)(yok lan yok iç-dış), deli gibi zararlı tarım uygulamaları hakkında kayıtsız kalıyorsunuz. Her yıl toprağa bilmem kaç ton ilaç dökülüyor, suni gübre serpiliyor ha bir de üstüne o topraklar kayıp gidiyor. Politikayı falan bir kenara bıraksak günde 3 öğün yemek yiyoruz biz bunun için ne yapacağiz yetkili abi kim dediğinizi duyar gibiyim. Yetkili ağabey sensin yemek yiyen insan.(yemek yediğini biliyorum benden kaçmaz!) Sizi göz göre göre zehirleyen gıdayı almayın abisi. Fakat ne yazık ki sike sike gene yiyeceğiz zehirli gıda=ucuz gıda. Bizi bu tip gıdalar yemeye mahkum eden kişi, kişiler, toplumlar erekte olmuş şeytanın kucağına otursun ve bir sürede kalkmasın. Amin.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Başıboşa tasma tak

Evliya Çelebiyi severim fakat arama motoru olarak kullanmak istemem. Ulaştırma bakanı Binali Y. google benzeri e-çelebi isimli bir milli arama motoru projesi başlatmak istiyormuş. Ben E-çelebi'de Charlize Theron aratınca bıyık çizilmiş versiyonuyla karşılaşacağım hissine kapılıyorum ve huzursuz oluyorum. Ya aslında, diğer bir yandan google batının bakış açısına sahip bir arama motoru. Doğunun bakış açısına sahip bir arama motoru hiç fena da olmayabilir. Gerçi Türkiye'nin yapacağı bir arama motoru bana güven vermez gene doğu bakış açısından ziyade yavşak bir arada kalmışlık zihniyeti(doğu-batı, kuzey-güney, edi-büdü) barındırırız gibi geliyor. Eğer biri doğu (doğu ne lan)bakış açısına sahip arama motoru yapacaksa Çin yapsın, Hindistan yapsın ya da Müslüman bir ülke olan Mısır yapsın. Arama motoru, arama motoru diyorum bu arada af buyurun. Arama motorunun ismi de değiştirilip daha efendi bir tanım da bulunur mutlaka. Ne olabilir alternatif ismim. E- mutasıp arama gereci olabilir mesela. Motor ismi kalkar ama bence kesin. Bu arama motoru olayı beni korkuttu açıkçası. Evliya Çelebi asidir gerçi. 4. Murat'a rağmen atlamış zıplamış gezmiş tozmuştur. Oradan oraya sürülmüş, bir çok toprağa ayak basmıştır. Fakat bu başka bir konu. Türkiye'de hayatın her alanında kısıtlandığımı hisseden ben en özgür platform olarak interneti görüyordum. En azından google'ım var. Anarşist, komünist, siyonist, satanist, nihilist, hedonist, faşist, terörist, hümanist tüm kişiler/akımlar hakkında fikir sahibi olabilme ihtimaline bayılıyorum. Beni temsil eden hiç bir politikacı, futbolcu, düşünce adamı olmasa dahi en azından karman çorman bir internetim vardı. Geçen sene internete kota gelecek, sınırlandırma yapılacak olaylarından çok gerilmiştim ve bir hayli (hayli kelimesini de hep samimiyetsiz bulmuşumdur) endişelenmiştim. Gerçi bu endişeler yerini rahatlamaya bırakmış da değil. Yaklaşık 1 sene boyunca Youtube sitesi yasaklanmış bir memlekette yaşamaktan utanç duyuyorum. Youtube'dan sana ne zarar gelecek. Atatürk'ün kaşını gözünü boyayıp hakaret içeren videolar koyduklarını öne sürerek Youtube'u yasaklama yoluna gittiler. Böyle milyonlarca video olsa bile mevcut hükümetin bunu çok umursayacağını sanmam. Bu tip videoları bahane edip Youtube'u kapatmak tamamen bir nabız ölçme seansıydı. Bakalım olcak mı. İçine Atatürk kattık ve tabu oldu. Bu sayede Kemalistler de Youtube olayını fazla kurcalamazlar. Youtube'u kapatma periyotu çok başarılı olmadı sanıyorum çünkü tekrardan erişime açtılar. Tüm bu erişime açma ve erişime kapatma prosedüründe halkın hiç bir katılımının bulunamaması korkunç bir şey. Yarın öbür gün kullandığınız herhangi bir site uydurma bir yasayla engellenebilir. Yasaklamanın sonu yok. Çoluğunun çocuğun girdiği siteleri kontrol etmek isteyen, sınırlamak isteyen anne baba buyursun yasaklasın kendi veletlerine fikir çokluğunu. Fakat bizler milletkefillerin çocuğu değiliz çapsız adamların benim yerime karar vermesine hiç mi hiç ihtiyaç duymuyorum. İnternette bile öyle bir korku psikolojisi yarattılar ki sığır diyeceğim yerde çapsız yazmak zorunda hissediyorum kendimi. Ya da ne biliyim hırt da yazabilirdim çapsız yerine. Bizim manyak bir komşumuz var osuruk sesine bile kapıya geliyor. Hükümet de bir o kadar sabırsız. Farklı düşünceler bastırılmak isteniyor, ucuz, magazinsel medya araçları da lejyonerlik görevlerini yerlerine getiriyorlar. Günlük hayatımızda tüm alanlarımız, saatlerimiz zaten birim birim olarak bölünmüş durumda. En özgür hissettiğimiz alan olan uyduruk evlerimiz de artık şeffaf oda tarzında. Harita şu şekilde, 3 çocuğu yap gocuğu giydir. Kadının kafasını kaşıyacak vakti kalmasın çocuğun kakasıyla, ağlamasıyla eriyip gitsin hayatı. O değil de hükümet prezervatif mı çıkaracak beline kuvvet markalı? Yoksa kime ne kürtaj mevzusundan. Bu işten de biraz mangır kazanıp sonra da ertesi gün hapı üretimine geçebilirler. Tüm bu kürtaj mevzusunun altında bu sebep mi yatıyor acaba. Ya onu bunu bırak da hafız, kadınları ne zaman sünnet etmeye başlıyoruz?

5 Haziran 2012 Salı

Sohbet arası 8-10 film

Bugün biraz vakit buldum ve geçtiğimiz 8-10 günde izlediğim, 8-10 film hakkında, 8-10 cümle yazmak istedim. Misyoner gibi bir dvd dükkanına bulaştım son haftalarda. 2 film alacakken 10 film aldırdı adam bana. Gerçi çok da fena filmler değil sattıkları. Filmlerden birisi "Untouchables". Çocukken Senegal'den Fransa'ya göç etmiş, gettodan bir adam alışılmışın dışında davranışlarıyla sakat ve zengin bir adamın bakıcılığını üstleniyor. "Evet ben bunu yapabilirim, hayat güzel lan aslında, vay anasını bende farklı özelliklerimle başarılı olabilirim" gibi duygulara ihtiyaç duyanlar için 1 saatlik doping etkisine sahip bir film. Güzel ama üzerine çok düşünülüp tartışılacak bir film değil. Diğer yandan, filmde Omar Sy'ın oyunculuğu çok başarılı ki, filmin bu kadar gişe yapmasında temel etken muhtemelen bu oyuncunun performansıdır. Geçen hafta aldığım filmlerden en çok hoşuma gideni polisiye, aksiyon filmi "Headhunter" oldu. Norveç filmiydi sanırsam. Zengin, kompleksli bir iş adamı, güzel karısı ve sanat eseri kaçakçılığı hakkında bir film. Aksiyon filmi dedik ama "kurşundan kaçarım, patlama sahnesine götünü dönerim" tarzında bir film değil. Kısaca, akıllıca bir kurgu ve sürükleyici bir seyir. Kısa zamanda birçok film izleyince, filmin içeriğinden ziyade filmin sonrasında bıraktığı duygu hatırlanıyor. Bu film iyi vakit geçirmek için izlenebilecek bir film. Filmlerden bir tanesi de "Dogtooth".Yunan filmi. Filmin konusu ilginç, deneysel bir senaryoya sahip. Dışarıda olup biten hayata izole bir şekilde yaşayan bir aileyi anlatıyor. Film bir kaç ufak tefek rahatsız edici sahneye sahip. Diğer yandan, ailelerin yetiştirme biçimlerinin çocukların ilerideki yaşantılarına ne kadar etkili olabileceğini görebiliyorsunuz. Bir şeyi hiç bilmezsen o şey senin için hiç bir zaman var olmaz. Filmde, etrafımızdaki insanlardan öğrendiğimiz hareketlere, tavırlara adapte olma özelliğimizin, etrafımızda rol model alacak kimse yok iken nasıl şekillendiğini gözlemleyebilirsiniz. Son olarak da filmde, bizim için iyi olduğu düşünülerek uygulanan yasaların, emirlerin, kuralların ne kadar içi boş ve faydasız olabileceği izlenebilmektedir. İzlediğim bir diğer film "Intacto". Bu filmi daha önce Cnbc-e'de izlemiş olabileceğimi düşündüm ama sanırım izlememişim. Filmde şans eseri hayatta kalan insanların davet edildiği bir "şanslılar kulübü" vardır. Bu kulüp dahilinde büyük kumarlar oynanmaktadır. Oynanan bu oyunlarda büyük bahisler konmaktadır çünkü ne de olsa katılan herkes çok şanslıdır. Oynadıkları oyunlar tuhaf dolayısıyla film de ilgi çekici sahnelere sahip. İzlenebilir. "Gringo" diye bir film izledim. Mel Gibson'ın yeni filmi. Meksika'da küçük bir kasaba gibi işleyen bir hapishaneden bahsediyor. İçinde bakkalı var, pansiyonu var, kerhanesi var. Bir Amerikalı hapishaneye girer ve millete ayar verir. Hikaye kısmıyla klasik bir aksiyon filmi lakin hapishanenin ortamı ilginç. Korku filmi izleme hevesiyle "Woman in black"'i izledik. Bu filmde de hikayenin geçtiği kasabanın ortamı güzel ama kurgu zayıf. Özellikle çığlık atan kara duvaklı hayaleti gösterdiği sahneler filmin korkutuculuğunu, kasvetini dağıtmış. Yani olmamış. Filmde Harry Potter rolünde oynayan çocuk oynuyor. Çocuk dediğime bakmayın, o da büyüdü. Baba rolünde oynuyor. Çocuğu falan var. Perili bir ev var, hayalet var, bacadan fırlayan kuzgunlar var. Çok kötü olmasa da vasat bir korku filmi. Eskilerden bildiğim "It" filmini izledim sonra. Stephen King'in romanından uyarlanan 1991 yapımı film hala rahatsız edici. Fakat bu film çocukken daha bir ürkütücü gelmişti. Gene de güzel hikaye, çok uzun bir film olmasına rağmen izletiyor. Katil bir palyaço var, çocukları öcü olarak korkutuyor. Yüzyıllarca kasabaya musallat olmuş makyajlı öcü hakkında bir film. Danimarkalı yönetmen Las Von Trier'in "Anti-christ"'ini izlemeye yeltendim. Daha önce de izleme çabasında bulunmuştum. Beğenmedim. İçi boş şiddetten, mazoşizmden başka bir şey algılayamadım bu filmde. Bir ilişkide iletişimsizliği anlatmak istemiş yönetmen duyduğuma göre. Ben filmi okuyamadım,bilemedim,hiç mi hiç sevemedim. Diğer yandan, filmde tek beğendim sahne çatılara düşen meşe palamutlarıydı. Ha bir de filmin başında yavaş çekimde oynatılan sahne de farklı bir yorumdu fakat filmin genelinin içi boş geldi. Sonuç olarak, bu film bana ilginç olma peşinde olanların tutunacağı bir dal gibi geldi. Olmamış bir daha çek. Bir de İspanyol bir gerilim filmi izledim "Mientras Duermes". Filmde sapık bir kapıcı var. Çevresindeki insanların mutsuzluğundan mutlu oluyor. Apartmandan bir kıza takıyor ve onun mutsuz olması için elinden geleni ardına koymuyor. Hoş bir gerilim. Yüzüne gülen, arkandan iş çeviren bu kapıcı sürekli gülümseyen bu kızcağızı sinsi sinsi mutsuz etmeye çalışıyor. Filmin senaryosu hoş ama daha güzel de işlenebilirmiş. Tavsiye ederim, izlenir. Yukarıda yazdığım tüm filmleri "Atilla Dorsay" olduğum için değil, fikir alışverişi yapabilmek için yazdım. Çok sağlam gerilim ya da korku filmi izledim diyen varsa çekinmesin haber etsin.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Şener Şen'in el kılları arttı mı ne?

Yakın geçmişe öykünme.Dünü sev bugünü itin götüne sok. Yazık lan bugüne. Mahallenin delisini çubukla dürtmeyi, bütün gün tahta topaçla ya da misketle oynamayı, siyah beyaz televizyon izlemeyi marifet sanmak. Tüm bunlar yakın geleceğe öykünme sendromunun belirtileri olarak sıralanabilir. Biz zamanımızda at sikerdik, biz zamanımızda top koşardık, biz zamanımızda çiçek toplardık gibisinden yankılara sahip tüm o değersiz hatıralar. Şunu hatırlar mısınız bunu hatırlar mısınız gibi sohbetler açıp susam sokağını çok acayip bir şeymiş gibi anlatmak. Yaşadığın günden memnuniyetsizlikten midir yoksa sırf artizlik yapmak için midir nedir hep eski övülür. Alaturka tuvaleti öveni bile gördüm, duydum. Eskiden ne güzel sıçardık bee çaba sarfederdik çaba aslanım!!! alnımızın, kıçımızın teriyle sıçardık! şimdi sıçmak ne ki peeeh sen gel eskide sıç. Özetle muhabbetler boka sarıyor, aynı bokun Arapçası yıllardır süregeliyor, her kuşak kendi çağını yüceltiyor. Ben 80'lerin sonunda doğdum. Çok matah bir özelliği yok doğmanın. Bunu okuyan herkes eminim en az bir kere doğmuştur. Yaşadığın, doğduğun, büyüdüğün çağı övmek nasıl bir havadır bilemedim. Biz büyürken futbolcu kartları vardı.
Bilen bilir bu kartlarla abuk subuk oyunlar oynanırdı. Sidik yarıştırmaca. Bendeki futbolcu daha uzun, sendeki daha yaşlı gibisinden. Biz bunları çok ciddiye alır biriktirir, oynardık. Bizde de sike sürülecek akıl yokmuş o ayrı da, her genç bu tip oyunlar, kartlar, oyuncaklarla uyutuldu, oyalandı. Taso vardı, yağlı cipslerin içinden çıkardı leş gibi. Kokardı bir de bunlar. Sırf bu tasolar biriktirilcek diye cips alınır. Hatta bazen, yağlı taso paketin içinden alınır ve cips direkt çöpe atılırdı. Biz kirli tüketim pazarının en genç üyelerindendik ve bunu yıllarca sürdürdük. Ben şahsen benden genç olanlara çağımı övmeyeceğim. Eski kurtlar anlatır " tam bir Osmanlı kadınıydı ne zaman oturması gerektiğini, ne zaman konuşacağını çok iyi bilirdi." Ya sen şuna suratsız karının tekiydi, don yağı gibi donuktu, bir şey söylerdin kadına sana bön bön bakardı desene. Yok illa işin içine bir romantizm katacaksın, kadını bir kraliçe Elizabeth tadında anlatacaksın. Eskiden tek kanal vardı bizi istediği gibi yönlendiriyordu. Bir "Dallas" dizisi vardı muhteşemdi oturur tüm beleşçi komşularla diziyi izlerdik. Komşuların ayak kokularına bayılırdım, bana çocukluğumda St.Tropez'de yediğim rokfor peynirlerini hatırlatırdı.Misket oynardık, seksek oynardık ya da kendi oyunumuzu kendimiz yapardık. Çok yaratıcıydık. Hastasıyım bu söylemin. Çok yaratıcıydın da ne yarattın e be am. Halıcı dükkanın var bütün gün turist kazıklıyorsun, çay içiyorsun görüyoruz buradan.(tribün yaptık) En son yarattığın şey 2 sene önce Pazar kahvaltısındaki yaptığın melemen. O yüzden sevgili eski kurt, tüfek üzmeyin biz gençleri yazıktır.Kutu kutu pense oynardınız biliyoruz. Oynardınız tabi xbox mı vardı o zaman?
Renkli televizyon ilk çıktığında... Renkli televizyon ilk çıkmasaymış. Şuan herkes renkli televizyon ilk çıktığında ne yaptığı adı gibi bilir. Herkesin ilk çıktığındaki yeri, zamanı bellidir. Ona göre! Neden 60 ve 70'lere Western tadı katılır ve bu yıllara ayrı bir gezegenmiş gibi muamele yapılır. Açık hava sineması övülür, ama en son sinemanın önünden ne zaman geçtin desen kuzey ve güney fırıncıya gitti der. En son izlenen film kobra takibi 33. Diğer bir yandan, Orhan Pamuk nihayet Çukurcuma'da çok severek okuduğum "Masumiyet Müzesi" kitabının müzesini açtı. Kitaptaki hikayenin geçtiği dönemi anlatacak eşyalarla dolu olan bu müze o zamanki yaşamı anlatabilecek ufak ipuçlarına sahip. Kime sorsan kendi büyüdüğü çağlar şahane. Fakat iş eleştirmeye gelince Orhan Pamuk çöp müzesi açtı deniyor şimşek hızıyla.
Az önce bana saatlerce macun şekerini öven sen değil miydin?

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir Gün Mutlaka

Günlük hayatı daha pratik ve ön bilgili yaşamak için kafamızda bir çok şablon vardır. Sosyal bilimlerde de tekrar tekrar aynı kavramları bulmamak için teoriler vardır. Bu teoriler mevcut durumları analiz etmemizi kolaylaştırır. Modernizm geleneksel bağlardan kopup yeni bir kavram arayışına girilen bir akımdır. Her şeyin yenilenmesi, değişmesi ve yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirten bir düşünce yapısıdır. Modernizm bir anlamda alt üst ilişkisinin tekrar belirlenmesi, burjuvayı yeni güçlü konumunda sağlamlaştırmak, yeni bir sanat anlayışına, siyasal düzene duyulan ihtiyaçtır. Bir çok düşünüre göre modernizm 1. Dünya Savaşı ile sona ermiştir. 1. Dünya Savaşı gibi büyük ölçekli bir katliam tüm kurulmak istenen rasyonel düzeni alt üst etmiştir çünkü böyle bir savaşta rasyonalizme yer yoktur. 2. Dünya Savaşı ise insanların öle öle bittiği son mega katliamdır. Savaşıp ölecek insan kalmadığı için sonlanmıştır. Tüm bunlar "Postmodernizm" ismiyle anılan içsel, birey odaklı ve öfkeli bir yapı bozumcu akımın çıkmasına sebep olmuştur. İnsanın kendini rasyonel ve sistematik bir biçimde yenileme çabası "Modernizm" başarısız olmuştur. Kendi varlığının öncesindeki akımları yeniden yorumlayan, reddeden ya da geliştirmeye çabalayan insanlık, modernizmin çöküşü ile katı bir düzene ayak uydurmaktan kurtulmuştur. Bence Modernizm fabrikasyon üretimi rasyonelize etme çabasıdır. Sahile kurulan, denize atık bırakan fabrikaları olumlama aşamasıdır. Buharla, elektrikle, kimyasalla hızlıca değişen insanın değişime ayak uydurma çabasıdır. Kentleşen dünyada şehirli insan nedir ne yapmalı, ne yer ve ne içer onun hesabıdır. Türkiye'de günlük hayatta modern kelimesi günde 3 öğün telaffuz edilir. Tıpkı bir ekmek, çorba yada WC gibi. Modern kelimesi bizim için bir Ahmet, bir Mehmet, bir Ayşedir. Kişileri, mekanları ve olayları modern olup olmamasıyla tartarız. Örnek vermek gerekirse; modern bir adamdı giyimi, kuşamı, konuşması tam bir beyefendiydi. Şimdi kişi eğer klasik dönemde yaşasaydı ve bir aristokrat olsaydı muhtemelen konuşması daha süslü, giyimi daha abartılı olacaktı ki örnekteki beyefendi nasıl modern olmakla iyi etti onu anlayamayız. Günlük hayatımızdaki insanları modern olmakla övüp modern olmamakla yaftalıyoruz. 100 yıl öncesinin kafasını yaşıyoruz. Baloyu, operayı, baleyi ve klasik müziği modern hayatın getirileri güzellikleri sanıyoruz onların 500 yıllık tarihini hiçe sayıyoruz. Bütün bunları "modernlik" safsatası olarak kullanıyoruz ve satıyoruz. Öyle kapsamlı kullanıyoruz ki "modern" kelimesini modernin kendisi bile şaşırıyor hayretle izliyor. Post-modern'den bahsetmiyorum bile. Nerede abuk subuk, anlaşılmayan, öfkeli, aykırı olay ve eser varsa ona da post-modern diyoruz. Rahat bıraksak kavramları, donları gevşetsek, çorapları çıkarıp elektriği toprağa versek bunların hiçbiri olmayacak. Dürümcüyü modern değil diye yeremeyecek, İstanbul zıbı zıbı konutlarını modern hayatın dıbıdıbısı diye övemeyeceğiz. Tüm bunlar nereden aklıma esti birden derseniz aslında boşuna bir sürü cümle yazdım giriş hesabı. Gündemde modern hayatımızı koruma çabası içerisindeyiz, gelecek şeriat gelecek bizi sikicek, tiyatromuzu elimizden alacak, mini eteğimizi kesecek. Tamam biraz dikkat et kesinlikle uluslararası fikir olarak açılıp saçılan sosyal hayatta dindar uygulamalar açısından muhafazakarlaşan bir devletden bahsedebiliriz, güçlenen sağ eğilimli orta sınıf artık baskın ve sosyal hayatta da istenmeyen bir çok olay yaşanıyor. Aydın'da insanların alkol içmesini gözetmek, mini etek giydi diye bacaklara kezzap atmak, parkta öpüşenleri copla kovalamak. Tüm bunlar haksız yere insanları baskı altına alıp, kısıtlamaktır. Fakat tüm bunları şeriatla bağdaştırmak, elde avuçta ne varsa baştan salmak anlamına da gelmektir. Sosyal demokratlık keşke sadece rakı içip beyaz leblebi yemekle olunsaydı.
O zaman her şey çok daha kolay, Altınoluk sahilleri kurtarıcı, aydın emekliyle dolup taşardı. Ya 19 Mayısta CNNTürk'te bir programa rastladım gözlerim yaşardı bu ne lan dedim. Üç tane genci çıkarmışlar programa müzik yapıyor diye, genç bunlar müzik yapıyor, çok özel farklı bir şeymiş gibi. Eşek kadar adamlar bateride 3 zil bir davul ritmi, gitarda İzmir sus bir, vokaller ise saçlarını yeni nesil jölelerle sağlamlaştırıyor. Aşağıda da boş beleş gebeş muhabbet kralı tweetler akıyor. CNNTürk genç dediğin hashtag'ı(konu başlığı gibi bir şey demek demek) yapmışlar Twitter'da millette gençliği strese sokacak mesajlar yazıyorlar altta. Aklımda kalanlardan; genç dediğin saygılı olur!!! (olmazsa kırarım bacaklarını ünlemleri), genç dediğin Atatürk'ün yolundan gider! ( alt metni gitmeyen puşttur!!), kısaca genç dediğin "yetişkinler" in düşüncelerine paralel gitmelidir! Eğer ki insanlara tek doğrular sunulursa ideolojisini belirlerken yüzlerce düşünüre başvuran Atatürk'ün izi dediğimiz "Kemalizm" akımını temel kaynak noktası görmenin, Kuran-ı Kerim'i temel kaynak olarak gören kökten dinci diktasının dogmatizminden farkı kalmaz. Bu sebepten insanları modern, post-modern, pro-modern, pis modern, yok modern diye etiketleme çabasına girmeden farklı kaynaklara başvurarak öznel bir düşünce biçimi oluşturmak gerekir. Herhangi bir ideolojinin takipçisi olmayan insanları "liboş" diyerek yaftalamak da kimsenin yararına olmayacaktır. Herhangi bir düşünce kalıbına takılı kalmayıp daha geniş kapsamlı bir görüşle bakılmaya çalışılırsa ortaya daha kullanışlı bir düşünce akımı ortaya çıkabilir. Her çağ kendine özgü dinamiklere sahip bu yüzden bulunan zamanı hem önceki zamanın dinamikleri hem de günün dinamiklerine göre değerlendirmek gerekir. Meydanları dolduran bayrak taşıyan 19 mayısçılar, keşke alternatif bir öneriyi meclise iletmeye çalışsalardı daha günümüze uygun, faşist uygulamalardan uzak kutlamalara sahip olabilirdik. Gençlik bayramında gençlerin pişik olmasına sebep olacak saatlerce dikilmekten ziyade gençleri içine katacak müzik festivalleri, spor müsabakaları, fikir-sanat yarışmaları gençliğin daha aktif ve yaratıcı olmasını sağlar. Bunların yanı sıra sen yine yap törenini saygı duruşunu, koy çelengini. Bunlarda ulus-devlette liderlere yapılması uygun olan saygı duruşlarıdır. Fakat bu törenler saygı ile anmanın tek çeşidi değildir. İktidarda ve muhalefetteki hiç bir partiyi beğenmeyen bizler, mutlak doğru, saf doğru, salt bilgi arayışında Atatürk büstlerine sarılmamalıyız. 2.Meşrutiyet hatta bunun 1. si de varmış diyorlar, İttihat ve Terakki, Jön Türkler gibi oluşumları da yok saymamak gerekir. Tüm bunlar Cumhuriyeti kurarken Atatürk ve kurmaylarına (teknik direktör ve danışmanları)bir temel niteliğindedir. Yapılan tüm devrimler ve reformlar daha önce ya yapılmaya çalışılmıştır ya da uygulanmış meşrutiyet yıkılınca tekrar tarih sayfalarına gömülmüştür. Unutmayın ki Mustafa Kemal de bir ara İttihat ve Terakki oluşumunun içindeydi. Atatürk'ü saygıyla ansak da kayalarda dağlarda Atatürk silüeti aramamalıyız.
Çünkü bu yapılan hareketin allah diyen karga, allah yazan yaprak arayışlarından farkı olmaz. En büyük korkulardan olan "Atatürk'ün yolundan sapma" endişesi öyle güzel kullanılıyor ki biraz silkinip farkına varmak lazım. Ya artık bir ara bulun işte, her fikrinizi Karacaoğlan der ki gibi referans verip, Atatürk imzasıyla savunmayın. Her konuda, her eylemde M.Kemal'in imzasıyla kendinize destek aramaktan vazgeçin. Bazı konuları Yılmaz Özdil yazdı, Bekir Çoşkun söyledi, Haşmet Babaoğlu belirtti gibi kısa kısa anekdotlarla öğrenmeyin. Madem merak ettiniz girin internete o konuyu etraflıca araştırın. Sonra gençlik nereye gidiyor, tüm gün bilgisayar başında. Gençlik siksin sizi.

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Viva 19 mayıs ve kafası

   Bu bloğa başından beri yeni birşey koymamamdaki en önemli sebep uzun süredir içimdeki çürümüşlük hissinin beni esir alması ve yaşadığım ortama yabancılaşmamın getirdiği bir tür zihinsel koma halinde uyku modunda öküz gibi yaşamamdır; artık biraz silkineyim dedim. Bu paragraf da benden bir merhaba olsun ozaman..bloğun adına uygun olarak itin götüne sokmaya çalışacağım ilk şey Türkiye Gençlik Birliği(TGB)'nin Viva 19mayıs sloganı ve organizasyonu olacak..

    Bir saat kadar önce Okan Bayülgenin programında benim gibi genç iki arkadaş çıktı uzun uzadıya anlattılar..atam dediler emanet dediler emperyalizm dediler gericilik dediler dunya dediler kardeşlik barış vs devam ettirip arada bi suriye açılımı yapıp aydınlar yanımızda karanlığa bırakmayız ülkeyi diye bağladılar..



   Çok az gençlik örgütü tv gibi hala cok onemli olan bir medya organında hele bide okan bayulgen gibi gencliğin takip ettiği bir kişinin programında bu biçimde süre alıp kendisini anlatabilir; kendi çapında sivil toplum-gençlik örgütü falan kovalamış biri olarak bunun TGB için büyük bir şans olduğunu söyleyebilirim. Bu tarz kapılar kolaylıkla açılmaz kimseye..Türkiye Gençlik Birliğinin sitesi ve viva19mayıs organizasyonu-şöleninin sitesi ni buradan size vereyim biraz bakıp kurcalamak, dinlemek lazım herkesi öncelikle..

  İtin götü faslına geçmek gerekirse:

   Viva 19 mayısmış..emanetmiş..ilk olarak söylemeliyim ki biri ancak kendisine ait olan birşeyi emanet edebilir..lost adası mıydı bu ülke ki biri sahip olsun sonra başkasına devretsin..eğer ülke o dönem tek adama ait olmuşsa(ki bence öyle değildi) bu o kişiyi diktatör yapmaz mı? Ama öte yandan sizler tgb li arkadaşlar bu tarz bir itiraftan da uzaksınız..dünyadaki faşist, totaliter rejimlerin rüzgarıyla böyle kutlamalar baslamıs(googleda mussolini falan yazıp gorsellere bakın bizim stadyum kutlamalarının siyah beyaz fotograflanmış benzerleri ile karşılaşırsınız); kabahatı başlatanlarda değil sürdürenlerde aramalı. Allah askına asker gibi raprap yuruyup,bandoda davul vurmanın neresi genclik neresi spor..Siz şimdi neyi savunuyorsunuz,eski totaliter rejimin ayinlerinin kaldırılmasına karşı çıkmak gericiliğin dik alası olmuyor mu? Törenlerde toplumun belirli kısmını rencide ettiği açık olan("ne mutlu turkum diyene" gibi) pankartları güneşin altında gebererek kaldırmanın, şehirdeki asker ve valiye selam durmanın neresi ileri oluyor anlamak gerçekten güç.

  İşin spor kısmına gelince lisanslı sporcu sayımız son 10 yıla kadar komik rakamlardaydı, ülke genelinde 80 yıldır kutlanan bayramların bu ülke insanına spor yapma alışkanlığı kazandıramadığı gerçeği bir yana üst düzey sporcu yetiştirme bakımından bir işe yaramadığını göstermek için kıyaslamaya gidilirse, örneğin Çin'deki olimpiyatlara sadece 68 sporcu ile katıldı  Türkiye; kendisiyle ekonomik ve nüfus bakımından kıyaslanabilir ülkeler olan İspanya 287, Avustralya 533 beğenmediğiniz Mısır bile 103 sporcuyla katılmış. Bu demek oluyor ki işi spor yönü pek yürümemiş.
    Üzülerek söylüyorum ki şimdi size 19mayısı kutlamalarını değişik biçimde kutlama fikri bile sizin tabirinizle 'takunyalı tipler' sayesinde geldi; bunu son 1 ayda gördük. Madem ki sizler de törenlerin biçiminden rahatsız idiniz 80 yıl gibi uzun bir süre niçin bir kişi çıkıp eleştirmedi bu törenleri, değişmesi ya da modifikasyonu için kamuoyu oluşturmaya çalışmadı? Hala aydınlık karanlık bilmem ne biçiminde kodlanmış lise Atatürkçülük ve vatandaşlık dersi evreninde gezinmekten yorulmadınız mı? Onlar takunyalı ise siz de putperestsiniz..

 
    Cumhuriyetin ilk yıllarına faşist diktatörlük demek çok doğru değil bence(en basitinden faşist ülkelerde tüm toplum bir akıl tutulması yaşayıp liderlerine adeta taptı ve toplum olarak akıl almaz suçlar işlediler bizdeki durumun böyle olmadığı aşikar!) ama ortada farklıyı kabullenemeyen,totaliter ve her türlü baskı unsurunu kullanmaktan çekinmemiş bir asker rejimi olduğunu görmek için zizek olmaya da lüzum yok..Cumhuriyeti kuran kadrolar ummadıkları bir güce kısa zamanda ulaşmış,yurtsever ve her durumda gereği neyse ona yapmaya çalışan kadrolardı. Dönemlerindeki batı dünyasında esen faşist rüzgarların etkisinde kalıp benzer uygulamaları burada yapmayı kendi zihinlerinde ilerici ve modern saymaları da aslında şaşılacak şey değil.

Bu heykeli Mussolini döneminde İtalyada yapan Pietro Canonika ülkemizde de cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmış taksim meydanınındaki anıt dahil birçok eserinde faşist rejimlerin izlerini görmek mümkündür; özellikle bu resmi koymamın sebebi hemen hemen herkese ilk bakışta bu heykelin Türkiye'de olduğunu düşündürebilecek kadar tanıdık gelmesidir.

  Asıl şaşılacak şey bu tip uygulama ve politikaların yıllar içerisinde tabulaşıp mutlak doğru haline gelmesidir; şüphesiz bunda kemalist ordunun 10 yılda bir topluma verdiği ayarın etkisi de büyüktür fakat bugünün Türkiye'sinde hala bu söylemlere gençlerin prim vermesi ve aydınların(nedense çoğu tiyatrocu) gürbüz ve etkileyici tonlarıyla gaza getirici konuşması asıl "akıl tutulması"nın kendisidir. Buradan benim çıkardığım sonuç Atatürk faşist ve diktatör değilse bile sizler(19mayısçılar) en azından totaliter rejim meraklısı hatta biraz acımasız bir yargılama yaparsam faşistsiniz.
"ya roma ya ölüm" diyen Musolini' nin siyah gömlekli devrimci genç milisleri rahat uyuyun; modern Türkiye'de hala söylemleriniz yaşamakta

  Dünyada faşizmin iktidara gelirken nasıl gençlere gazı verip dünyayı gençler değiştirir diye onlara milis-terörist haline getirdiğini ve materyalist toplum ve gençlik ilişkilerini başka bi yazıda değerlendirmek lazım..gençliğe tapmak da ayrı bir kafa zaten neyse.. ha bide google a yazın  lütfen faşizmin paganik koklerini araştırın, o zaman niçin sizleri putperest diye yaftaladığımı belki daha iyi anlarsınız..sonra gider büstleri öper,büste selam durur,mezarına gidip hukumeti ve toplumu şikayet edersiniz ona..adamı da rahat bırakın artık, düşün yakasından..

not: yazım ve imla hatalarını boşverin




1 Mayıs 2012 Salı

Kasıyo

Babası da saatçiydi. Zaten babası saatçi olduğu için saatçiydi. Sonuçta saatçiydi. Dedesinin de saatçi olduğu söylenir ama aslen marangozdu. Diğer yandan dedesi illa ki saat kullanıyordur. Vaziyet bu. Saatçiyi açmak için uyandı yüzünü yıkadı çapak, salya ve benzeri gündelik atıkları temizledi. Peynir,ekmek,zeytin üçlüsünü de mideye katarak evden çıktı. Dükkan eve 10 dakikaydı gazete almak için bakkala uğrarsa 12 dakika. Dükkana yürürken öğlen gitmek zorunda olduğu toptancı aklına geldi. Gitti dükkanı açtı. Saatlerine,gözlüklerine bir göz attı. Artık saatçiler traşlı gevur modellerin gözlük reklamlarıyla dolup taşıyordu.Saatleri hiç sevmezdi lakin çok dakik biriydi bu yazının karakteri. Hep insanların neden en az 2 tane saatle (cep telefonu, kol saati)dolaşmayı, neden zamanın tasmasıyla dolaşmak istediklerini anlayamazdı. Her sattığı saatten sonra enayi derdi müşterisine içinden. Ayıptı onun yaptığı da. Duvar saatleri, kol saatleri, cep telefonu saatleri, dekoder saatleri, bilgisayar saatleri, hesap makinesi saatleri, güneş saatleri, kum saatleri, başucu saatleri, cep saatleri... Bu saatler insana boşluk bırakmayıp sürekli çalışıyorlardı ki saatçi işten kaçamıyordu. Saatler her yerde peşindeydi. Otogarda, istasyonda, otobüste.metrobüste... Toptancıya gitmek için dükkanı kapattı. Yoldan geçen bir adam saati sordu, adama kafa atmamak için kendini zor tuttu.Adama dik dik bakarak yoluna devam etti. Akbil bastı, metrobüsün kapıları açıldı millet birbirini itip kakıyordu .Metrobüse binmeye çalışan bir adam kapıdan geçerken omuz attı. Adama bir derdi olup olmadığını sordu adamın annesine gazel yazdı ve yerine oturdu. Kafasını kaldırınca sonraki durak bıdı bıdıdır anonsunu duydu. Durakları yazan ekranın durak isimleri yanında saati de okudu. Saatin 12:34 olduğunu algılamamak için hızla kafasını çevirdi. Birden ayağa kalkıp elini beline götürdü silahını çekti çıkardı ve "herkes şu sikik telefonlarını kapatsın yoksa önüme geleni vururum ki gayet nahoş bir vaziyet olur" diyerek absürd bir uyarıda bulundu. Herkes telaşla telefonlarını çıkarıp kapatmaya çabaladı. İki el ateş sesi duyuldu metrobüste, saati gösteren metrobüs ekranları artık duman tütüyordu. Bir anlığına zamanın dışında olduğunu hissetti. Sonraki durakta kendisini bekleyen polislerin sesini duyunca gülümsedi, hücresinde duvar saati olmamasını talep edecekti.

19 Nisan 2012 Perşembe

Sims mi oğlum bu ?

Nedir bu rasyonalizme kökten, toptan, delicesine inanmak. Haberlerde hava durumuna 15 derece derler, fakat gün gelince 17 olur, hemen fırsat bulup sinsi gibi haber kaynaklarını ölümüne eleştiririz. Ne o beyimizin/hanım efendimizin koltuk altı nemledi.
Zeus bile akşamdan ertesi günkü hava durumununu düşünmüyor olabilir bize noluyor ki hassas termometre gibi havayı kokluyoruz. Hayır bunu yapanlar çiftçi olsa bir nebze, ama sen ofiste klima/havalandırma altında çalışıyorsun, klimanın randımanı için mi üzülüyorsun.

Ha bir de şu felaket senaryolarına hastayım. Hava değişiyor yağmur yağıyor küresel ısınma, hava açıyor küresel ısınma, dolu yağıyor çok küresel ısınma. Mevsimlerin ayrımı sanki tanrısal bir güçle belirlenmiş gibi bir tavra bürünmüşüz. Bir yılı da biz bulduk, mevsimleri de biz böldük. Mart ayında kar yağınca neden şaşırıyoruz dünyanın sonu gibi. Martta kar yağınca küresel ısınma diye uzmanca yorum yapan kişiler türbanlılar üniversitede derse girince cumhuriyet elden gidiyorcularla hemşeridir.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Feodal Ceo

Eskiden bir savaşa hazırlanırken neler yapılırdı ? Köylere, kasabalara haber salınırdı eli silah tutan erkekler imparatorluğun/beyliğin ya da artık her ne haltsa yönetim şekli ordusuna asker toplanırdı. İşte bu devletin,milletinin,ümmetin ya da sultanlığın kontrolü altında olan köylerden asker toplanıp düşmana hücum edilirdi. Bu köylerin, derebeylerin,feodal düzenlerin illa ki bir baronu, lordu, yetkili abisi de vardı. İşte bu yetkili abiler krallıkla birlikte savaşa girip girmeme konusunda kararlar dahi verebilecek asker sayılarına sahip olabilirlerdi. Şöyle ki, kralın yardakçısı şu tip bir söz söyleyebilirdi; "Berkecangillerhan derebeyi bizden yana savaşa girmez ise ne yazık ki savaşı kazanamayabiliriz kuzum".

Bu örnekte de gördüğümüz gibi Berkecangillerhan lordu'nun kararları krallığın stratejisinde önemli bir rol oynayabilir. Feodaller, kralın danışmanı olabilirler savaşa kralla beraber omuz omuza girebilirler. Feodaller kralı devirebilir, yeni krallar olabilir ya da kralları yönetebilirler. Magna Carta olaylarına bakarsak görürüz ki, burjuvalar (donsuzlar), baronlar kralın kararlarını derinden etkileyebilir.
Günümüze baktığımızda da bir çok sektörü tekelinde bulunduran çok güçlü şirketler var. Bu şirketleri de baronların sahip olduğu güçlere sahip insanlara benzetiyorum. Eskiden lejyonerlere, askerlere sahip lordlar şimdi fedailere, bodyguardlara, kolluk kuvvetlerine sahipler. İngiltere Fransaya savaş açmaya kalktığında Vodafone, Land Rover gibi ingiliz şirketleri dur arkadaş sen napıyorsun diyip Fransa'ya destek İngiltere'ye köstek olabilir. Bu durumda da İngiltere yok yere daha fazla zarar görebilir. Oysa güzel güzel özel şirketlerini (feodal ceolarını,patronlarını,derneklerini) ikna eden bir İngiltere çok daha bütün ve kuvvetli bir şekilde böyle bir savaşa girebilir gibi sanki. Bu durumda ilerde milletler birliği, ümmetler birliği, kıtalar birliği gibi gelecek dünyanın sistemleri hakkında teoriler olduğu gibi gelecek yeni düzenin şirketler birliği olması da gayet mantıklı bir teori olmuş oluyor. Lakin böyle bir teori hali hazırda var. Zaten yok da demedim. Tezcanlı mısın sen?

4 Nisan 2012 Çarşamba

Elektronik eşyaların pis elektriği

Sanırım hayatımda elektronik bir eşyanın hata vermesi kadar anlık uyuz olduğum başka bir mevzu yoktur. Başıma birçok kıl,yün, tüy olay gelmesine rağmen beni hala en uyuz edebilen olaylar hep hata veren, bozulan elektronik eşyalarla ilgilidir.
Eşyaların üzerinde öyle bir hükmümüz var ki hep çalışmalarını, hiç bir zaman hata vermemelerini bekliyoruz. Her gün çalışan televizyonun bir gün ayarı kaçınca sağını solunu tokatlıyoruz, mesaj çekerken hata veren bir telefonu masaya atıyoruz ya da ne biliyim program yüklerken hata veren bir bilgisayarı yalıyoruz. (oha) Biz eşyalardan üstünüz ve onların sürekli olarak hatasız bir şekilde işlevsel olmalarını bekliyoruz. İşlevini yitirmiş bir eşya artık bizim gözümüzde değerini yitirmiştir. Her eşya işlevi kadar değerlidir. Konuyu saptırmayalım. Ne diyodum he elektronik bir eşyanın verilen komutu yerine getirmemesi çok uyuz bir olaydır nitekim. Fabrikasyon üretilen bir eşyanın hata vermemesi gerekirken hata vermesi insanoğlunu yıkıma uğratır. Sonra teknik servisler, elektronik eşya tamircileri uğraş dur. İnsanlar hatalı olabileceği gibi eşyalar da hatalı olabilir. Üzmeyin onları sevin, şefkat gösterin, öpün, okşayın, üfleyin, ısırın.


Diyeceğim o ki her şeyin elektronik olması bazen insanoğlunu çözümsüz, sıçarken tuvalet kapısının başkası tarafından açılması gibi ortada bırakıyor. Oysa mekanik olsa hart hurt bir çözüm bulunur. Değil mi ama?

30 Mart 2012 Cuma

Eser miktarda asilik içerebilir!

Bariz bir şekilde şiddete maruz kalan zindandaki bir mahkum, gardiyanı için muhtemelen kin besliyordur. Dahası, gardiyana zarar vermek istiyordur ve kendisine uygulanan bu şiddet olayına bir son vermek istiyordur. Eğer tabi şiddet görmekten zevk almıyor ise.

Bugünlerden birkaç on yıl önce fiziksel şiddet dışında bir şiddet çeşidi aklımızı fazla meşgul etmiyordu. Soğuk savaşın bize tanıttığı psikolojik şiddet şuan bir çoğumuz tarafından bilinmektedir. En azından fiziksel şiddetin dışında başka şiddet çeşitlerinin de varolabileceğini bilmekteyiz.

Sıkı bir disiplin, katı kurallar, sürekli baskılar ve süregelen haksızlıklar (tüm bu psikolojik şiddet çeşitleri) insanı isyana, hainliğe, tepki vermeye itebilir. Sürekli olarak büyük çocuklardan dayak yiyen bir çocuk, bir gün ya abisine söyler ya da taş/sopa ile büyük çocuklara dalar. Diğer yandan, büyük çocuklar bu küçük çocuğu arada bir tokatlarsa fakat aynı zamanda da küçük çocuğu arada bir pohpohlarsa çocuk büyük bir tepki vermez ve bu dayak durumuna uyum sağlar. Bir araba lastiği ya da lastik top da aynı tepkiyi verir. Topu çok şişirirsen iyi zıplar fakat aynı zamanda taş ve çivi benzeri şeylere karşı dayanıklılığı azalır, patlama ihtimali artar.

O yüzden şişirilen bir lastikte siboptan biraz hava kaçırılır ve patlama ihtimali azaltılır. Bu sayede topumuz veya lastiğimiz daha dayanıklı hale gelir. Bizim için, yönetilen insanlar için de bu durum geçerlidir. Bize verilen ufak tefek ayrıcalıklar bizi mutlu eder, bizim gururumuzu okşar.Bu durum yelkenleri hemen suya indirmemize sebep olur.Bize verilen bu imtiyazlar itiraz etme şiddetimizi azaltır.
Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa ülkelerine verdiği kapitülasyonlar da anlattığım olaya benzer dış politikadaki gerilimi azaltmak içindi. Yani amaç sibobu biraz gevşetip bütünlüğü korumaktı. Keza, Tanzimat Fermanı da Osmanlı'daki isyanların şiddetini azaltmak amacıyla "sibop yöntemi" (hemen isim uydurdum bilimsel oldu)uygulanmıştır.


Ayrıca,yukarda bahsettiğim olayı yaratılan anti-figürler, anti-kahramanlar aracılığıyla da desteklediklerini düşünüyorum. Şöyle ki, yaratılan bir Che figürü haksızlığa uğradığını düşünen, isyanlara koşmak isteyen insanı 'he böyle insanlar var ne güzel' diyerek pasifize edebilir eyleme geçme konusunda duraksatabilir. Şöyle ki,kişi popüler kültürdeki anti-kahramanları izleyerek kendi davasını savununan başkaları da olduğunu düşünür. Bu dünyada yalnız olmadığını, kendi gibi "güzel" insanlar olduğunu var sayar. Kendini yalnız hissetmez, boşluğa düşmez, kendi kendine biriyle ideolojisini dost eder. Yaratılan bir Superman karakteri de iyilerin her zaman kazandığı imajını bize yükler. Bu da bizi mutlu eder. İyinin kazanacağına inanırız güzel bir ahlak ediniriz ve bu şekilde yaşamayı yeğleriz. İsyankar karakterler de aynı endüstri içindedir. Asi bir karakter de ara sıra resmedilir ki, aksi düşüncelere sahip insanlar da kendi kahramanları izleyip rahatlar, refaha erer. Onları bir tüketim malzemesi haline getirirler. O insan gittikçe bir ikona dönüşür ya da bir meta haline getirilip tüketilir.Che örneğinde de olduğu gibi sonradan kişiler Che'nin tişorta basılan bir sakallı adam kafası olduğunu düşünmeye başlayabilir. Bir pazarlama ürünü olarak kullanılan Che'nin sakallı vesikalık resmi bugün baskılı tişort satanların favori resimlerindendir. Meta haline getirdiğimiz karşıt-fikir adamlarının/kadınlarının tüketim malzemesi haline getirilmesi toplumun "karşıt fikirler de yaygınmış o zaman o kadar da bok bir durumda yaşamıyoruz" şeklinde düşünmesine sebep olabilir. İsyan ihtimaline karşı alınan önlemler başarılı olmuşa benziyor.

Dükkanda hiç bir mal satamayan bir esnafın akşam eve gittiğine "Muhteşem Yüzyıl" izleyip vay be ne büyük imparatorluğun torunlarıyız diyerek böbürlenmesi tam da üst tarafta bahsettiğim durumu anlatıyor olabilir. Bizi uyuşturmak, pohpohlamak için her eve dağıtılan medya araçları bizi güçlü, farklı ve mutlu etmek için "muhteşem" bir araçtır. Yaygın ideoloji televizyon aracılığıyla çok kolay yaygınlaştırabileceği gibi aynı zamanda olaylar olduğundan farklı mutlu edici bir şekilde de yansıtılabilir. Neyse şimdi bu konuya girersem çıkması zor.Zaten çok satan atarlı kitaplarının çoğu bu bahsettiğim medyanın yönlendiriciliği konusuna parmak basıyor.

Ya aslında ben bu konu hakkında yazmayacaktım. Geçen Fox Tv'de bir diziye denk geldim ve bana karşılaştığım diğer dizileri anımsattı. Her zaman sakallı, kısık gözle bakan ve siyah pardesü adamların neden her dizide olduğunu merak etmiştim.

Fabrikasyon bir şekilde ceketin üstünde gür,kısa,yeşil tonlarda sakalı ile dikilen kafaların neden her dizide ortaya çıktığı üzerine bir kaç düşünce geliştirmiştim. (Bir de bu adamların bir burundan soluma tribi var ki sorma ağzının ortasına vurasım geliyor görünce bunları) En son aklıma şey geldi. Bu adamlar genelde yasal olmayan işleri onurlu bir şekilde yürüten karakterler oluyorlar. Sanırım devlet çaktırmadan illegal iş yapan adamlara bir övgüde bulunuyor. Sanki bu tip adamların iç pazar ve dış pazarı dengede tutmasını, ekonomiye daha çok katkıda bulunmasını sağlanmaya çalışılıyor gibi bir yayın planı var ortada. Tamam bu tip adamlara özenen kişiler de çok, fakat bu nasıl bir sıfattır ki her dizide namussuz kadına okkalı bir tokat atar. Sonuçta büyük bir cari açığa sahip bir ülkeyiz. Bu tip yasadışı işler cari açıklarımızı mı kapatıyor acep. Hani bizde bu ülkede yaşıyoruz sokakta bu tip adamlar görüyoruz ama pek hoşlanmıyoruz. Neden bu adamları gidip de her dizide izliyoruz onu anlamış değilim. Ülkü ocaklarında bu adamlardan düzinelerce bulabilirsiniz ama gidip de karşısına geçip izlemek istemezsiniz muhtemelen onları. Ama gidip de bu adamları dizide bayıla bayıla izliyorsunuz. Sevdiğim bir kız vardı orospu olmuş kahpe kader diye diye dizilerde dolaşan bu adamların azalarak bitmesini öneriyorum.Yoksa seviyonuz mu lan bu adamları...

6 Mart 2012 Salı

Distopya ve alışma süreçleri

Son zamanlarda okuduğum distopik romanların, izlediğim film noir(black film)lerin ve yine okuduğum bloglardaki komplo teorilerin de etkisiyle ben de distopik bir bugünde neler yaşadığımızı tahmin etmek istedim.
Zaten her asırda insanların bir çoğu distopik bir hayat çizgisinde yaşıyorlar. Demek istediğim, günün en az 8-9 saati çalışıp geri kalan kısımda işe hazırlık yapılıyor. (Yıkanmak,uyumak,beslenmek,stres atmak).Kişi kendi zamanını dolduracak hiç bir uğraş bulamıyor mu ki başkalarını zengin etmekle didinip duruyor. Bir kere stres atmak diye bir tabir var. Neden kendimizi bu denli büyük streslere sokuyoruz ki. Gün içinde iş dışında bir faaliyet düşünememize sebep olan, bizleri bu aciz duruma sokan gene kendi davranışlarımız değil mi. Sustalı maymun gibi eve gelince tv başına oturmak mı isteğin onu bilemem fakat benim değil.

Çok büyük işler başarmana gerek yok, bir rockstar ya da aktris olmana da lüzum yok. Bizim pasif, aylak,kendi kararımızla yapılan eylemlerinden ziyade verilen görevi yerine getirmeye odaklı oluşumuz, sorgulamaz halde yaşamamız insan doğasına uygun bir hal midir? Demiyorum ki çita gibi antilop peşinde koşalım fakat neden tüm gün Microsoft Office, bilimum Windows,mynet oyunları ve ofis fıkralarına maruz kalalım ki. Bu kadar yaratmayan bir insan dünyası birbirine bir şey satmak dışında ne üretebilir ki? Kim kime nasıl ne pazarlasın nasıl kar etsin (tırnak içinde kar üstüne kar katsın) nasıl işleri büyütsün, nasıl kalife bir profesyonel olayım derdi içindeyiz. Ön görülen kariyer aslında kolayca ulaşılan ve adilce uygulanan bir sistem sayılır. Lise eğitimini tamamladıktan sonra isteğin (çoğunlukla ailenin isteği ve para getirecek işler) doğrultusunda üniversite tercihi.(Tabi tüm bunlar eğitim alacak imkanlara sahipsen) O da bitti arada seminer, eğitim zart zurt. O da kesmedi yüksek lisans, doktora(tercihen yurtdışı) .Şimdi yapma arkadaş bunları diyebilirsin.Dersin de. Yapmadığında ortada kalma riski yüksek, girişimci olmadığın takdirde Beşiktaş Yapı Kredi şubesi kapı önünde boş bir yer var battaniyeni alır oraya kıvrılırsın.
Bazen kafamız atıyor abi ben adaya yerleşicem ben bodrumda ufak, bahçeli bir eve yerleşeceğim gibi çok 'anarşist' davranışlar içinde bulunuyoruz. Bu davranış biçiminde bence özlemi çekilen duygu aylak hayatını kendi elinde tutma isteği. Diğer bir ifadeyle, kişinin kendi zamanlamasını kendi yapma isteğidir. Şimdi adaya gidiyorsun iyi güzel. Fakat gene gidip orada Bim'den alışveriş yapıyorsun. 'Yapma git ağaçtan topla!' dersiniz. O seçenek zaten ucube olarak kenara itilmiş durumda. Bu tip kendi aylaklığını kontrol etmek isteyen insanlara çok pis kıl oluyoruz ve içten içe de kıskanıyoruz onları. Adam illa ki Robinson Cruise gibi yaşamak zorundaymış gibi bir hava yaratıyoruz. Adam/kadın en güzelini yapıyor işte kaçabildiği zorunlulukların hepsinden kaçıyor, daha ne yapsın.

Tüm bunlar insanın yaşadığı ortamda tatmin olmadığı, istediği gıdaya ya da istediği konaklama alanına ulaşamadığı distopik bir düzen içinde yaşadığını gösteren ufak örneklerdendir.
Son zamanlarda özellikle internet ortamında tekrar alevlenen ve konuşulan Mason-İlluminati-Şeytani semboller konuları var. Bunların hepsini okuyup ürküyoruz(Tüyler diken diken). Tüm bu semboller bütününe çok şaşırıyoruz ve hatta halimize üzülüyoruz. Anam hemen farkında olayım da Lady Gaga şeytani sembolleriyle beni etkilemesin diye hazırlıklarda bulunuyoruz, bilinç bilinç oluyoruz. Hepsini geçtim de neden 10 saat mesai + fazladan mesai+belki hafta sonu da çalışan insan, plastik kokan suya, elektrik faturasıdan pay alan Trt'ye ya da ne biliyim zemin kat dairede 1000 lira vererek yaşamaya neden bu denli öfkelenmiyorsun ya da üzülmüyorsun? Asıl ürkütücü şeyler bunlar gibi. Çünkü varlığından, bugününden gayet emin olunan, yaşanan zamanlar bunlar. Gerçi blog yazmak falan güzel lan.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Filmlerdeki Karizmatik Kötücül Karakterler

Özellikle Amerikan ve İngiliz filmlerinde her zaman bir karizmatik kötü karakter yaratılır. Bu kötücül karakter tüm film boyunca milleti tokatlar, millete ayar verir. Fakat biliriz ki filmin sonunda başroldeki iyicil ve asil karakter onu alt edecektir.


Şimdiii, ben özellikle eski çağlarda geçen savaş filmlerini severim kılıçlı, kalkanlı. Fakat bu filmlerin çok klişe bir özelliği vardır ki kaslı, yakışıklı ana karakterimiz her zaman hafif çirkin gibi ama karizmatik kötü karakteri son savaşta ufak yaralar alarak döver, tokatlar ve son noktayı koyar. Bu olay o kadar sık oluyor ki izlediğim tüm filmlerde kötü olarak yansıttıkları tarafı tutuyorum ve hep kaybeden taraf kötüler oluyor. Ya bir kere de sosyal mesajı, ahlaki öğütlerinizi bir kenara bırakıp, şöyle barbar abiler, amcalar iyileri bir paketlese ne hoş olacak.Hayır bir de şimdi barbar olarak gösterilen karakter hep ayı gibi yemek yer, kızlara pandik atar,inançlara saygı duymaz ya da meşe palamuduna tapar ve sırf zevk için kötülük falan yapar. Genelde bu barbarlar ya doğulu olur ya da kuzeyli. Yani demeye çalıştığım bu barbar kimlikler ağırlıklı olarak batı dünyasının dışındakilere atfedilen özelliklerdir. Diğer yandan iyi taraf çağdaştır ve inançlıdır. İyi taraf genellikle batının aklını ve ilmini temsil eder. Ahlaklıdırlar, inançlıdırlar, şekillidirler ve iç dünyaları sürekli yansıtılıp seyirciyle özdeşleştirilmeye çalışılır. Bu karakterlerin babasının Hataylı olduğundan tutun, kayınçosunun Yozgatlı olduğuna kadar biliriz. Ayrıca bu iyicil olan karakterler aşkın değerini bilirler ve filmin gözde pilicini kaparlar.

Konuya şaka gibi başladım ama dev bir film endüstrisi var ve bu endüstride sürekli olarak bir taraf barbar, bir taraf özgürlüğün ve çağdaşlığın savunucusu olarak gösteriliyor. Bu şekilde bariz farklar ortaya koymayan Braveheart ve Troy filmini bu yüzden ayrı bir severim. Roma ve İngiltere artık bizi barbarlardan korumasa daha mı iyi ne.

Son olarak da, Quentin Tarantino bir savaş filmi çekse acaba iyicil olan karakteri zart diye filmin başında öldürtür mü acaba bunu merak ediyorum. Şöyle erdemli, soğukkanlı,soylu ve karizmatik karakterimiz filmin 10.dakikasında haybeye törensiz, ritüelsiz ölse fena mı olur.

2 Ocak 2012 Pazartesi

Nba'deki Türk Oyuncular

Türk oyuncuların Nba'e gitmesi ilk olarak Mirsad Türkcan'la başladı. Mirsad gençliğinde Avrupa'nın en iyi forvetlerindendi. Euroleague'de ribaund kralı olmuştu hatta Euroleague tarihinde en çok ribaund alan oyuncu da olabilir. Sonrasında İbrahim Kutluay, M.Okur ve Hidayet Nba'e gitti. Mirsad ve İbrahim çok süre alamadı ve Nba'de çok başarılı olamadılar. Ama M. Okur ve Hidayet başarılı oldular ve hala oynamaya devam ediyorlar. Hidayet de, Okur da Nba'de fiziğin ne kadar önemli olduğunu bildikleri için fiziklerini güçlendirdiler. Fakat her ikisi de çok atletik basketçiler olamadılar. Muhteşem şut kabileyetleri ve oyun görüşleri onları Nba'de başarılı kıldı. Atletik olarak çok patlayıcı oyuncular olmadılar. Şöyle uçmalı kaçmalı pek smaç basmadılar.

Türkiyedeki yeni dönem oyuncuları fiziklerini daha ön planda tuttular. Semih gibi, Ömer gibi oyuncular kazma olmalarına rağmen, boylarıyla, defanslarıyla ve sertlikleriyle Nba'de rotasyon oyuncuları olmayı becerdiler. Ömer de Semih de hiç bir zaman bir Mokur ya da Hido gibi yıldız olamayacak. Diğer yandan Ersan da çok istikrarsız bir oyuncu. Hidayet gibi olabilme şansına sahip ama Hidayet gibi akıllı bir şekilde oyunu okuyamıyor ve öz güven eksikliği var. Şutlarında bir türlü istikrar yakalayamadı Ersan ve bu saatten sonra da büyük bir oyuncu olacak umudunu vermiyor. Benim düşünceme göre Milwaukee Ersan'a yeterince şans verdi fakat Ersan bu şansı verimli kullanamadı. Gerçi bakarsın Ersan'da Burak Yılmaz gibi kendi takımını bulunca patlar. Ama bana düşük bir ihtimal gibi görünüyor.


Şuan için Hidayet ve Memo 31-32 yaşında ve fizik olarak zayıflamış görünüyorlar. Bu saatten sonra Hidayet, oynarsa Howard sayesinde final oynar,ortalama 10-15 sayısını atar başarılı Nba kariyerini gene iyi bir çizgide sürdürmüş olur. Fakat diğer yandan Memo Nba'in şuan için en ruhsuz kadrosuna dahil oldu. Deron Williams'tan mucize bekleyen New Jersey sezona çok kötü başladı. Tıpkı geçen sezonun sonunda olduğu gibi gene kötü sonuçlar alıyorlar.



Şuan için en heyecan verici Türk Nba oyuncusu Enes Kanter benim için. Diğer Türk uzunlarında olmayan bir yeteneğe sahip kuvvetli, kendi şutunu yaratabiliyor ve eli düzgün. Ayrıca iyi de bir ribaundçı daha ilk Nba maçında Lakers'a karşı 11 ribaund aldı. Ayrıca diğer Türk oyunculara kıyasla çok sert ve güçlü. Hidayet ve Memo'dan sonra Nba'de iyi bir kariyer yapacak oyuncu muhtemelen kendisi. Sırtı dönük güzel post-up oyunları var. 9 Ocağa kadar maçları Nba.com'dan beleş izleyebiliyorsunuz Nba League Pass'la haberiniz olsun.