25 Aralık 2012 Salı

Gel bak burası boy



Google'dan arat "insan nasıl yaşamalı" bul oynat tarzını benimse oyna. Melankolik kuzey havası ile mercimek köftesi arasında sıkışmış bir genç insanın hayata tutunması Amerikan filmlerinden birazcık farklı olabilir. Amerikan filmlerinde hiç kimseyle yatmamış bir bakire genci tüm film boyunca sikiştirmeye çalışan bir grup gencin matrak maceraları oynanırken, bizim buralarda dayı veya amcanın bir telefonuyla tüm dertten tasadan kurtulunmuş olunur.


Günlük pratiklerimiz ön görülen uygulama şekillerinden çok farklı gerçekleşiyor olabilir. Hep bir şeyi taklit ederek hayatına devam eden maymun irisi insan evlatları sürekli bir uyum sağlama eğilimi içerisindedir. O yüzden türlü farklı hayatlar var ki kıllı pullu maymunlar kadar anlaşılır bir yaşam yolumuz yoktur.

Yasa ve prosedürler arasında boğulmuş bir topluluk muhatabını bulamayınca yasa kedere boğulur. Genelde de çoğu insan muhatabını bulamaz insan hakları mahkemesinden, tüketici hakları derneğinden ya da en ulaşılabilir olan tanrılardan medet umar hale gelir. Şöyle bir örnek veriyim; bir telefon almışsındır ve bu telefon bozuk çıkmıştır. Değiştirilmesi talebiyle aracı servise götürürsün onlar bu telefonu merkeze yollarlar arada türlü kargolar, lojistikler vs. 1 hafta sonra ararlar telefonunuz geri gelmiştir. Hem de aynı telefon. Aynı arıza ile geri gelen telefonu tekrar göndermek istersin ve tekrar değiştirme talebinde bulunursun. Aynı telefon tekrar geri gelir ve sana ancak aynı arızadan 3, farklı arızadan 5 kere gittinde telefonu değiştirebileceklerini söylerler. Sen de sikik bir cihaz için ömrünü çürütmek istemez ve vazgeçersin.

İnsanlar neden alternatif dünyaların arayışına giderler? Neden Hobbit filmi, Batman filmi gişe rekorları kırar? Çünkü orada karakterler direkttir. Yaptığı işin sonucuna en fazla 2-3 saat içinde ulaşır. Bu filmlerde uzun dava süreçleri, uzun banka kuyrukları gösterilmez. Yemek dersin önüne gelir, meme ucu istersin ağzına konar. Bir cüce savaşçı bal likörü sipariş ettiğinde bal likörü ya gelir ya da gelmez. Fakat gelmediği zaman muhatabı bellidir. Bar sahibi. Gider bar sahibine bir yumruk sallar bal likörünü alır. Kurdukları ilişkiler karmaşıklıktan uzak ve berraktır. Biz de bu berraklığa sahip olsak migrene/vertigoya elveda deriz. Baş ağrıtan karmaşık ağlarla birbirine bağlı çoklu sosyal ilişkiler içinden çıkması stres yaratan bir süreçtir.

İnsan evladı çocukken hissettiği dünyaya yakın dünyayı arar durur. Sorumluluk yok, koruyucu iki hızır peşinde ne yapsan çocuktur boşver rahatlığına sahip olmak tekrar kazanılamayan bir ayrıcalık olarak kalır. Alışveriş yapar, uyuşturucu kullanır, umarsızca düzüşür, para kazanıp kendi dünyanı yaratmaya çalışır durursun ama çocukluktaki o tadı bir türlü tekrar yakalayamazsın.

Yazarkasadan günsonu alıp geçen güne bakınca kayıp gibi gözüken birçok olay yaşamış gibi görünebiliriz. Hep bir şeyleri bitirme, tamamlama üzerine yaşayınca zarardaymışız gibi hissedebiliriz. Asıl hoşumuza giden sürecin ta kendisini olsa da onu yok sayarak net bir sonuç elde etmeyince hissedilen tatminsizlik hiç bir şey tamamlanmamış duygusunu içimize işler ve bu zehir bizi rahatsız eder. Hadi şimdi dağılın!

13 Aralık 2012 Perşembe

Kişisel delişim

Evet aslında çoğu durumda delirme eylemi de çok kişisel değildir. Toplumun yan etkilerinden zehirlenen bir birey delirmeye yüz tutabilir. Deli olarak algılanmamak için türlü yöntemlere başvurulur. Karnının doyacağı konusunda şüphesi olmayan bir çoğumuz yaşamımızda bir yola baş koyma ile siktir edip koyverme arasında gidip geliriz ve bu sürede kendimizi oyalayacak türlü uğraşlar içine gireriz. "Doğu" felsefesi (ama uzak olan doğu) pazarı işte tam bu noktada imdadımıza koşar. Meditasyon, tütsü, türlü çakralar ve benzeri otantik oyuncakları bağrımıza basarız.

5 adımda guru olun, gelin sizi ermiş yapalım, iş hayatının mına koyun, milleti kıçınıza kuyruk yapın benzeri başlıklı kişisel gelişim kitapları ruhun boşalan bölümünün mastürbasyon ihtiyacını karşılamak üzere her yanımızı sarıp sarmalar.

Bireye verilen değer arttı ve içsel "gelişim" tavana vurdu fikriyle bencilliğe şahane bir bahane bulunmuş oldu. Zaten bencil olmak içimizde güdümüzde var. İçimiz sikişiyordu birey olmak için. Gel beraber birey olalım. Bir ey. Birrrey.

Yogayı da denedim ya denemedim değil fakat kimyamız uyuşmadı. Yogayı veya benzeri meditasyonları çok sık yapanlar insanları zaman zaman şehirlerarası yolun sol şeritinde 50 km hızla giden ve arkasındaki şoförü fıtık eden "bireylere" benzetebiliyorum. Pandik atsan pardon diyecek nitelikte affedeciliğe sahip bir insan evladı sinirimi bozabilir. Çünkü kendini beynimiz kudretli sınır tanımazlığı fikriyle uyuşturduğunu ve bu dünyayı umursamaz tavrının altında yatan kibir ve dinginliğinin kendini üstün görmesini sağlamış olabileceğini düşünürüm. G.t. Belki de sıkıntı bende sakinleştirici hapımı atıp, bitkisel çayımı demlemeli ve atlamalıyım ben de bu trene. Fakat sende biliyorsun ki kıçımız en nihayetinde o plastik sandalyeye oturacak.

Kısa sürede çok yol kat etmek güzel bir şey gayet tabi. Fakat kısaca boylu, hafif tombik ve kadife ceketli adam seni bir ermiş yapmayacaktır. Başlamak için güzel bir yer olabilir lakin buna bu kadar inanman beni korkutuyor bebeğim. Kokolojik, filarmonik, kleptomanik, nekrofilik, panik atak, histerik ve fantastik bombastik gel çok havasız kaldın bir hava alalım dünyadan kafayı çıkaralım da essin biraz beynimize beynimize.

7 Aralık 2012 Cuma

Yeni Nesil Mafyacılık

Al Capone tarzı mafyacılık işi uzaktan puslu ve karizmatik görünür. Fötr şapkalar, uzun pardesüler ve bütün gün ağzılarında dolaştırdıkları purolarıyla bütün puştlukları yapmalarına rağmen bir beyefendi görünümünde dolaşırlardı. Bu tip İtalyan-Amerikan karakterler hem büyük hollywood yapımlarıyla hem de piyasaya sürülen video oyunlarıyla kafamızda yer etti. Biz de aldık ,izledik, oynadık, özendik. Pis pis adamları adaletli kabadayılar gibi algıladık. Artık bu adamlar çok geçmişte kaldı. Şimdi "Cyber- Mafia"lar revaçta, çatallı boğuk sesli İtalyan-Amerikan mafyalar çağa pek ayak uyduramadı.


Geçen üç tane haber dikkatimi çekti. John Mcfee isimli milyarder bir yazılımcının komşusunu öldürmesi, Anonymous isimli hacker çetesinin Pay-Pal kullancılarını dolandırıp intikam alması ve Kim Dotcom isimli devasa bir adamın Almanya hükümetine kafa tutmasının ardından açık bir şekilde Yeni Zelanda hükümetine rüşvet verip oturma izni almasıydı.

Televizyon izleyenler, hackerların internet üzerinden binlerce kişiyi dolandırdıklarını duymuş olmalılar. Bu demek oluyor ki internette de "suç" olarak tanımlanan birçok faaliyet dönüyor. Yalnız tüm bu hackerların haklı olduğu bir nokta var ki internetteki bilgiler sansürlenemez. Bu konuda haklılar haklı olmasına da bu puştlar bir yandan da banka hesaplarımızı hortumluyorlar. Külahları değişmeyelim.

Kim DotCom 2 metre boyunda 140 kilo bir insan evladı. Genç yaşta Nasa'nın güvenlik sistemini atlatmış, download siteleri kurmuş ve bu web işlerinden yüklü miktarda da para kazanmış. Çeşitli sebeplerden dolayı Almanya'dan sınırdışı edilmiş, Hong Kong'dan da öyle ve sonunda gelmiş Yeni Zelanda'ya yerleşmiş. Adam zengin ve dahi. Yeni nesil mafyacılık yapıyor. Yatlarıyla, lüks arabalarıyla pozlar veriyor paraları karı kızla yiyiyor. Diğer bir yandan da bu adam bir aralar Call of Duty Warfare oyununda dünya birincisiymiş. Hangi ara vaktin oluyor da gidip çolukla çocukla yarışıyorsun be ayı. Bu adamın hikayesinde ilgimi çeken şey bilgisayar sistemleriyle zengin olup, mafyamsı bir mertebe ulaşması ve bir yandan da deli gibi oynadığı bilgisayar oyunlarından vazgeçmemesiydi. He tam bir göt çocuğu orası ayrı.

3 Aralık 2012 Pazartesi

bir götlük yer açın

toplum bizi şekillendiriyor diyorlar ya. çok doğru. otobüse ne şekil biniyorsak o şekil kalakalıyoruz. böyle böyle şekilleniyoruz. götü otomatik kapıya kaptırmadığımız sürece sıkıntı yok gerçi. mahalle baskısıda buna benzer bir şey mesela. sen otobüse binince tüm mahalle de sana binmiş oluyor. herkes birbirine baskı yapıyor. kim kime dum duma. mahalle baskısı yapmayın yaptırmayın. ha ayrıca jakoben tavırlar da görmüyor değilim otobüste hani. bazı insanlar koltukta otuyor, oturdukları yerden ahkam kesiyor. yok çükün omzuma deyiyor, yok çantan ağzıma giriyor. ordan konuşmak kolay tabi. pis jakoben.

şimdi her yere otobüs,araba veya uçak ulaşımı var diye istediğimiz noktaya ulaşabiliriz hissini yaşıyoruz. kerizlik. ben haftasonu kalkıp emirgan'a gittim diyelim. dönebileceğim, üzerinde yürüyebileceğim metrekare belli. raylı tren gibiyim. park yeri zaten yok denecek kadar az. kahvaltıcılar tıklım tıklım. ben fazlalık oluyorum galiba burada. alınmaya başlıyorum. aşkolsun. oraya gittin de noldu gene 5 m2 içinde dönüp duruyorsun.

insan kafasını kaşırken yanındakinden izin ister mi. böyle bir absürtlük var mı? var. toplu taşımada, konser alanında sıkışan vücutların hareket kabiliyetleri sıfıra inmişken böyle bir saçmalık var. öteyandan internet çok cömert. orada bolca yer var. her yer bahçe bostan. dışarda bacakları aça aça yürüyemiyorum elim kolum millete çarpıyor. oysa internette yaylana yaylana yürüyorum. yolun ortasına bile oturuyorum. kimse bir şey demiyor. ne güzel.

bir evimiz vardı ferahfeza. şimdi ona göz diktin pis. stüdyo daireymiş, minimalist tasarımmış, pratikmiş sikmiş sokmuş. yemezler güzelim. sokucaksın bizi kibrit kutusuna en sonunda ve gönlün huzuru bulacak. insan manzaralı evim var. tamam belki deniz görmüyor ama kaldırımdan karşılıklı olarak iki-üç kişi gelince çok nefis dalga oluyo. çok süper. hemen bir esinti vuruyor pencereme. işte o esinti hep toz yapıyor.

13 Kasım 2012 Salı

Hallederiz yeğen

Ben ceketli göbekli adamım. Ben Türk iş adamıyım. Adamın hasıyım. Göbeğim tabiki de türk kası. Seninki de soru allahusen. İş yaptığım insanları doyurmak için: misafirlerimi Türkiye'nin doğusunda büyüdüysem kebapçıya, batısında büyüdüysem balıkçıya, kuzeyinde büyüdüysem de pideciye götürürüm. Sonrasında ise misafirleri götürdüğüm adres bellidir. Nerde karı varsa oraya. 20 yıllık viskilere bayılırım. Fuhuşa adanmış bir hayatı olan çok mühim bir şahsiyetim. Param var bazen bıyığım da var. Emrimde fedailer öl desem ölürler. Teoride herşeyi hallederim. Gerektiğinde babacanım gerektiğinde de pavyon müdavimiyim. Kadınlar aptal ben kurnaz bu ayki kredi kartı ekstresini napıcaz. Sikik uyaklar ve ucuz delikanlı sözlerimle kapalı çarşıdaki halı esnafını iki dakikada çözerim. Arabamı sürerken elimi camdan çıkarıp Parliament'imi veya Marlboro'mu sallamazsam olmaz.

Koyu renk takımım ve de hallederiz anlamındaki sırt sıvazlamamın yanı sıra sırtıma aldığım ince moderen kazağımı da göz ardı etmeyin lütfen. Lütfen dediysek centilmenlikten. Kadın bir çiçektir. Bakarsan bağ bakmazsan dağ olur. Ben kadından anlarım. Benim karı rahat verse daha neler neler yapardım. Etrafta güzel bağyanlar var ve şimdiki kızlar da pek bir aşifte. Ben şimdi dershaneye gidiyor olcaktım var ya ne karı kaldırırdım. Gençler işini bilmiyor.

Beni deşifre etmeye kalkma belimde tabancayla benim doğrum yerelin değeridir. Kılasıma karışma bendensin koçero.

Hayat en çok bizi sınadı. O yüzden kendimi herşeye layık görürüm. Neden görmeyeyim ki. Piyasaya 17 yaşında bakire yeni bir cıvır mı düştü baboli yolla bana. Sınırlı sayıda bir şey mi üretildi tabi ki bana da gönderiyorsun evlat. Tarih hayal edenleri değil hıyar ağalarını yazar aslanım.

O değil de ben ne muhteşem bir adamım ya lan. Şuan kazandığım ne varsa etimle tırnağımla kazandım. Etrafın amına koymak, insanları sikip atmak benim hakkım. Hem de en doğalından. Okuyonuz da noluyo lan gavatlar. Şaka lan şaka okuyun bak ben ne zorluklar çektim. Yabancı kızları euro/dolar göstermeden tavlamakta hep zorlandım. En adam adam Türk adamdır. Aha bu lafı da ben dedim. Yaz bir kenara. Neyse başkan manitalar beni bekler bozma kendini iyi çocuksun aynen devam.

Türk iş adamları şeysi

Şaaptın Şeytinoğlu

7 Kasım 2012 Çarşamba

hapçı nineler

baş ağrın mı var kuzum al sana 50 mglık hap. karın ağrın mı var tontişim al şu tabletlerin tamamını yut. hap var pıt var eks var. kentli teyze ve nineler çok fenalar. bu hap işini tarz olarak benimsemişler. hapları her derde deva olarak görüp Afroman ve Snoop Dogg kafası yaşıyorlar. bir de şu hapçı psikologlar vardı. torbacı gibi her yaş grubunu hapladılar. bu bahsettiğim dönemde 13-14 yaşındaki bir ton genç kız baygın gözleriyle hayalet gibi dolaşıyordu. gerçi hala da dolaşıyor da olabilir. onlar aramızda. 15 yaşındaki köpeeğem öldü hapla beni. sevgilimden ayrıldım pembe bir mezar, balkabağı jack ve zanaksla gömün beni. bir kavanoz da nutella yollayın. bana tavsiye verme renkli fitil ver şekerim. içki günah hap serbest açılın diskolar hapçı nineler geliyor.

ilaç kullanımı bazı hastalıkların tedavisi için tabi ki elzem. fakat öyle durumlar var ki en ufak "rahatsızlık"larda doktorlar hapı yutturuyor. şehirde insanların bir çoğu ağrı kesici markalarının tümünün ismini ve etkisini biliyor. ve bir çoğu da bu haplardan kullanmış oluyor. bizde tinerci çocuklardan çekinirdik. asıl hastalık hastası hapçı teyzelerden çekinmek lazımmış.
topunuzu keserim diye top oynayan çocuğu şiddetle tehdit etmek, kaçıncı sınıftasın diye çocuğa 50 sefer sorup darlamak veya deli gibi madlen çikolata yemek demek ki hep bu hapların etkisiymiş. bu morukluk nereye gidiyor. ben filanca (yaşlı lisanı-elder scrolls) ilacı kullanıyordum o bana etki etmiyor, koymuyor bana artık evladım şunu kullanmıştım iyi geliyordu yamultuyordu gibi söylemlerde bulunuyorlar. bu ayağıma iyi geliyor bu da burnumu iyi ediyor. yahu bunların aşk acısına iyi gelir diye şişelere sarılan berduş ya da sabah akşam ot içip hayatı sallayan gençlerden ne farkı var? onlar nineler. hapçı nineler. ve her zamankinden daha güçlüler.

bu haplar teyze ve ninelere latinceyi söktürür. hastalık uzmanı olup hastalık hastası olan moliere karakterlerine dönüşürler. yoksa insan neden pencereden aşağı bakkala sepet sallasın ya da eve giren her çocuğa el deri tırnak öptürsün ki. işte bunlar hep bu hap.

ben size söyliyim. bu nineler altın gününe gidiyoruz diye alem yapıyor olabilirler. o kelebekli hap kutularının içine hiç baktınız mı? birbirlerine ikram ediyor olabilirler mi? kimbilir? yakında buralar hep hap olacakmış. öyle diyolar. artık tereyağlı iskender sosunu haplara dökecekmişiz. uzmanlar öyle diyor. ayrıca kutuplar eridiği için ninelerin yaşam alanı da azalıyormuş. gene bir uzman söylemişti ama kimdi inan hiç mi hiç hatırlamıyorum.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Müslüman Tavşanlar


Bir şeyleri sevdirme adına ilginç yöntemlere başvuruluyor. Keza dikkat çekmek adına da türlü maymunluklar yapılıyor. Şarkıcı Doğuş'un saksı ile cıbıl fotoğraf çekip Twitter'da paylaşması ya da akıl fikir yoksunu Atilla Taş'ın 0 yaratıcılık ile yamyam style şarkısını türetmesi dikkat çekmek için yapılan kekoluklar olarak örneklenebilir. Millet artık medyada kendini duyurmak için her yolu mübah görüyor. Seks kasetleri, provokatif açıklamalar ya da ilginçlik yapılan videolar internet ortamında dönüp duruyor. Tüm bunlara itirazım olduğu sanılmasın bayılıyorum ben bunlara. Kendini en güzel şekilde rezil eden manşetin en kıyak köşesinde yer buluyor.


Fakat bir adam var ki ne olduğu belli değil. Şahsen ben henüz çözemedim. Adnan Oktar- Harun Yahya. Şimdilerde ismi Adnan Hoca diye geçiyor ama eskiden Harun Yahya takma adıyla bir şeyler yazıp yayımlıyormuş. Bu adam Mimar Sinan Üniversitesi'nde sanat tarihi gibi bir şeyler okumuş, hayatının yaklaşık 2 yıllık kısmını da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi'nde geçirmiş. Hepimiz onu "kedi canını senin" repliğiyle tanıdık. Niye tanıdıysak artık. İnternet kullanan her vatandaşın bu adamı tanıdığını farzediyorum. İnternet üzerinden yayımladığı bir sohbet programı var. Bombastik silikon memeli, ince belli, bol kalçalı ve platin sarı saçlı hatunlarla beraber yaptığı dini sohbetlerde hatunlar sürekli olarak Adnan'a maşallah inşallah diyor Adnan Hoca da ara sıra açtığı müziklerle oturduğu yerden çılgın babaanne dansı yapıyor. Sanırım favori müzik listesi Pitbull'un şarkılarından oluşuyor. İşini bilen Adnan hoca ağzının sularını akıta akıta kızlara program boyunca iltifat ediyor. Kızlar da cevap olarak ah hocam süpersin iyisiniz bir tanesiniz uh ye gel beni ye, inşallah maşallah gibi yorumlar yapıyorlar. Hugh Hefner Adnan'ın ortamını görseydi gözleri yaşarır ve "ben kimlere ilham verdim allah beni bildiği gibi yapsın" derdi.

Ben asıl bu adamın programındaki hatunlardan bahsetmek istiyorum. Sakallı bıyıklı adamdan bahsetmekten iyidir. Buradaki hatunlar Penthouse ve Playboy gibi dergilerde boy gösteren mankenlere benziyor. Bol meme ve kalça bunların yanı sıra platin sarı saç ve ince bel. İşin enteresan tarafı tüm bu hatunlar iyi üniversitelerden mezun ve işinde gücünde olarak tanıtılıyor. Bence Adnan Hoca mucit. Artık bol çekirdekli, kolalı, baklava desenli süveter ve boğazına kadar ilikli gömlekli sohbet ortamları kimsenin ilgisine çekmez olmuştu. Cemaatlerin bu sohbet ortamları artık demode oldu. Kola ve çekirdek artık cemaate girmek isteyen gençleri yeterince kendine çekemiyor, anlatılan hadisler ancak katılımcılara nakit para takdim edildiğinde akla fikre bürünüyordu. Oysa şimdi Adnan Hoca'nın platin sarı melekleriyle Allah inancına sahip olmak çok kolay. Eskiden neydi öyle ya Memlüklüler geliyor müslüman olmayanın kafasını uçuruyordu. Şimdiyse kocaman memeler Allah'a inanmamızı kolaylaştırıyor.
A: Allah yok! Din yalan!

B: "Tek meme dışarı fırlar..."

A: Yani aslında olabilir de tabi. Bir enerjiye inanıyorum yani...

B:"Hop iki meme de dışarı fırlar..."

A: Tüm bu şeyler tek başına varolmuş olamaz tüm bu memeler, mehmetler, ahmetler. Hebele hübele...

B: "Taytını sıyırır ve bir tek tangasıyla kalır"

A: Ya tabi ki inanıyorum. İnanıyorum amaööe peki o zaman da...

B: Tamamen soyunur...

A: Allahım sana geliyorum..


Bize dini böyle sevdirmediler ki arkadaş. Yeşil ya da kahverengi tonlarda takımını çekmiş bir din hocası derse gelir bağırır çağırır iki dua ezberletip ertesi hafta sözlüye kaldırırdı. Ha bir de din dersinde konu namaz oldu mu "gönüllü" bir öğrenci tahtaya çıkarılır, öğretmen masasının üstünde çorabı ve okul pantalonuyla namaz kılması istenirdi. Adnan Hoca'nın meleklerini görmek yerine arkadaşımınız eğilip kalkan kemikli kıçını görürdük. Hooters bebekleri gibi dilberler nerede sınıftaki arkaşın yeşile kaçan kumaş pantalonu nerde. Bence önemli olan öğretmen masasında namaz kılan arkadaşına rağmen iman sahibi olabilmektir. Yoksa Adnan'ın melekleriyle imana gelmekte ne var ki?

Adnan Oktar Darwinizm, materyalizm ve ateizm üzerine yazıyormuş ve tüm bunların şeytan icadı, gevur uydurması olduğunu bu gibi kavramların marksizm benzeri akımlara yol açtığını savunuyormuş. Darwinizm'e inanmayan kişinin seneler içerisinde evrimleşen meta halindeki silikon doldurma hatuna tapması biz maymunların aklını karıştıyor. Yoksa adam Darwin'i yermekte sonuna kadar haklı. Darwin dayı Adnan gibi karı-kız ortamı yapmayıp kendini evrime, maymuna adamış. Yazık olmuş bütün ömrüne, heba olmuş gençliği.

Size Adnanoca'nın haremiyle veda ediyorum. Kamera çekiyor el sallayın. Valla Adnan Hoca İlluminatici midir cemaatçi midir ceday şövalyesi midir pedofili midir teletabi midir bilmem ama adam işini biliyor agalar. Eğer iyi bir çocuk olursanız belki siz de bir gün Adnan'ın meleklerini görebilirsiniz... İnşallah hocam maşallah hojam...





12 Ekim 2012 Cuma

mini mal


Minimalist tasarım dibe vurdu. Beyaz her şey bembeyaz sütbeyaz. Temiz pak bal dök yala. Melek gibi beyaz kelek gibi tatsız geometrik şekillerle döşenmiş bir evim var. Sütun sütun evin her köşesi. Makarna süzgecim yok çünkü makarnayı İtayan usülü pişiriyorum. Az eşya, maksimum fonksiyon, kolay kullanım peşindeyim ve dantel kültüründen kaçıyorum.

Tüm bunlar minimalist tasarımın Türkiye'deki tanımını oluşturmaktadır. Minimalist tasarım neydi ne oldu aslı astarı nedir çok bilmem ve bilmek de istememem fakat benim açımdan minimalist tasarım soğuk beyaz ortamların varlığı ve götünü yerleştirecek sandalye olmamasıdır. Tüm minimalist tasarımlar dev küp şekerlerin bulunduğu ve beyaz sabo terliklerin dolaştığı fütüristik ortamlardır. Tüm bu Alman hastanesi benzeri mekanlar geçici modalardan etkilenmemek için değişmeyen dış etkenlere korumalı ruhsuz bir boş tabelalardır.

Belki de hepimiz delirdik sağı solu beyaza boyuyoruz. Tımarhanelerde yıllardır beyaz rengin hakim olması sizce bir tesadüf mü? Deli gömleği ile slim fit gömleğin benzer dar kesimleri sizleri de korkutmuyor mu? Yoksa Fedon gelecekten bir mesih mi? Tüm bunların cevabını ben verecek değilim ya. Vücuda yapışan, fermuarlı ve parlak kumaşa sahip fütüristik tulumumu boğazıma kadar çekip yazmaya devam ediyorum.

Minimalist tasarım yaparken klozet yapmayı unutabilirler. Ferah mekan hesabı. Hem bu sayede ortamdan fazla eşyalar da kalkar. Olmadı zaten açar gazeteye sıçarız böylece temizliği de kolay ve pratik olur. Pratik kelimesi milyonları kandırıyor. En pratiği toprağa sıçıp üstünü kapatmak iken etrafta taharet musluğu makata denk gelmeyen oval şeklinde klozetler türüyor. Sahibinden kiralık minimalist eşyalı daire. Kiracı eve girer. Eşyalar nerede lan. iki koltuk bir mutfak var burada. Pardon kiler nerede. Erişteyi salçayı nereye koyucam şimdi. Ya küçük toiletin mahlus kaderi?

Beyaz renk hiç masum değildir. Şöyle örneklerle de kanıtlayayım. Aşırı sağcı ve ırkçı ku-klux klan'ın cüppeleri beyazdır. Papanın sünnet entarisi beyazdır. Katil balina Orka da kısmen beyazdır. Hatta ve hatta Adolf Hitler'in donu da muhtemelen beyazdı. Tüm bu verdiğim örnekler umarım sizi ikna etmiştir.


Keskin hatlar ve düz renkler. Kalıp beyaz peynir gibi karyolalar, hacı şakir banyo sabunu gibi masalar, araba kaportası gibi mutfakların dünyası "modern" olmanın getirileri olarak sunuluyor.

Beyaz spor eşofmanıyla çocuğunu sırtına almış, çocuğu da beyaz kaşkolunu rüzgara karşı açmış kumsalda koşturan mutlu mesut minimalist ailenin üyeleri bana yanaşmayın. Her katalogta beyaz aşortman, sağlıklı adeleler ve beyaz dişlerle dolaşan çift bana gülümsemeyin. Fütüristik beyaz kayak botuyla ağzınıza vurur dişlerinizi dökerim. Dişlerinizi yastığımın altına koyar gece gelen diş perinizi de bafilerim. O yüzden ben earl grey değil de çaykur filiz çayı alıyım lütfen.

4 Ekim 2012 Perşembe

Döner bıçaklarıyla dalalım abi


Aykut Kocaman'ın memleketi Geyve'ye savaş mı açsak yoksa Alex'i transfer etmeye çalışan Coritiba futbol kulübünü ateşe mi versek? Öfkemi dindirmem için bana kan veya kelle lazım. Sakin ol şampiyon.

Savaş çıksa, çatışma olsa, kaos başlasa götümüz tavana vuracak ve öfkemizi biraz dindirecek bir uğraşımız olacak. Güçlü hissetme ihtiyacı, doğuştan gelen(?) şiddet arzumuz ve arada kalmış bir toplumda yaşıyor olmanın bünyeye zerk ettiği öfke savaş çıkıp insanların ölmesinde hiç bir engel görmüyor.

Sabah korna veya alarm sesiyle değil de kendi rızamla uyansam daha iyi bir güne uyanabilirim. Kuş sesi de kabulümdür. Yaşam şartları da bizi bu hale getirmiş olabilir. Ayrıca baskı ve şiddet dolu tarihimizdeki padişahım çok yaşa korkusunu üzerimizden hala atamamış da olabiliriz.

Zaman zaman hepimiz başkalarının siniri zıplatan bokları yesek de şehirlerde resmi kınama tonu olan "tıh tıh tıh" sesi bütün kentte yankılanıyor. Beraber yaşamaktan nefret ettiğin bir dolu insana kin besliyorsun. Fakat herkes aynı dertten şikayetçi. Samimiyet yok, agresiflik var diyorsun. Korna çalıp bağırdığın öndeki şoförün tüm sülalesinden bahsederken samimiyetin dozunu biraz kaçırmış da olabilirsin.

İtibar etmesem de geçen gazetelerin birinde Türk gençlerin Avrupa'daki en öfkeli gençler olduğuna dair bir araştırmanın haberini okumuştum. Doğu kültüründe bu kadar öfkeye sebep olacak öğretiler pek yoktur sanki. Aksine pasif, iç dünyamıza kulak vermemizi tavsiye eden, bu dünyada çok hırs sahibi olmamayı öğütleyen doktrinler mevcuttur. Biz kime çekmişiz ki acaba? Babaya mı anneye mi? En öfkeli toplum olup olmadığımızı bilemem ama ilk 5'e rahat gireriz. Sus lan! Sokakta yürürken dahi gençler arasındaki testosteron hormonunun sebep olduğu gerilimi hissedebilirsiniz. Yabancı kadın bir yazar Türkiye'deki cinsel enerjinin çok yüksek olduğunu söylemişti. Hakkı var. Az sevişmişliğimiz dilimize vurmuş her iki lafın arasında bir am, göt var. Küfürlerimiz çok çeşitli ve hep kadının cinsel organı etrafında dolanıp duruyor. Kısır fuck you, asshole ve motherfucker küfürleri arasında sıkışıp kalan Amerika'nın aksine küfür konusunda hiç bir dalda olmadığımız kadar yaratıcıyız. Bir organa düzinelerce isim bulup, o kelimelerle uyumlu yüzlerce küfür bulmuşuz.

Sırf askerlikten kaytarmak için 4 sene üniversite okuyan genç insan çok oldular bu savaş artık başlamalı şeklindeki ateşli konuşmalarını anlayamadım. Savaşmayı bu kadar istiyorsan ailenle evde akşam yemeğini yedikten sonra Çilek Genç Odası tadında döşenmiş odana gidip masaüstü bilgisayarında Call of Duty ya da WOW benzeri bir oyun oynayabilirsin.

Sen de haklısın. Sabah evden çıkınca kimse çöp suyu akmış asfaltlarda yürüyüp egzoz dumanı yutmak istemez. Ama eminim arkadaşlarının dışarıya fırlamış bağırsaklarına basıp kayıp düşmek de istemezsin. Yaşadığımız yüzyılda sıcak çatışmaya girip cephe savaşı yapan hiç bir devlet belini doğrultamadı. Flight of the conchords'un da dediği gibi "Oh, it's got to be sweet 16's not M-16's". Savaşma çay iç. Ben içtim radyasyon bulaşmadı. Öyle dediler. Ya da çay içme düşmanlarını etkisiz hale getirmek yerine etkili bir içki hazırla kendine.

28 Eylül 2012 Cuma

Zombiye övgü

İddia ediyorum korku filmlerinde bulunan vampir, kurt adam, elyın(uzaylı türevi), zombi, hortlak gibi karakterlerin arasından en delikanlısı zombilerdir. Niyetleri açıktır götünü yemek için gelirler. Hiç bir zaman götünü yemeyecek gibi davranmazlar. Sağ gösterip sol vurmazlar.

Vampirler ise niyetlerini açık etmez. Sana güzel bir şarap, harika bir şato ya da romantik bir atmosfer sunup göz ucuyla boynunu süzerler. Kibar hareketleriyle göz boyarlar. Tam sen rahatlamışken hart diye gelip boynunu emerler.

Kurt adamları incelersek onlar da bir insan olurlar bir hayvan olurlar. Karakterleri daha tam olarak yerleşmemiştir. Ergenlik çağındaki çocuk gibidir. Bir büyük insan gibidir bir çocuk gibidir. Adam yerine koyup mu davranacaksın, çocukmuş gibi yaklaşacaksın bilemezsin. Kurt çocuğu sinirlendirmeye gelmez hemen bir kapı çarpar, telefon fırlatır. Bununla oturup iki çift laf edilmez.

Elyın desen zaten ayrı dünyaların insanıyız. Kültür farklı. Adama elini uzatıyorsun dilini çıkarıyor. Adam hayatında tokalaşmamış haliyle kültür şoku yaşıyor. Velhasıl kelam Beyoğlu'nda yanında dolaştırılmaz bu eleman. Milletin karısını kızana sarkar. Yapma etme dersin anlatamazsın iki dil iki insan olsa da ondaki dil kimsede yoktur.

Hortlak dediğin şey çocuk korkutur. Etik değerlere sahip değildir. Dolaptan, kilerden veya yatağın altından çıkar. Tam bir zibididir. Ayrıca yılışıktır, sulu zevzektir. Gürültü yapar, uyku kaçırır, sinsi sinsi kül tablası vazo devirir.

Fakat zombi dosdoğrudur. Götünü yiyeceğini açık eder arkandan iş çevirmez. Ali cengiz oyunları oynamaz. Ağır kanlıdır. Acelesi yoktur kefeni sağlamdır. İçer bu akşam. İçmese bile, Taksim'de "arkadaş biraz sarhoş da kusuruna bakmayın" diyerek yanında dolaştırabilirsin. Lakin saat 4'te Beyoğlu'nda dolaşan bir zombiyi kimse fark etmez. O saatte herkes ya zomdur ya da zombidir. Arada kaynar. Asmalı Mescit'ten çıkan güruhlar zombiden daha zombidir. Nitekim zombi acele etmez. Acele işe şeytan karışır bunu bilir ve buna göre yaşar. Ayrıca zombiler paylaşımcıdır. Kollektif bir yapıya sahiplerdir. Avlarını paylaşırlar. Tüm bu saydığım özellikler zombileri Hollywood korku filmlerinin en delikanlı yaratıkları olduğunu kanıtlamama yeterli olur sanırım. Saygılar.

27 Eylül 2012 Perşembe

Kellede devasa lekeler ve 10 cm uzunluğunda kulak kılları belirmeden önce yapılması gereken şu kadar şey

ölmeden önce gezilmesi, taşaklar sarkmadan önce gidilmesi, gözler bozulmadan önce okunması, hali hazırda kulaklar duyarken dinlenmesi gereken 250 bıdı bıdı. bunlar hep meşakkatli idealar hoş hülyalar ve hedeflenen dehlizler. çünkü bunların hepsini izlemeye kalkarken çaktırmadan zaten ölüyorsun. olayı bu. ölmeye yakın olan garipler hayatları pişmanlıklarla doluymuş hissiyatına kapılır derler. ne lüzumu var şimdi Medine hurmasına dönmüşken bünyeyi bu kadar sorumluluk altına sokmaya. biraz salağa yatıp reçeteli kafa yapıcı ilaçlar ile cennete VIP bilet almak varken neden hala kafayı 40 sene önce sattığın arazinin ucuza gitmiş olmasına takarsın. azrail gelmiş kapıya, siki tutmuşsun hala Leyla'yı tavlayamadım, dükkana pimapen yaptıramadım diye üzülür durursun. geçer. vallahi diyom.

imdb internet sitesindeki top 250 filmi izleyecem diye yemeden içmeden kesilip, saç sakalı dökeni gördüm ve haline üzüldüm. imdb yüzünden ağız tadıyla kötü bir film izleyemez olduk çünkü ne zaman bir film izleyecek olsak istemsiz bir şekilde imdb'yi referans olarak alıyoruz. millet aylarca film çeke dursun ben orada 4.7 oyunu gördüm mü bir daha o yapımın yüzüne bakmam aga. o yüzden tüm film yapımcılarına imdb sitesinin kullanıcılarıyla aralarını sıcak tutmak adına onlara ara sıra likörlü çikolata göndermelerini öneriyorum. bu önerimin aynısının tıpkısını video oyunlarının değerlendirildiği gamespot.com için de söyleyebilirim.

hani olur da bir gün Colin Farrell, Evan Mcgregor ve Nicole Kidman ile beraber bir yerlerde oturur bir şeyler içersem, bana ortak beğendikleri bir filmi tavsiye ettikleri an imdb notu kaç oğlum sen onu söyle rakamlarla gel bana sözünü söylemeye raddesine bir sokak iki bakkal uzaktayım. toplar, bestler bir rahat verin de kafamı dinleyeyim. çıkarken kapıyı da kapatın lütfen. beni zapturapt altına almayın efendim. sana söylüyorum imdb bana tanrıyı oynama!

26 Eylül 2012 Çarşamba

mide asidim özler seni bana seni gerek seni

alkolden alınan vergiyle yol köprü cami yaptırmak caiz midir hocam? nedir bu zamlar yazık değil midir köprü altı çocuğuna, hasretle yanıp tutuşana, keyfini bilene, siktir edip gidene ? çoluğun çocuğun rızkını yiyorsun garibanın berduşun düş gücüyle oynuyor reenkarnasyon aracını elinden alıyorsun. bunlar hep ayıp şeyler. ortalama insan ömrünü uzatıyorsun ve emekli sayısı artıyor. bu şekilde emekli maaşı alacak kişi sayısı da artıyor. şimdi onlar düşünsün diyorum. aslan sütü varken angus sütü mü içelim bunu mu istersin. angus sütüyle nasıl gevşersin. arkadaşlarıyla bara eğlenmeye gittiğinde bir sade soda içip ben artık kalkayım işim vardı zaten diyen çocuğa hiç mi için sızlamıyor? ya girişemeyen ve sevişemeyen onca genç fikir dölüne neler olacak? nasıl sokulgan olacak bu genç hormonlar hangi yolla taşınacak bunca DNA? belli ki tütünü kalmayıp çay saran gençlere de üzülmüyorsun. tinerci mi olacağız kozmonot mu. sonra beyin göçü oluyo. olur tabi. beyin bunca stresi bir şekilde bünyeden atamazsa göçer de gider de.







yalnız yumurtaya niye o kadar zam geldi onu pek anlamadım bak. space kek yapıp da yemeyelim diye mi ?

24 Eylül 2012 Pazartesi

Formel barbarizm

Hepimizi bir ciddiyet aldı gidiyoruz. Çok havalı ünvanlarımız var. Hepimiz farklı konularda uzmanız ya da uzman yardımcısıyız. Emmioğlu nakliyat bile üniversite mezunu 2 dil bilen ve tercihen yüksek lisans yapmış eleman arayışına giriyor. Ünvanlar motivasyonu arttırmak için uydurulan takı tokadır. Ünvanların yıllar içinde nasıl evrildiğini "kapıcı" bildiğimiz canım insanın nasıl "apartman sorumlusu"'na dönüştüğüne ve niye bir nevi terminatör misali robotik bir lakaba büründüğüne bakarak çözümleyebiliriz.

Lakin bu isim değişimlerine çok da karşı olduğum söylenemez. Çünkü aslen isim değişimi kullanılan dilin yaşayan kültüre etkisi açısından önemlidir. Dil yaşayan ve sürekli değişen, toplumdaki değişimlerin de gözlemlenebileceği bir olgudur. Artan işsizlik oranlarından olsa gerek eskiden "işsiz" denen kişiye şimdilerde "geçici işsiz" denmesi veyahut eskiden "serbest meslek" ya da "kaldırım mühendisi" olarak geçen iş kollarının şuan "freelancer bıdı bıdı" olarak geçmesi insanların daha çok hoşuna gidiyor olsa gerek. Beni bu güzel sözlerle kandıramazsın. Freelancer kelimesine fena halde kılım. Ne lan o öyle jip markası gibi. Al "concept" kelimesini vur "freelancer"'a oldu mu sana bir metin yazarı ya da bir web tasarımcısı. Güle güle kullan iyi günlerde eskit moruk.

Ünvanları, isimleri ve şekilleri çok ciddiye alan insana fazla ısınamıyorum. Bir yerde onunla oturup sohbet ederken ayakkabımın yırtık kısmını görüp kınayacak veya dişimde kalmış bir pul biber parçasını görüp teessüf edecek hissine kapılıyorum. Bu tip insanları İsviçre çakısını maksimum verimle kullanan, aletin fonksiyonlarını ilke gibi benimseyen insanlara benzetiyorum. Yersiz bir görev bilinci. Vatansever.


Kurumsal bıdı bıdı safsatası. Kurumsallaşma ile ciddiyetin boyutu doğru orantılıdır. Bir insan veya şirket ne kadar kurumsal ise (teknik olarak insan evladı kurumsal olmaz ama) aynı oranda sıkıcı bir şirket veya bir o kadar cehennem azabı etkisi bırakan insandır. Ben Şeytan size türlü acılar vermek için bekliyorum. Sonsuz zamanımız var bebeğim. Ancak size hiç bir zaman kısıtlı zaman dilimi olan o demovari hayatınızda mecburen katıldığınız faaliyetlerin ızdırabını yaşatamayacak olmama çok ama çok üzülüyorum. Cehennemi de kurumsallaştırmanın vakti geldiğini düşünüyorum. Bazen kimi ne kadar yaktığımı kimi kaç kez kazığa oturttuğumu unutur oldum. Yıllar bünyeyi yoruyor aga. Özgür irademi sonunda yendim ve kurumsallaşmaya karar verdim.

Kurumsallaşmanın evrimde nasıl bir yer tutacağını şuan için ön görmek istemiyorum fakat sistemleştirilmiş endüstriyel spor faaliyetlerinin evrimde nasıl yer alacağı hakkında bir tahminde bulunmak istiyorum. Acaba olimpiyatlarda tuhaf ve yersiz bir çok sporun barınması ve bu alanlarda tonlarca profesyonel bulunup işlerini çok ciddiye almaları devletlerin ortak bir evrim anlayışına sahip olmasından mı kaynaklanıyor? Diğer bir deyişle sporlar sahip olduğumuz insan anatomisini kaybetmeyelim en azından şuan ki evrimi sabitleyip garanti altına alalım evrimde geriye gitmeyelim diye sürekli kondisyonu yukarıda tutma çabası mıdır? Hatta ve hatta spor sayesinde yeni ufak tefek evrimlerin kapısını aralayalım diye mi türlü türlü spor dallarında insan vücudunu sonuna kadar zorlamaktayız? İşte bunlar hep seks. Her kasın ayrı ayrı çalıştığı bin bir türlü tuhaf sporun varlığı beni bu tip bir komple teoriye sürükledi. Mel Gibson gibiyim. Tabi diğer yandan bu yaz biraz da sıcak geçti İstanbul'da. Bu tip sözleri sarf etmemde sıcak geçen bir yazın da etkisi vardır muhakkak. Akşam televizyonda olimpiyatları izlerken çaresiz vantilatörüm yetersiz kalmış olabilir.



19 Eylül 2012 Çarşamba

şimdiki moruklar çok asiler ve hiç söz dinlemiyorlar




bu morukluk nereye gidiyor sorarım. hoop amcacım çıkış diğer tarafta yanlış saptın sen. he amcacım he orası. ne diyordum şimdiki morukların gençlere hiç saygısı yok. öncelikle çok ön yargılı ve saygısızlar. iki oturup dinlemeyi bilmez 40 yıldır kafasında olanı değiştirmek için hiç kulak vermezler. hele o televizyonları yok mu bütün gün başındalar. oğlum diyorum çık bir hava al arkadaşlarınla oyna çorapları çıkar toprağa bas elektriği biraz toprağa ver yok hala ben sözcü okuyacağım ülke elden gidiyor 1 torba kömüre ülkeyi Atatürk'ü sattınız bee diye böğürüyor. hiç ayarı yok bunların. gel dedim emmi bir soluklan sana bir bardak su vereyim sonra oturup konuşalım tartışalım dedim. sataştı, yargıladı, yaftaladı. at kafası. koydum götüne tekmeyi. sonra vay efendim bebeklik nereye gidiyor. geçen yıllarda bir projem için 1 ay boyunca her gün aralıksız cumhuriyet okudum. 1 ayın sonunda 67 yaşında bir memur emeklisi idim. artık altınolukta bir yazlığım, her gün gazetemi getiren bir çağdaş bir site bekçim ve etrafımda bahçeme girdiği için küfür edeceğim bir düzine velet vardı. istanbula döndüğümde bir otobüse bindim iki genç bence akepe belediyeleri iyi çalışıyor diyordu. dedim tı tı tı tı tı nereye gidiyor bu gençlik. bu otobüs otogara gider amcacım biz de otogara gidiyoruz dediler. hassiktir dedim yanlış otobüse binmişim. çıkarken hanım ilaçları vermeyi unutmuş ah münire ah. 1 ay boyunca okuduğum gazetenin etkisi bir süre sonra geçti ve kendimi arkadaşla şarap içerken buldum. bir kez daha şimdiki morukluk nereye gidiyor arkadaş dedim ve kalan şarabı fondipledim.

17 Eylül 2012 Pazartesi

Kaypak adam

Herkes şehirleri kötüler ben ise onlara aşığım. Bir kere şehirlerde hiç bir zaman yalnız kalmazsın etrafta hep bir ses vardır ve bu sesler sana yalnız olmadığını hatırlatır. Sonra sonra o güzel bin bir kokuyu içinde barındıran koku deryası çöp konteynırları yok mu her çöp bir başka hikaye anlatır. Sadece öylece uzanıp keşfedilmeyi beklerler. Tası toprağı toplayıp şehre yerleştim neydi o be köydeki yamuk yumuk domatesler, elmalar. Salata yapacağım zamanlar kaç tane domates koyacağımı şaşırıyordum. Hiç bir standart yoktu domateslerde konsantre olamıyordum yaptığım salataya. Seyrek meyve suyu gibiydim. Tüm bu farklı boyutlardaki meyveler ve sebzeler kalori hesabı yapmamı zorlaştırıyordu. Neyse ki artık her sebzem ve meyvem muntazam. Hem köyler sessizdi, tıpkı ölüm gibi. Dağın başında ne yapıyorduk ki biz kuzum öyle ya. Düşündükçe bile insanın içine bir sıkıntı basıyor. Şehirde ise ambulans sesleri hayata olan inancımı tazeliyor bana ölümlü olduğumu hatırlatıyor ve ayaklarımı yere daha bir sağlam basmamı sağlıyor. Ah ah o insanları samimiyetle kucakladığım o toplu taşımalar. Aşığıyım. Belki de hayatımda hiç samimi olamayacağım amcalar ve teyzelerle yani tüm o hayatlarla burun burunayım. İnanmazsın ama o otobüste kimin ne zaman duş yaptığına kadar biliyorum. Bu şekilde hiç iznim olmayan hayatlara müdahil oluyorum. Şimdi ev kiramı yatırdım ve aylık akbilimi yükledim. Düşünebiliyor musun kalan paramın hepsi benim ve bununla belki bir kaç sinema bileti bile alabilirim. Bir kalem ve bir kağıt temin edebildiğim zaman sana bu mektubu yollayacağım. Kuzenim Eleanor H. Porter Jr.'a selamlar.

Sevgiler K.A ;

13 Eylül 2012 Perşembe

Şiirleri de pek sevmem

İlk ve orta okullarda dernek benzeri kollar vardı ya( şuan hala var mı bilmiyorum), ben her sene Yeşilay kolu olurdum çünkü hiçbir faaliyet yapmazlardı. Kafa rahat. Genelde de beni Yeşilay kolu başkanı seçerlerdi. Bu Kazıklı Voyvoda'ya Nobel Barış Ödülü vermek gibi bir şey olsa gerek.

Yeşilay diye bir şey hala varmış. Ben bile yıllarca okulda Yeşilayı temsil ettiğime göre bu dernek pek de başarılı sayılmaz hani.

İnternetten baktım gördüm Yeşilay uğruna marşlar türküler antlar yazılmış. Yeşilay ülkü ocaklarının bir alt kolu aslında. Fakat bir adam var ki Yeşilay'ın bu tütün ve alkole olan karşıt tavrını fazlasıyla ciddiye almış, oturmuş müsamereler için şiir yazmış. Marş yapmış marş. Komedi. Adamın adı Enver Tuncalp (allah rahmet eylesin) nah bu da yazdığı o boktan Yeşilay marşı;
















İçki içen insan, en kötü örnek.
Alkol ne ilâçtır ne de bir ferdir.
Yeşilay Derneği, hayırlı dernek,
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

Her türlü zehirden, içkiden kaçın,
Bu sinsi düşmana bir savaş açın.
Yurda neşe saçın, saadet saçın.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

İçki, büyük belâ, büyük tehlike,
İçkiyle bedbaht olur bir ülke.
Sarhoşluk, ayyaşlık yakışmaz bize.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

Dinç olur ruhunuz, kalp ve kolunuz,
Sağlık ve refaha varır yolunuz.
Bu güzel derneğe üye olunuz.
Yeşilay ülküsü mutlu zaferdir.

Enver Tuncalp


Ben de bu marşa cevap niteliğinde bir Yeşilayyaş marşı (uyaklı falan) yazmak istiyorum;













İçki içen insan,naber lan yarrram.
Alkol hem ilâçtır hem de bir dert.
İşemesi zordur sen olunca pert,
Alka seltzer'in varsa gerçi siktir et fert.

Her türlü dırdırcı, kafa sikiciden kaçın,
Bu sinsi dünyaya da bir servis açın.
Ortama neşe saçın, güzel de muhabbet açın.
Ben hiç salak bir şarapçı görmedim ki sen göresin hacım.

İçki, büyük lütuf, büyük armağan,
Zam geldikçe geliyor içen de içmeyen pişman.
Eskiden milli takımın kaptanıydı İbrahim Toraman.
Cin rakı bira rom likör tekila falan fişman.

Dinç olur ruhunuz kalp yolunuz,
İyilik ve güzelliğe varır yolunuz.
Yeşilay derneğine girsin kolumuz.
Paşam zaten hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.

Ugarokk

11 Eylül 2012 Salı

Maytların yükselişi

İnsan familyası kendini hastalıklardan ve saldırılardan korumak için bazı hayvanları, durumları ve bitkileri kafasında "zararlı" olarak kodlamıştır. Fareyi çekinilecek bir hayvan olarak algılamak hayli yerinde bir davranıştır lakin kara ölüm veba gibi öldürücü ve bulaşıcı bir hastalığı yayabilen, nedendir bilinmez bazen uyurken insanların burnunu veya kulağını kemirme ihtimali bulanan bir hayvandır. Bu hayvanların küçükleri sevimlidir fakat çok da yüz göz olmamak gerekir. İnsan yaşamı boyunca kendine zarar verebilecek hayvanlara karşı uyanık olmalıdır ama bir insan türü vardır ki gördüğü tüm hayvanlardan kaçar. Kedi gördü mü hoplar, köpek gördü mü topuklar. Her canlının bize zararı yok. Bir öpücük kondur balıklara. Lambanın etrafında dönen kelebekten kaçan en az 50 kilo bir canlı sizce de çok saçma değil mi? Bir arı gördüğünde masayı devirip fırlayan 100 kilo ve sakallı bir adam düşünün, sizce de burada fazlasıyla naif bir atmosfer yok mu? Hmmm bu kadar korkmayalım beyler, bayanlar. Çünkü bunların hiç birinin maytlar kadar korkutucu görünüşleri yok :)
Tekrardan göz görmeyince gönül katlanır deyişini kullanmak istiyorum. Ben çok seviyorum sanırım bu deyişi, her yola geliyor şerefsiz. Mikroskobik canlılarla, gözle görülmeyecek kadar küçük yapılarla ilgili Richard Hammond's Invisible Worlds adında bir belgesel var. Belgeselde gözle görülmeyen ufak canlıların hayatımızın her alanında çokça bulunduklarından ve ayrıntılardaki türlü ilginçliklerden bahsediliyor. Bir de HD kamerayla çekince görüntüleri baya etkileyici bir belgesele dönüşüyor. Bizim çıplak gözle görmediğimiz fakat sürekli içimizde, derimizde ve çevremizde takılan kımıl kımıl mikroskobik canlılar var. Evde tozların içinde, renklerin içinde yaşayan mayt(akar) denilen mikroskobik canlılar var. Bu canlıların geneli filmlerde tasvir edilen korkunç marslı yaratıklara benziyor. Yıllardır Hollywood Marslı diye maytları izletip bizi sikiyomuş da haberimiz yok.

Şarabımı rakımı peynirimi yer içerken tüm bu mikroskobik canlıların sülalesini de mideye indiriyorum. Peyniri peynir yapan tüm o bakteriler, mikroorganizmalar olmasaydı hayat ne kadar da tatsız ve kokusuz olurdu. Yalnız sevimsiz canlılar bunlar evlat olsalar sevilmezler onu söyleyeyim. Sol yanda duran resim onların yükselişini temsil ediyor. Gerçi yükselişteler mi, duraklama devirindeler mi, lale devirindeler mi tarihçi maytlara sormak lazım. Bu kadar kalabalık olduklarına göre illa ki bir tarihçileri vardır muhafazakar ya da liberal. Bu maytların muhafazakar olanları el dokuması halı ve kilimler de yaşarken, liberal olanları IKEA halılarında yaşıyormuş sonra söylemedi demeyin ona göre döşeyin evinizi. Hem IKEA halısı alırsanız liberal maytlar halıya dökülen biranızı veya şarabınızı anında emer bitirir leke bırakmaz. O yüzden komşu değil liberal mayt satın alın. Yalnız bir arkadaşımdan aldığım bir duyuma göre hükümetin bu liberal maytları, muhafazakar liberal mayt yapma yolunda girişimleri varmış.

Velhasılıkelam, to sum up, sonuç olarak, yok sana sonuç monuç. Yiyorsun bakterileri lüp lüp götürüyorsun peynirleri, sucukları ve ayranları hepsinin içinde bir sürü korkunç gibisinden canlı var oğlum! Gözünle onları da görsen onlardan da kaçarsın eminim. Peynirden kaçan bir insan? İlginç olabilir. Bu yazımızda anadan üryan gözle görülmeyen bir takım mikroskopil, minik canlılardan bahsettik. Bir de bu dünyada somut olarak kabul edilen bir madde olarak karşımızda bulunmayan, paranormal olarak nitelendirilen, bizim gördüğümüz parametrede hacmi olmayan canlılar var ki hiç sorma. Belki bir gün anlatırım. Yok lan yok anlatmayacağım sen şu önündeki peyniri bitir de bi hele

10 Eylül 2012 Pazartesi

belaltı

insan düşünen bir hayvandır, hakkında iyi, güzel çocuktur derler. ya fena bir tip değildir aslında ama düşünen hayvan kısmı üzerine biraz düşündüm. insan evet düşünür, insan evet hayvandır fakat insan genelde seks hakkında düşünür. dikkatinizi çekerim rodin'in düşünen adamı bile cıbıl cıbıl düşünür. insanı hayvandan ayıran özelliği düşünmesidir. insanın seksli düşünmesi bilimin ve teknolojinin ilerlemesine, DNA'ların bir sonraki nesillere aktarılmasına vesile olmuştur. seksli düşünüyorum öyleyse varım. mucit miyim ne. o yüzden bir daha düşündüğünüzde iki kere düşünün. 3 de olur.

9 Eylül 2012 Pazar

Dizi başladı gel


Malum televizyona bağımlı bir milletiz.Fakat bazen bunun da bokunu çıkarıyoruz dizi karakterlerinin gerçekten yaşadıklarına inanan teyzeler,amcalar,çocuklar,gençler var.İşin kötüsü nerde sikko diziler var insanlar o sikko dizilerdeki sikko karakterlerle kendilerini özdeşleştiriyor.

Aramızda adını Feriha koyanlar,Polat Alemdar olanlar hatta Hürrem Sultan veya Kanuni olanlar var.
Sorarlar adama aga bu nedir diye ?

Dizilerin yeni bölümleri öncesinde yayınlanan o meşhur 2 saatlik özetler var ya insanlar onları bile kaçırmayacak derecede motive bu dizilere.Sanki o yeni bölümü kaçırsa Ferihanın başına daha önce hiç gelmemiş bir olay gelecek veya Kanuni,Osmanlı politikasını baştan aşağıya değiştirecekmiş gibi.Bu tarz diziler için sadece fragmanları takip etmeniz yeterli emin olun 3 saat o diziyi izleyenle aynı konuya vakıfsınız hatta 2 saat 58 dakikalık zamanı artı hanenize yazarsınız.Gerçi A yı izlemese B yi o da olmadı C yi izler bizimkiler.

Gerçekçi olmayan karakterler daha cazip geliyor demek ki insanoğluna.Normal ama 10-12 yaşında çocuklara sen batman veya superman kostumunu cazip gösterirsen,bu çocuğun ailesi de bu kostümü alırsa bu çocuk ilk fırsatta balkondan aşağıya atar kendini bende uçabilirim diye. Çocugu yadırgamayacaksın sisteme bak.Hadi çizgi filmleri geçtik dizilerdeki karakterler bile gerçek olamayacak kadar üstün kimi namusuyla kimi delikanlılığıyla kimi bilmemnesiyle.
Bir Behzat Ç. vardı onada sigarayı alkolü bıraktırdılar o da yetmedi evlendirdiler.Diğer tarafta bütün Osmanlı birbirine kayıyor.

7 Eylül 2012 Cuma

Üstat


Ben burada elimden ayağımdan sinapslarımdan kıl köklerimden geldiğince bir takım şeyleri itin götüne sokmaya çalışıyorum. Fakat bu işte hiç bir zaman bir taksi şoförü kadar başarılı olamayacağım. Bir taksi şoförü nedir; potansiyel bir muhalif, keskin bir eleştirmen ve iflah olmaz bir düşünce adamıdır. Gerçi bazıları tam bir orospu çocuğudur da, o ayrı. Şoförü olan biten her şey ama her şey rahatsız edebilir ve arabanın içinde reis odur. Eğer seni sosyal demokrat sınıfında kodladıysa Tayyip'e sövmekle işe başlar ne bu devlet, hükümet, belediye, bıyık, türban, şeriat şeklinde devam eder ben de bu sırada göz temasından kaçınıp yoldaki insanlara göz gezdiririm. Hem bence bıyıklarına bir şey söylememek lazım. Bıyıkları güzel olmasa kızlar asırlardır bu tarzı etek altı tıraşında kullanmazlardı. Yüzyılların modası sonuçta. O da dudak bu da dudak niye ayırıyorsun etle tırnağı. Neyse taksicilerin en sıklıkla şikayet ettikleri bir kaç meseleyi sıralarsak; trafik, devlet-hükümet (Türkiye'de olup biten her dinamiği kapsayan bir başlıktır bu), futbolcuların aldığı ücretler, gençlik nereye gidiyor ve son olarak en keyif alarak yaptıkları muhabbet "İstanbul'da yaşanmaz abisi"...

Evet İstanbul'da trafik rezil bir durum, evet hayat pahalı, evet insanları da biraz samimiyetsiz fakat Alaska'dan getirilen bir bozgeyik de kolaylıkla bu kanılara varabilir. Yalnız trafiğin içine en çok sıçanın trafikten en çok şikayet eden olması enteresan bir durum tabi. Taksiciyle bugün geçen konuşmada abi tası tarağı toplayacaksın dedi, dedim ben tarak kullanmıyorum hem tas mı kaldı artık kase var dedim, neyse dedi işte param olacak şuraya buraya yerleşeceğim dedi, yerleş dedim, sonra da orjinal bir ifade kullandı buzda balık tutucam, kapımın önünde iki tane tavuk beslicem diyerek bu muhteşem monoloğu sonlandırdı. Şimdi buzda balık tutma fikri orjinal beğendim lakin tavukla balığı aynı anda elde edemezsin tavuğun buzlu ortamda büzüğü donar tat vermez. O yüzden seçimini yapmalısın. Tavuk mu balık mı?

6 Eylül 2012 Perşembe

Camekan cim

Trump Tower'da bir spor salonu var ve bu spor salonunun (cimin) dışarıya bakan kocaman camının önünde onlarca koşu bandı var. Bu koşu bantları direkt olarak yola bakıyor ve koşanlar doğrudan Mecidiyeköy'ün asfaltına bir depar atıyormuş gibi görünüyorlar. Biraz hızlı koşsalar banttan fırlayacak ve asfaltla kucaklaşacaklar. Ofiste patronlarına atarlanıp şehirden kaçmak için bandın üzerinde bir hırsla ayaklara bacaklara yükleniyorlar. lömbür lömbür. bıngıl bıngıl. tek umutları koşu bandının pencereden çıkıp havalanması ve uçan bandın onları daha az betonarme bir yere götürmesi. spordan çıkıp rezildanslarına gidecekler muhtemelen. rezildanslar onların için iyi bir ihtimal tabi, Gülbağ'da oturanı da çoktur. sürekli olarak yüksek binalarda yaşama durumu nasıl bir duyguyla yaşatıyor insanı. daha savannaya inmemiş ağaçlarda yaşayan atalarımız gibi ayağımız yere basmıyor çünkü aşağıda dolaşan vahşi hayvanlar var. tepeler iyi, esiyor buralar. binaların tepesinde. karaya ayak bastığı tek an arabasına binmeden önceki o kısa zaman aralığı. en çok bastığı zeminler fren ve gaz pedalı, ofis yüzeyi ve evdeki parkesi oluyor. toprakla ilerisi için yatırım yapacağı araziye bakarken temas ediyor, kuma ise sırf denize girme ritüelini yerine getirmek için basıyor. spor salonunda koşanın kulağında "I'm sexy and you know it" çalarken sallanan kıllı memelerini Adidas climate ile örtüyor ve asfalta karşı yaldır yaldır koşuyor. orada koşanlara Jon Lajoie'nin Everday Normal Guy diye bir şarkısı onu tavsiye ederim. hızını alamadıysan bu şarkının ikincisi de var. gerçi spor, plastik ve çelikle de olsa iyidir. yalnız onu bunu bilmem ama içeride koşanlar dışarıdan çok mal gözüküyor. eminim bir gün asfalttaki o istediğin arabaya ulaşacaksın.mcık. (Ha denetlenmiş organiği çok istiyorsan siktir git Bodrum'a mandalina topla. Mandalina ağaçları seni bekliyorum kuzum.)

3 Eylül 2012 Pazartesi

Skora yönelik çalışmalar


David Fincher'ın tüm filmlerini izlemem lazım. Yarın öbür gün finçer dayı gelip sorarsa ona karşı mahcup olmayayım. Gabriel Garcia Marquez'in iki kitabını daha okumadım. Onları da bitirdim mi ben tamamım, oldum ben. Ondan sonra tut beni tutabilirsen. Dexter'ın son sezonunu izlemedim yaaa! izlemeden olmaz. Eksik kalırım. Daha House var, Breaking Bad var, True Blood var çok güzel diyorlar, hepiciğini izleyip sifonu çekmeliyim.

Tüm bunları izlemek ya da okumak eyleminden ziyade bitirmeyi kendimize bir misyon olarak yükledik. İstediğimiz o şey her ne boksa onu yaşamak değil, bitirip bir kenara koyup yaptım diyebilmek oldu mevzu bahis. Bitire bitire doyamıyoruz zaman da geçiyor o da bitiyor yitiyor. Yüksek lisansı tamamlayıp, salsa-çaça kursunu bitirdiğinde ve Portekizceyi de sular seller gibi konuştuğunda tatmin olacak mısın? Nedir bu görev bilinci? Gilles Deleuze'un bir argümanı vardı; artık filmler hayattan kesitler değil, hayat kötü bir film tadında olmaya başladı gibisinden... Yaşam koşullarımızı izlediğimiz filmle ya da okuduğumuz kitapla mukayese eder olduk. Harbiden de hep "ideal" yaşama yaldır yaldır koşuyoruz. Tavşan atlet takmış götüne motoru biz de onun takibindeyiz.

Hayatı oyunlardaki "level" (seviye) atlama mantığında yaşıyoruz. Bir kitabı, diziyi veya çalışmayı bitirdiğimizde karşımıza yeni silahlar, yeni özellikler çıkacak hissiyatındayız. Bir şeyi tüketmek mantığına zaten karşıyım. Gerçi bir çok şeye karşı gibi görünebilirim. Kitap tüketmek, film tüketmek ve sonrasında da bununla övünmek caka satmak... Kitapları, filmleri biriktirip üst üste koyup uzaktan keyifle izlemek orgazm olmanın bir yolu olarak sunuluyor da haberimiz yok. Bilmiyorum belki de var. Dolu kütüphane görüntüsüne aşık olup, benim tatlı dvd koleksiyonum deyip metaların büyüsüne kapılıp onları sevip okşamak ah ne hoştur gözüm ne hoş.

Tüm bunları tüketip bitirince yeni bir çakra açılmayacak, açılabilir de bilemem, ama zannımca gerçekleştirdiğin eylemi özümseyerek yaptığında belki de bir çakra çukra açılabilir. Sıçarım çakrana. Bilgi, birikim ya da her ne boksa istediğin keşke o D&R'ı emerek olsaydı da D&R'ı emseydik bütün bir gün ve birer tapınak rahibi olsaydık. Çünkü tapınak rahipleri her şeyi bilir, tuvalette gördüğü sineği elinde tuttuğu gazetesini dürüp kovalamaz. Sabırla sineğin saadete gelmesini bekler. Her şeyi metanetle karşılayıp, merhametli olsaydık, derin sessizliğimizle karşımızdakini utandırıp onlara "metin ol yavrum" mesajını verseydik bir yandan da hiç akbil sırasına girmeseydik hayat ne kadar da guru olurdu. Yan tarafa Ben Kingsley'in fotoğrafını koydum ama hiç sevmem sıfatını hep böyle sinsi gibidir. Kıl herif. Hayat aşama aşama yaşanan bir sınama değil komple paketiyle göte giren bir şeydir. Ben sana guruluk yapma demiyorum gene yap sen guruluğunu, ama hobi olarak.

Cici bicili kitap ayıracı olmadan havaya giremiyorum, market fişiyle, iddaa kuponunu kitap arası yapınca yürümüyor bu bilgelik işi . Her şeyin bir raconu var. Okuduğum kitabın kahve kupasıyla fotoğrafı yoksa okuduğumu anlamıyorum hocam. İşte bunlar hep seks...

31 Ağustos 2012 Cuma

Paket program

Beni izlediğim filmden, okuduğum kitaptan, giydiğim pabuçtan tanı ki seninle hiç iletişim kurma zahmetine girmeyeyim. Fark etmeden eskortlara benziyoruz. İnternet sayfalarına en beğendiğimiz özelliklerimizi yazıp müşteriyi bekliyoruz. Temizlik şirketi, mikrodalga, çamaşırhane, yemeksepeti ve hazır yemekler gibi "hazır ahbap" ol benim için. Hmm bu kadınla bu adamla zevklerimiz uyuşuyor o zaman bir arkadaşlık tecrübe edebiliriz. Vaktim yok, zamanım kısıtlı devrinde aceleyle yerine getirilmesi gereken sosyalleşme için mükemmel bir fikir. Yarın öbür gün geriye dönüp bakınca otobüsün kayışını kaç kere kavradığını, oturduğun araba koltuğunun dokusunu ezbere bildiğini fark edecek fakat hali hazırda kazığa oturmuş olacaksın. Trafikte geçen bir ömürde cobragüleryüz otobüslerini insanlardan daha iyi tanıdığını anlayacaksın. Oysa dakikaları, saatleri bir kenara bırakıp cin-tonik yudumlasak zamanın nasıl geçtiğini havanın kararmasından veya güneşin doğmasından anlasak fena mı olurdu... Aslında zamanı hiç hissetmesek daha da iyi. Zaman bir siktir olup gider misin? İşte bunlar hep seks...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Elma değil ispirto

yarın öbür gün elma yemeyi yasaklasalar ya da elma yiyenleri hor görseler ayıplasalar o elmayı yemeyeceksiniz hatta o elmayı kötüleyeceksin. ya da o elmayı "gerekli" ortamda dozunda yiyeceksin, elmayı en güzel ben yerim diyeceksin, elmayı ayarında yemelisin moruk şeklinde öğütler verip elma şişede durduğu gibi durmuyor diyeceksin. bırak adam istediği elmayı, naneyi, mojitoyu yesin içsin baksın dalgasına. onun her yudumla keyiften sinirleri gevşerken sen Çamlıca gazoz içip boyuna geğir emi?

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir çift meme; Femen

Bir çoğunuz feminist bir örgüt olan Femen'i biliyorsunuzdur. Euro 2012'in açılış gününde de eylem yapmışlardı. Hürriyet internet gazetesi gibi pop-up cenneti mecralarda "Femen gene yaptı yapacağını bakınız meme!" benzeri başlıklarla bu aktivistleri hatırlarsınız. Yandaki fotoğrafta da gördüğünüz gibi memeleri açmak suretiyle dünyada olup biten olayları protesto etmektedirler. Yalnız benim anlamadığım şu, dikkat çekmek istediği nokta kadınların seks objesi olarak kullanılması olan feminist bir örgüt neden gidip memeleri açar. Benim kafamda Femen feminist bir örgütten ziyade AXE reklamlarının devamıdır. Gerçi tepki tepkidir devinimsizlikten daha etkili olabilir. Haberlerde Femen'in eylemleriyle ile karşılaştığınızda ellerinde taşıdıkları pankartları hiç okudunuz mu? Evet memelere baktınız biliyorum. Evet ben de memelere baktım. Sana diyorum yandaki memelere bakmayı biraz kes de beni dinle az bir biraz. Merak ettim kurucusu kimdir bu Femen'in diye 1984 doğumlu bir hatunmuş. Kim niye destekler ki böyle bir grubu çözemedim. Ukraynada'ki kadınların seks işçisi olarak algılanmasını kim memeyle protesto eder ki? Bu Femen'in arkasında kim var merak ederim. Kim öder bu memelerin ekmeğini suyunu. Femen'in amacı seks köleliğini eleştirmekten ziyade seks turizmi reklamı oluyor. Memeleri açıp Hristiyanlık karşıtı eylemler falan yapıyorlar sanki İsa meme sevmezmiş gibi. Valla ben memeye bakar yoluma devam ederim arkadaş.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Jölenin toplumsal etkisi

Bir ara hiç bir popçu jölesiz kamera karşısına çıkmıyordu dolayısıyla velet de bakkala jölesiz gitmiyordu. 90'lı yıllarda jöle satışları birden bire patlamıştı, nineler dedeler bile "oğlum! kızım! bana bakkaldan o cöle midir nedir ondan al gel" demeye başlamıştı. Neyse ki bir hevesti geçti. Milletin kafada saç kalmayınca biraz akıllar başa geldi. Moda işte böyle bir şeydir. Ünlü simalar, modacılar, popüler figürlerin yaptığı, giydiği, söyledikleri moda olur ve yeni bir akım (trend) ortaya çıkar. Bu akım/moda gittikçe yayılır ve halka iner. İlk önce ekonomik durumu iyi olanlar bu modalara ulaşabilir. İlk etapta o modaya ulaşabilmek bir ayrıcalık olarak görülür. Bir süre sonra bu modanın korsanı, ucuzu, kopyası çıkar ve tüm halka yayılır. Şapka devrimi gibi ya la. İki gün önce sende fes giyiyodun şimdi taktın kasketi, şapkayı hemen götün kalktı Gürbüzhan oğullarından Oğuz bey. En nihayetinde, popüler figürler herkesin bu moda akımını takip etmesinden rahatsız olup tekrar "farklı" bir moda ile çıkagelir. Bu döngü böyle sürer gider. Ünlü olan giyer moda olur, ekonomik geliri iyi olan benzerini alır, daha sonra kopyaları çıkar fiyatlar düşer herkes alır, sonra hoop moda değişir kalan moda demode olur, tekrar yeni bir akım ortaya çıkar. Demode kalan "eski" moda artık modern olmaktan çok uzaktır. Bütün halka yayılan moda tabi ki tüm bu süreçlerden geçerken değişime uğrar ve ortaya "apaçi" veya "kro" benzeri olarak etiketlenen modayı pazardan takip etmeye çalışan insan tipleri ortaya çıkar.

Daha önce de sövmüştüm, gene söveceğim "modern" kelimesinin leblebi gibi kullanılması durumuna... Bence modernizm kamyon yazılarının yasaklanıp standartlaştırılması, arabesk müziğin devlet televizyonunca yayından kaldırılıp yer altına inmesidir. Eskileri yad edenin yasaklanması, alaturka diye değerlendirilen kültürün modernden dışlanması idealize edilen düzenektir.

Gelenekselin karşıtı modernmiş gibi algılanmaktadır. Gerçekte ise "modern" kelimesi gelenekselin tam karşıtı bir kavram değildir. "Modern" kelimesi hakkındaki düşüncelerimi aşağılarda bir yerde yer alan "Bir Gün Mutlaka" yazısında yazmıştım sanırsam. Bakayım... evet yazmışım bir şeyler.

Ne demiştim "Modern" kelimesi çok sık ve gereksiz kullanılıyor. Bu şekilde de modern kavramının içi fazlasıyla boşaltılıyor. "Kapitalizm" kelimesinin de "modern" kelimesine benzer bir sıklıkta ve genellemede kullanılmakta olduğunu görüyorum. Abi İddaa'da tek maçtan yattım. Hep o kapitalizm yüzünden. Dayı çay çok koyu olmuş rica etsem biraz açar mısın. Kapitalizmin oyunları. Usta enselerden biraz al, biraz da favorileri düzelt. Uu beybi kappi kappi. Kapitalizmden neden yeni ortaya çıkmış bir kavram gibi bahsediliyor, yoksa milletin kolayına mı geliyor bu şekilde gündelik pratiklere atfetmek. Tıpkı trafikte,gündelik yaşamda gerçekleşen her olumsuzlukta akepeye sövmek gibisinden. Kapitalizm kelimesi çok genel kullanılıyor, tüm kavramların bir bütünü gibi cümle içinde hem özne, hem yüklem, hem de bir fiil olabiliyor. Kapitalizm kapitali kapti. Dünya gezegeni çok kalabalık bir nüfusa sahip olduğu için her saniye olaylar olaylar gerçekleşiyor. Ve biz tüm bu olayları allem edip kallem edip bir şekilde kapitalizme bağlıyoruz. Dünyadaki her türlü olayı kapitalizme bağlama potansiyeline sahibiz. Bir ara Penguen dergiside Emrah Ablak'ın "bence .... insanın kendine yakışanı giymesidir" diye bir bölümü vardı, ona benziyor bu muhabbet. Bence kapitalizm insanın kendine yakışanı giymesidir. Gerçi aslında, bence kapitalizm insan kendisine yakışıp, yakışmadığına bakmadan giyinmesidir o da ayrı.

Neyse ne diyorduk. Kapitalizmin sanata, kültüre, siyasete, spora, ekonomiye ve topluma başka başka yansımaları mevcuttur. Belki de tüm bu alanların ortak yönü sadece hızlı tüketim mantığınca süre gelmeleridir. Gerçi, tüketim konusunu kapitalizmden ziyade postmodernizme bağlamak daha doğru bir davranış olur. Çünkü tüm bu tüketim agresyonunu içeren akım postmodernizmdir. Bilmiyorum belki de değildir hemen bir yargıya varmayalım :) Bakıyorum da hemen gaza geldiniz.


Kapitalizm dünyada yaptıklarımızın temel sebeplerinden ziyade sonuçlarındandır. Dünyada olup bitenin asıl sebebi insan soyudur. Bizim yaptıklarımız doğal bir süreç sonucunda kapitalizmi doğurur. Gerçi sebep sonuç ilişkisi diye de bir şey var. Erotik bir ilişki, yapış yapış, vıcık vıcık, emmeli gömmeli.

Güçlü olma arzusu canlıların özünde var. Alfa erkeği olmak herkesin arzusudur! Kapitalizmin bir getirisi değil! Fakat çağımızda Alfa Erkeği olmanın bir yolu da sağlam nakit paraya sahip olmaktan geçiyor. Para medeniyettir, medeniyettir para. Kahrolsun kapitalizm yaşasın U2! Bono o kolormatik gözlükleri Sümerbank'tan mı alıyor sanıyorsunuz? Dünya barışından ekmek yiyor işte adam. Yazının arasında sosyolojik, demografik ve kentsel ibarelerini sıkıştırsam daha mı uzman gözükürdüm? Yoksa ben de yazının sonunu Michael Sikkofield gibi masona, illuminatiye mi bağlasaydım acaba. Böyle çok ilgi çekici olmadı gibi. Hail Lord Cthulhu!

21 Ağustos 2012 Salı

Kurumsal Balıkçı


Deniz diye başlıyorum yazıya dikkat et hacı burda kendimizi de itin gtune sokuyoruz.Yaz bitiyor sor tatil yaptın mı diye?Hayır.Amacım burda beyaz yakalılar gibi çok yoğun çalışıyoruz tatile gitmeye fırsat yok gibi bıdıbıdı yapmak değil.İstemeden yapmak zorunda olduğumuz çok şey var şimdi saymayı denesen aklına 4-5 madde gelir fakat kendini bir gün şartlandırıp bugun yapmak istemediğim her şeyi not alacağım desen belki 60-70 madde yazarsın.Sabah erken kalkmak ile başlayıp gece yine çok içtim lan diye biten günler yaşıyorum ben.An itibariyle tarih 21 Ağustos saat 20.32 İstanbuldayım bu sıcakta ne işim var lan benim burda bu saatlerde benim deniz kenarında rakı-bira-cin içiyor olmam lazım hatta sabaha kadar o deniz kenarında oturup yarın öğlen 2-3 gibi uyanmam lazım yapmak istediklerim bunlar ama yarın olacaklar şu şekilde 07.00 uyan işe git çalış 23.00 eve geri dön kayıp bir gün daha.Şartlar bunu gerektiriyor ama şimdiden yoğun tempoda çalışmaya alıştırıyoruz bünyeyi ileride 'işler yoğun fırsat bulamadık tatile gitmeye'demek için devamı zaten bıdıbıdı.Beklentiyi düşürmek lazım hacı özeniyorum lan balıkçılara ne güzel hayat lan dedim bunların ki.Şimdi karşıma 2 balıkçı getirsen onlar da bıdıbıdı yaparsa bu sefer bunlarında hayatı hayat değil ha diyebilirim orası ayrı,o yüzden onların hayatı en iyisiymiş gibi düşünmeye devam ediyorum ben.Bir de ido gerçeği var hayattan soğuttunuz be amk zaten canım sıkkındı üç buçuk saatte geldik iki saatlik yolu.Gerçi arta kalan birbuçuk saatte düşünmeye başladım balıkçıları adamın yanından 400 kişi geçiyoruz boktan bir feribotla dayının umrunda değil olaya anlam katmak için söylemiyorum ama balıkçı dayı çok sağlam içiyordu rakıyı.Siz hepiniz gidin işinize gücünüze benim işim zaten bu der gibi .

14 Ağustos 2012 Salı

Yangın merdiveninden kaçıyorum izimi sürmeyin!

Aylardan Ramazan ayı. Allah'a şükür ve şuku sunmak için mükemmel bir zaman. Elindekilerle yetin, Allah'a şükret ve önünden ye. Az izin, çok iş, maksimum verimlilik. Tüm bu beklentiler motor yağı performansından değil, insan evladından.

Çalışmak yaşamın arasında yapılması gereken bir yan faaliyetken, yaşamak çalışmaktan geriye kalan kısıtlı zamanın arasına sokuşturuverilen "boş" vakittir. Zaten en başından bir kere, çalışmadığın zaman dilimine boş vakitler sözcük öbeğini uygun görmek sıkıntılı bir mantıktır. Herhangi bir iş verenin işim olmadığı vakitler sıkılacağımı düşünmesini istemem. Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.

İzin isteme sıkıntısı. İşe geç gelirsin ayıplanırsın, akşam çalışır ve işten geç çıkarsın yorumsuz, isimsiz, duyarsız geceler. Ya ben 3 gün izin alacaktım da, Allah belamı versin benim, evet, öyle demek istemezdim ama biraz iş dışında bir şeyler yapsam, etsem dedim ben, yani ne haddime biliyorum da. Şüpheli gözler, ee nereye gidiyorsun.

Tatilde ola ki metrobüs etkisini özlersem, diskoya gideceğim. Kalabalık ve sıkışık ortamda elimi,kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Disko değil gece kulübü!!! Gece kulübü nedir ya, Playboy veri veri private blue night ovv yee beybi kuşağı gibi. Duyan da Heff Hugner'ın VIP konuğu sanacak bizi. Oysa öyle değil bangır bangır Soner Sarıbıdıbıdı çalıyor içerde, duyuyorsun işte. Bağrı açık gömlekliler Redbull-Votka içiyor. Snıff snıfff...Burası güneş kremi kokuyor. Kimi kandırıyorsun...

10 Ağustos 2012 Cuma

Balkonsuz Ev Saçsız Cüneyt Arkın'a Benzer

Dün Dikilitaş'ın sarp yokuşundan aşağı iniyorum. Halı sahadan çıkmışım yorgunum, akşam 11 buçuk olmuş. Yürürken sağ tarafımda balkonda yerde oturan,uzanan kızlar gördüm, muhabbet ediyorlardı. Onları görünce aklıma gündüz okuduğum Umut Sarıkaya karikatürü geldi. Bu karikatürde Godzilla şehire saldırıyordu herkes balkonda çömelmiş umarsız bir şekilde karpuz yiyor ya da çay içiyordu. İnsanlar balkonda yerde oturur mu lan demiştim kendi kendime. İşte akşam gördüm ki oturuyorlarmış. 2 dakika sonra yokuştan biraz daha indim beyaz atletle oturan işçi çayını demlemiş sandalyesini taburesini çıkarmış inşaatın girişinde arkadaşıyla sohbet ediyor. Biraz daha yürüdüm sol tarafımda tıkış tıkış, bayık, karma karışık kokular yayan sıcak nargile kafeye tıkılan insanlar, sağımda sokakta yere yorganı sermiş uyuyan bir teyze ve yanında kaldırımda çekirdek çitleyip muhabbet eden iki kadın. Hava da güzel esiyor. Tekrar bir sağıma soluma baktım. Solda nargile kafedekiler sıkışık masaların verdiği gerginlikle dumandan terliyorlar, diğer tarafta kaldırımdakiler serin serin sohbet edip şen kahkahalar atıyorlardı.
Hava almak için balkona çıkarsın. Balkon akşamları eser. Olayı budur. Fakat Türkiye'de çoğu balkon kiler gibi kullanılmaktadır. Balkon kapattırılır, turşu ve salça burada depolanır. Balkonlar kapalı, pimapenleri yaptırdık, kafalar rahat. Kışın artık oradan soğuk da fazla üfürmeyecek. Pencereleri kapat, balkonu izole et, geç içeri klimayı kökleyip televizyonu aç. Dışarısı efil efil esiyor ama sen evin içerisinde vantilatörün karşısında Bodrum'da hangi ünlü hangi ünlüyle çakışıyor onu izle.
Piknik yapan, balkonda yerde oturan, akşam sahilde çekirdek çitleyen veya parkta oturup bira içen kimse ve kimseler neden bayağı, basit veya berduş insanlar olarak görülür. Nargile kafede esmeyen köşede 2 kişilik koltuğa 3 kişi sıkışmak daha mı güzel? Balkonda oturan, çimlerde yayılan kişiyi salkım saçak ve banal gör. Sen daha hauğus (house) kafede masa kovala. Sıcak nargile buharı ve sıkışık masalar mı, püfür sokak masası mı? Delgeç koyuluğundaki en az iki liralık çayı sipariş vermek adına garsonun görüş alanına girme çabalarında türlü hokkabazlıklar yapmak...Almayayım.

Kabul ediyorum iş çıkış saatlerinde metrobüs tatsız oluyor. Özellikle Zincirlikuyu zombilerin şafağına benziyor. Yürümek için düz adımlar değil, penguen misali yanlara salınarak yürümek gerekiyor. Bu hafta başları sanırım, Zincirlikuyu'da metrobüs kapıları açtı ve bizi saldı.
İsyan ederek çıkan bir abla "öff zaten leş gibi de kokuyorsunuz" dedi. Artık kime dedi, niye dedi bilmiyorum ama hatun orada Danny Granger kafası( basketbol şampiyonası için Türkiye'ye geldiğinde Türkler eşek ölüsü gibi kokuyor demişti) yaşadı. İçindeki Sözcü gazetesi okurluğunu kustu. Aylar önce metrobüse binmekte geç kalmış, götünü bir koltuğa oturtamadığı için bu insanların eğitilmesi şart canım böyle olmaz seminerleri veren 2 moruk da insanları benzer bir aşağılama gayreti içine girmişti. Sizin dışınızda herkes kokuyor, herkes cahil ve eğitilmesi gerekiyor, herkes göt ibne orospu çocuğu. Dünya göt olmuş haberimiz yok. Eğit beni babam.

Moda olayına hiç bir zaman sempatiyle yaklaşamadım. Şu uzun şort mayo olayına da hiç ısınamadım. Çok değil şundan 10 sene öncesinde, diz altı şort giyip denize yaldır yaldır koşanlara, donla denize girenle aynı muameleyi yapıyorduk, o kişileri "yobaz" olarak kategorize ediyorduk. Billabong "yobaz" mayosu yapınca ama bayıla bayıla aldın. Hayırdır? Beyaz atlet mi? Ay Berksin çok krosun. Tank top giyince öyle demiyorsun ama? Neden Tank Top dediğin şey de en nihayetinde pahalı bir atlet. Bir atlete 20 liradan fazla verince, aaa ama Berksin bu atlet seni çok yapılı, hoş göstermiş. Çok tatlısın beni arabanla gezdir.

Pencereden bakan insan basit, meraklı ve bayağı insandır? Pencere başında eski usul takip mekanizmaları ayıplanırken, yeni usul sosyal medya takipçiliği "modern" insanın içinde bulunması öngörülen mecralar olarak görülüyor. Geçen bir haber okudum şey diyo "Facebook'u olmayan insandan korkun psikopat olabilir". Bizim ofisin yarısının Facebook hesabı yok ben boku yedim o zaman. Kendini "modern hayatın sesi" olarak tanımlayan İstinye Park insanı balkonunu pimapenleyip, perdesini kapatıp, kendini dışardan izole ederek laptop başında kendini birey yaparken, giriş merdiveninde balkonda oturan anlamaz&bilmez&algılayamaz insan günün keyfini dışarıdakilerle paylaşıyor. Burada kim muhafazakar ve kapalı kapılar ardında yaşıyor?

Türkiye vatandaşları teknolojiyi, özellikle mobil teknolojiyi çok yakında takip ediyor. Fakat iş teknolojiyi eleştirmeye geldiğinde onlar bizi mecbur etti, teknoloji hayatımızı yapay bir hale bürüdü deniyor. Teknoloji geldi, ilerledi ve bizi mahkum etti. Ağam paşam isyanda. Tüm bu lafları söylerken gözlerini telefonunun ekranından ayırmıyor. Çünkü çok acil, önemli, şuan halledilmesi gereken, dünyaya yaklaşan bir cisim var ve o telefonla bu devasa gök taşını etkisiz hale getirmeye çalışıyor.Teknolojinin yan etkilerinden dem vurup nefret kusarken, yeni çıkan her ürüne tampon takibi yapmak biraz ikiyüzlülük oluyor.

İstanbul'un havası artık kirli burada yaşanmaz. Trafik ömrü bitiriyor. Fısss. Abi benim sprey deodorant bitmiş seninkinden alıyorum. Terli vücuda soğuk sprey teması. Ben çıkıyorum, senin arabayı alıyorum bu arada, şimdi benim jiple park yeri bulamam. Sen de benim jipi al bugün istersen, anahtar odamda klimanın altındaki çekmecede. Görüşürüz.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Kent Komandoları

Tarihte isimleri geçen kahramanların bir çoğu sakallı-bıyıklı adamlardır. "Gerçek" kahramanın tıraşla, losyonla işi olmaz. Tıraş olmaya vakti bile olmaz. Spor salonlarında badi yapıp, göğüs kıllarını tıraş etmez. Malkoçoğlu, Battal Gaziye göğüste kaç kilo basıyorsun abi diye sormaz.(gerçi aynı yıllarda yaşamadıkları için soramaz da)Balta ve kılıç sallayarak, düşman peşinde atlayıp, zıplayarak, herhangi bir antrenörle çalışmadan "gerekli" kaslarını geliştirirler.

Tüm bu düşünceleri yeni nesil askerleri heveslendirmek için piyasaya sürülen "Rambo" altüst etmiştir. Kastan gömleklere sığamayan, en zorlu çamurlu arazide bile tıraşını ihmal etmeyen kahramanlar ortaya çıkmıştır...

Conan, Rambo,Batman, Superman, Spiderman yüzyılın kurtarıcıları oldu. Çizgi romanların sinek-kaydı tıraşlı, kare çeneli süper kahramanları Leonidas'ın, Che'nin sakallarını yoldu.

Süper kahramanlarda Antik Yunan uygarlığına bir dönüş olduğunu sezinliyorum. Açıp bakarsanız Perseus da tıraşlı Wall Street'den çıkma bir kolejli gibidir. Gerçi bir diğer antik kahraman Herkül genelde sakallı tasvir edilmiştir. Herkül abimiz sadece çekilen dizilerde, filmlerde damat tıraşıyla boy gösterir, yoksa molla sakallı, işinde gücünde bir delikanlıdır. Herkül 3 başlı cehennem köpeği "Cerberus"'u boğazlarken yarın giyeceği süper kahraman taytının ütüsünü düşünmemiştir. Şimdilerde ise vücutları terbiye edilmiş, yolunmuş tavuk misali tüysüz, pazılı spor salonu müdavimleri filmlerde maceradan maceraya koşmaktadır.

Bacaklarına taş bağlayıp zıp zıp zıplayan, kayalara yumruk sallayarak antrenman yapan Cüneyt Arkın nerede, protein tozu içip, yağ-kas oranından dolayı gözüne uyku girmeyen Vin Diesel nerede. Sorarım.

2 Ağustos 2012 Perşembe

Rakı vs Yeşil çay

Geçen cumartesi Ugarokk ile içiyoruz,ayıptır söylemesi rakı içiyoruz.Balkona kurduk sofrayı aldık mezeleri aldık köfteyi Ugarokk on numara pişirmiş köfteleri tam akşamcı modundayız muhabbet on numara şarkılar güzel,buraya kadar size ne tabi amk orası ayrı.
Neden içiyorsun sorusuna maruz kalan var mı lan aranızda ? İnsana neden içiyorsun diye sormak,neden kitap okuyorsun,neden müzik dinliyorsun,neden film izliyorsun gibi soruları sormakla aynı hacı.Hadi diyelim arkadaş çok iyi niyetli alkol zararlı vs vs o yüzden soruyor sigara içerken neden sigara içiyorsun diye soranla karşılaştınız mı lan ? 
Neden bir niyet arıyorsunuz lan içenlerde mutlu olur içer,üzülür içer,maç izler içer,belgesel izler içer,yorgundur içer,uyumak için içer,düşünmek için içer,yolculukta içer,kafa dağıtmak için içer.Karaciğer böbrek ayağına zararlı demeyin,ne yediğinizi bilmiyorsunuz lan,hamburgeri ye cola yı iç,iş beyaz peynirle rakıya geldiğinde zararlı.Nah zararlı.Daha iyi besleniyoruz lan biz senden sen takıl yeşil çayınla,corn flakesinle biz sana soruyormuyuz lan neden yeşil çay içiyorsun diye sorsak emin ol vereceğin cevaplar mide bulandırır.Hazmı kolaylaştırıyor,zinde uyanıyorum(zinde uyanıp ne yapacaksa amk biz zinde uyanmıyoruz ama yine mecburen zinde uyanmış gibi takılıyoruz şirkette),kilo veriyorum aranıza yeşil çayın tadını seven varsa onu rakı içmeye davet ediyorum emin ol birader rakının tadı çok daha acı ama çok daha güzel.
Bir de ayarında içenler var 1 dubleden ayar mayar olmaz amk kandırmayın lan kendinizi hem içerim hem sağlıklı yaşarım modundakilere sesleniyorum adam gibi muhabbete katılamıyorsan içme lan hiç içme veya oturma rakı masasına burda amacım rakı masası ve klişe raconları yazmak değil hacı.Rakının kokusunu sevmiyorum ama tadı güzel diyenler bu nasıl bir ikilem lan içmeden otur köşende ama içenlere 'nasıl içiyorsunuz bunu yeaa' diye sorup can sıkma masaya yancılık yapma.
Biz sizin kuşburnunuzu,ıhlamurunuzu,yeşil çayınızı,domates suyunuzu yadırgayıp sormuyorsak neden bunları içiyorsunuz diye siz de bizi yadırgayıp sormayın,sen sağlıklı,organik beslen biz sağlıksız beslenelim,sen bizden 10 sene daha fazla yaşa artık ne bok yiyeceksen o 10 senede.Bir de rakı masasında .mcık .amcık konuşanlar var onlar bir dahaki yazıda yerlerini alacaklar.Selametle

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Motivasyon pompası

JordanKobe mi? Bence ikisi de kendi içinde güzel insanlar. Biri ötekisinden daha iyidir diyemiyorum. İkisi de başarılı topçular. Top cambazları, Nba şampiyonları, yüzük tayfları. Birinin diğerinden daha iyi olması, ötekisinin başarısız olduğu anlamına gelmiyor. Zaten bu adamları örnek olarak vermiş olmamın ne manası var onu da bilemedim birden geriye dönüp bakınca. Dahası, çok yetenekli basketbolcular halihazırda zaten var diye düşünüp, sokakta basketbol oynayan bir çocuğun "piyasadakiler kadar iyi olamayacağım zaten... koy g.tüne internet kafeye gidiyorum ben!" demesi de bir o kadar manasız. Zaten başarının anlamının bir başkası tarafından takdir edilmek olarak kabul edildiğinden bahsetmek dahi istemiyorum. (Artık çok geç) Başarı bir kenara, senin bu işten ne kadar keyif aldığındır bence asıl olan. Bir işte en iyi olma tutkusu güçlü bir motivasyon kaynağıdır. Doğrudur. İlgili olduğun aksiyonu en iyi şekilde yapma isteği, daha iyi işler ortaya çıkarmana yardımcı olabilir. Lakin, bir işe başlamak için en iyilerin arasına girme şartı yoktur. Gözlemlerime göre(çok uzmanım), bir insan bir işe girerken en iyilerden olmadığını düşünüp olaya girerse, kaybedeceğini, gülünç duruma düşeceğini öngörmektedir. Oysa bütün meslekler ve profesyonel iş alanları, amatör bir şekilde de uygulanmaya devam edilmez ise yeni bir şeyler ortaya çıkması daha uzun süre alır, profesyoneller dışında piyasada hiç bir alternatif ses duyulmaz olur. Bir işi yaparken en iyi şekilde yapmaya çalışabilirsin ama her işe girişirken "ya en iyisini yapayım ya da hiç yapmayayım" mantığı kendinizi manda gibi su kenarında yatarken bulmanız ile sonuçlanabilir. Denemek lazım. Ya tabi aşçı olacağım diye de, bütün bir aileyi yemek pratiği yaparken zehirlemez isen isabetli olur, orası da ayrı.
Gerçek hayatın akışı, bilgisayar oyunu gibi "game over" ve "play again?" tadında olmadığı için, herhangi bir isteğin o an hayata geçirilmesi, sonradan oluşacak pişmanlıkları önleyebilir. Kolpa diem hesabı. "Eğer alnına şirin baba dövmesi yaptırmak istiyorsan, yaptır! içinden geleni o an yap!" değil demek istediğim, fakat senden daha iyisini yapanlar olduğunu düşünüp herhangi bir işi yarıda bırakma bence.Gerçi gene de sen bilirsin hacı. Biz biliyoruz da mı oynuyoruz? O değil de şu Diablo 3'ü Ramazan ayında alıp oynayayım diyordum, hem Ramazan'da ofiste işler hafifler, hem de oyun biraz ucuzlar düşüncesiyle, ama yok arkadaş işler hafiflemediği gibi, gün içinde sera mahsülü gibi cam binalar içinde yaşayan ben-kişisinin ofiste işleri Ramazan ayında daha da yoğun ve can sıkıcı bir hale geldi. Hazır Diablo 3'e özel Ramazan fiyatı yapılmışken başlasaydık iyiydi. Neyse. Kısmet değilmiş. Hiç bir şey için geç değil! İşten erken çıkabilirsem bir D&R'a bakayım. Hemen oyunu alayım, yükleyeyim, sabahlar olmasın!!! Gerçi ben çıkana kadar ohooo, dükkanlar kapanır. Zaten yoruldum da, ben direk eve gidiyim. Güzel bir yemek yapayım. Ya da iki yumurta mı kırsam. Yok, yok direk dışarıdan sipariş veririm. Ya kim gidecek şimdi eve. O taaaaaa 29 dakikalık uzunluktaki yolu... laptop da bozuk ki zaten...yoksa ben tuttuğumu koparır, kafama koyduğumu yaparım...en azından işe girerken insan kaynaklarına öyle demiştim...yalan yok :)

29 Temmuz 2012 Pazar

Kimin Nerede Olduğunu Bilmek ve Faydaları

Bak arkadaş bu yazıya başlarken öncelikle benim de bir yer bildirici olduğumu belirtmek isterim.Teknolojinin çok geliştiği bu dönemde diye yazıma devam etmek isterdim fakat onun yeri bu blog değil.Gelelim sadede insanoğlu kendini göstermekten, hatta kendini olduğundan daha büyük, daha şaşalı göstermekten zevk alıyor, fakat bu işin de bir dozu var. Bize ne amk kimin nerede yatıp kalktığından, nerede balık yediğinden, nerede içtiğinden. Eskiden bunun raconu 'birader yeni bir mekan keşfettim balığı güzel, ortam güzel, salata on numara' gel beraber gidelim sana da gösteriyim sende başkasına tavsiye et gibiydi.Şimdi bu bahsettiğimiz olay ise şöyle gelişiyor; Arkadaş her öğlen yemeğini elit kalburüstü mekanlarda yiyor istisnasız, ama her gün sıkılırsın be amk 15 gün aynı yerde yemek mi yenir ? Sonra akşam faslına geçiyoruz bu yer bildirme aleminde arkadaş oldugum 50 insanın 40 ı her akşam yemeğini dışarıda yiyor. Tamam yesin kardeşim ama bunlar hep 5 er 5 er mi yemek yiyor, birbirleriyle buluşup mu gidiyorlar lan bu mekanlara, hep aynı yerlerde hep birliktemi lan bunlar.Gelelim bana. Ben herkesin kullandığı tabirle genelde sanayi bölgelerinde 'check in' oluyorum işim gereği böyle org.san.sit,2.matbaacılar sit. gibi, ve benden başka kimse org.san.sit de check in olmuyor.Bazen herkesin büyükdere caddesinde çalıştığından kıllanıyorum lan, hayır oralarda çalışmayan adamlar da sanki her öğlen yemeğine üşenmeden oraya gidiyormuş gibi hissediyorum.Herkes mi haftasonu beach de lan kimse evinde bira içmiyor mu arkadaş. Bir de sürekli içtiğini iddia eden arkadaşlar var sabah akşam aynı mekandalar. Kovarlar oğlum adamı siktir ederler orda çalışanların bile evi var ama senin yok amk böyle lanse etmeye çalışıyorsun, çünkü yemiyoruz ama bilesiniz.Biliyorum aranızda otobuse binip otobusun geçtiği butun guzargahtaki her elit mekanda 'sizin tabirinizle elit' (bana kalırsa bütün elitlerin amk neyse) check in olanlar var farkındayım bilesiniz.Evim Fulyada ama bu yazıyı Paris civarlarından yazıyorum elimden gelse Caen.org.san.bölgesinde check in yapmak isterim.Selametle...